Yıllar önce biri Antalya'dan, biri Kıbrıs'tan gelmiş , birbirlerini hiç tanımayan bir kadın ve bir erkek, güneyde bir kente yerleşmişler. Sanki "sarı sıcak" çekmiş onları. Güneyin uzun yağmurları , içten insanları, meyve-sebze bolluğu cazip gelmiş belki de. Farklı semtlere farklı düşünceler, farklı umutlarla yerleşmişler.Biri hukukçu, biri öğretmenmiş. Erkek kadından 10 yaş büyükmüş.
Biri annesini çok küçük yaşta kaybetmiş. Diğeri annesini hiç tanımamış, ablası annelik etmiş. Belki de o yüzden sevgiyi kutsal bilmişler.Belki de kader o yıllarda ağlarını örmeye başlamış. Aslında biri mantıksaldı, diğeri duygusal. Biri sayılarla uğraşmaktan hoşlanırdı, diğeri sözcüklerle. Ama bu farklılık hiçbir zaman zıtlık yaratmadı. Aksine tamamlayıcı oldu, bütünleşmeyi sağladı...
Fizik olarak da, ruhsal olarak da çok benzemezlerdi birbirlerine. Biri uzun boylu, mavi gözlü, kumral, diğeri kahverengi gözlü, kahverengi saçlı, orta boyluydu. Biri sakin, çekingen tavırlı, az konuşan biri, diğeri sosyal, neşeli, güler yüzlü, arkadaş canlısıydı. Ama ikisi de çevrelerinde aranan, sevilen iki insandı.
Biz çocukları onların birbirlerine olan sevgisini kıskanırdık. Paylaşılınca sevgileri bize yetmez diye mi düşünürdük acaba? Ah çocukluk...
İkisi de rahmetli olan annemle babamın sevgisinden söz ediyorum. Birbirlerine bağırdıklarını, kırıcı söz söylediklerini hiç duymadık. Babama göre annem, her şeyin en iyisini bilir, en güzelini yapardı. Örneğin; "iç pilavı onun kadar mükemmel kimse yapamaz" der, ne kadar güzel yapsak da ona hiçbir zaman
beğendiremezdik.Yöntem aynıydı ama belki de içine katılan sevginin dozu farklıydı.
Bugün de fırında pişmiş taze ekmek kokusu bana yıllar öncesinin Adana-Bürücek Yaylasını hatırlatır. Kokular, görüntüler,tatlar ve renkler, hayata nasıl da izler bırakıyor. Annemi mutlu etmeye bayılırdı babam.
Yaylada bir ustadan yardım alarak tuğladan çok güzel bir taş fırın yapmıştı. Minyatür fırının uzun tahta kürekleri bile vardı.Fırında her iş ortaklaşa yapılır, pişen ürünler güzel kır sofralarında ortaklaşa yenirdi. Bugün bile o tadı arıyorum.
"Aşkla, sevgiyle midenin ilgisi var" diyenler haklı belki de. Sevginin yoğunluğuna göre, ulaşımı bazen kısa, bazen uzun bir yol bu... Hayatımızda özel günler de önemli ve anlamlıydı. Ama hiçbir özel günde pahalı hediyeler alınmazdı. Güzel sofralar kurulur, küçük, anlamlı hediyeler verilir, kutlanırdı. Ama bu özel günlerden en önemlisi, 11 Mart evlilik yıl dönümleri idi. Yıllar sonra bile 11 Martları hep hatırlarım.
Evliliklerinin ilginç bir öyküsü var; Evliliklerinden 3 gün sonra babam muvazzaf subay olarak yeniden askere çağrılmış. O yıllarda haberleşme imkanları çok kısıtlı, telefonlaşma olamıyor, cep telefonları zaten yok. Askerlik süresince onların birbirlerine yazdıkları uzun mektuplar hala bir pakette saklanmış olarak durur.Çocukluğumuzda merak dürtüsüyle hep anneme okutmaya çalışırdık.
Her 11 Mart'ta babamın anneme hediyesi genellikle çiçek kokulu bir parfüm olurdu. Aslında parfüm kültürü olmayan bir insanın sevdiği kişinin hoşlandığı bir şeyi alma çabası ilginçtir. O yıllarda her şey bu kadar pahalı değildi tabii.
Son yıllarda adeta sevgi yoksunu bir toplum olduk. İnsanlar birbirinden sevgiyi esirgiyor veya sevgisini farklı ifade ediyor.Hep dikkatimi çeker; Evlilik törenlerinde evlendirme memurunun "iyi günde-kötü günde" diye başlayan konuşması layıkıyla yapılırsa ne güzeldir. Bazıları da konuşma yapmadan rutin bir töreni robot gibi uygular. Düşünürüm, bu tipler evlilikte aradığını bulamayanlar mıdır acaba?
Evliliği, sevgiyi, aşkı sağlamlaştıran, temeli güçlendiren, birbirinden destek alarak, güç alarak hayatı sürdürmek değil midir? Ben bunun en yakın tanığıyım.
Babam hayatının son 10 yılını yatağa bağımlı-felçli olarak geçirdi. Adeta gözleriyle konuşan bir insandı. Bu durumuna nasıl üzüldüğünü, gözlerinin buğulanmasından, sesinin titremesinden bilirdik.
Bir trafik kazası sonrası, önce koltuk değnekleriyle yürüme, tekerlekli sandalye dönemi ve yatağa bağımlı geçen yıllar... Zor yıllardı, sevgiyle, içtenlikle zorlukların üstesinden geldi annem. Tuvalet kontrolünün sağlanamadığı yıllarda bile tertemiz bakıldı. Bir bebek gibi yemekleri ezerek, mama gibi hazırlayarak, elini, yüzünü, ayaklarını silerek ... Ve hiç şikayetçi olmadan, yakınmadan, üşenmeden bunları yaptı.
Yüz sinirlerinin felci (Trigeminus Nevraljisi) hastalığı dünyanın en şiddetli ağrılarından biri olarak anlatıldı bize. Babam hastalığından önce uzun yıllar avukatlık yapmıştı. Dosya numaralarını,müvekkillerinin adlarını hatırlar, yakınlarımızın telefon numaralarını unuttuğumuzda bize hatırlatırdı. Ölümüne kadar hafızada en küçük bir kayıp olmadı. O'nun ölümünden yıllar sonra anneme Alzheimer teşhisi kondu. Bugün düşünüyorum da adeta gene birbirlerini tamamlamışlar.
O sürede annem dikiş dikti, öğrenci yetiştirdi.(Zaten Olgunlaşma mezunu çok iyi bir dikiş öğretmeniydi.) Hiç unutmam, O yan odada çalışırken, babam çağırdığında duyabilmesi için yatağının başucuna küçük bir zil koymuştu. Sık sık kontrol etmesine rağmen bazen zil sesi duyulurdu. Annem koşarak gittiğinde babam gülümseyerek "Sadece seni görmek, sesini duymak için çağırdım" derdi. Bir ses, bir nefes, bir tebessüm bazen nelere bedeldir.
Aralarındaki sevgi, dostluk ölünceye kadar hiç tükenmedi. İki sevgili değil, hayat arkadaşı oldukları yıllardı o zor yıllar. Şimdi de var bazı ailelerde ama o zamanlar karyolalarda baş yastıkları iki kişilikti.Bu yastıklar bana hep paylaşmayı hatırlatır. Günümüzde bazı eşler ikili yastığa bile sığamaz oldular. Zaman mı değişti, yürekler mi küçüldü, yoksa dünyamız mı daraldı?
Kutladığımız ne çok gün var yıl boyu. Ama bu günlerin anlamını yeterince biliyor muyuz? Ya da anlamlarına uygun yüklemeler yapabiliyor muyuz? Bazen sevgisizliğin öylesine yoğun olduğu olaylar yaşıyoruz ki neden sevgiyi aşılayamadık insanlarımıza diye üzülüyoruz. Günümüzde insanın insana kıyımı, eziyet etmesi, hırpalaması ne kadar çoğaldı. İnsanın canı yanıyor, içi acıyor.
Sevgililer Günü bu yıl da özel olarak kutlandı ve bitti. Sevgililer günü neden tek güne indirgenmiş olsun? Her gün sevginin anlatılabileceği bir gün olamaz mı? Tek güne sıkıştırılan sevgi de kendini preslenmiş gibi hissetmez mi? Şimdi düşünüyorum da o yıllarda sevgi, saygı, vefa, sabır, ve fedakarlık hayatın merkezindeydi. Nitelikli "gerçek sevgi" çok değerliydi.
Dünyanın neresinde olursa olsun; iyi günde, kötü günde, el ele, göz göze eşiyle hayatı paylaşabilen, yüreği sevgi dolu güzel insanları saygıyla anarak...


