Sayfalar

Aralık 22, 2013

BİR YENİ YIL AYNASINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK...


Yıllar da insanlar gibi bir süre sonra ömrünü tamamlıyor, bitiyor, tükeniyor. Bir daha asla geri getirilemeyecek 365 günlük bir yaşam süreci. Coşkuyla karşılanan, hüzünle uğurlanan koca bir yıl... Yaşanmış bir yılın birikimleriyle henüz yaşanmamış bir yılı düşlemek, hayallerimizin sınırlarını zorlayarak gerçek dünyaya bir ayna tutabilmek....

Bir yıl önce... Bir yıl sonra... Bir yıl önce beklentileriniz, umutlarınız nelerdi, neler gerçekleşti, neler istemiştiniz, neler değişti hayatınızda? Neler planlamıştınız, neler tamamlanamadı? Yaşanmış bir yılı düşündüğünüzde geride kalanlar temel oluşturuyor mu gelecek yıllara? Bir ömür bu birikimlerle, tortularla oluşmayacak mı, tortunun tadı sizin katkılarınızla değişmeyecek mi? 

Bu yıl kimler girdi hayatınıza ya da kimler kaydı hayatınızdan? "Tanıdım" dediklerinizi gerçekten tanıyabildiniz mi, olumsuz özellikleriyle tanıdıklarınızın olumlu yönlerini de görebildiniz mi? Ülkeler arası savaş hiç bitmezken, siz içinizdeki barışı sürdürebildiniz mi? Kendinizle ve çevrenizle ne kadar barışıktınız? Kendiniz için ne yaptınız? Kime ne kadar dürüst davrandınız, kaç kişiyi aldattınız, kaç kez yalan söylediniz, kimler için hangi kılıklara, hangi maskelere büründünüz?

"Hızlı yaşamak" mı, "sağlıklı, iyi yaşamak" mı gündemdeydi yaşantınızda? Spora ne kadar zaman ayırdınız, beslenmenize ne kadar özen gösterdiniz, doğadan ne kadar yararlandınız? Geçen yıl vücudunuzu, organlarınızı ne kadar önemsediniz? Gözünüze çöp kaçınca gözünüzün değerini, kalbinizin ritmi değiştiğinde kalbinizin değerini , sancılar başladığında midenizin değerini bilmek yeterli miydi? Bir kırık yüzünden yatağa bağlandığınızda ayakta kalabilmenin önemini daha iyi kavradınız mı? 

Bir yılda kaç hastayı ziyaret ettiniz, kaç kişinin sıkıntısını paylaştınız? İyi günde yanınızda olan insanlardan kaç tanesi kötü gününüzde de yanınızdaydı? Bir "alo" kadar yakınınızdaki insanlara kaç kez sesinizi iletebildiniz? Çevrenizdeki çiçeklerin, kuşların,gün batımının ya da mehtabın gökyüzünde ışıldayan yıldızların farkında mıydınız? Aydınlığın olmadığı yerde mum ışığının güzelliğini görebildiniz mi?

Mutsuz olduğunuz günlerde mutlu anların ne kadar farkında oldunuz, bunun için ne kadar özveride bulundunuz ya da neler yaptınız? Yıllar geçtikçe ya da yaş aldıkça tekrar "çocukluğa dönüş" dönemi yaşandığını, daha çok ilgi ve sevgi arandığını gözleyip, çocuklara ve yaşlılara daha hoşgörüyle bakabildiniz mi? "İçinizdeki çocuğu" ne kadar dinleyebildiniz?

Giden yılda bir sözle kimleri kırıp, kimleri sevindirdiniz, düşünmeden neler söylediniz, hak etmediğiniz halde size neler söylendi, incinip kırıldınız mı? Arkadaş, dost, eş seçerken seçimlerinizde ne kadar isabetli idiniz?
Kimleri hiç unutmadınız, kimler silindi hayatınızdan? Acaba siz kimler tarafından unutuldunuz ya da unutulmayanlardan oldunuz? 

Belirli günlerde değer verdiğiniz insanları hatırladınız mı? Bazen bir güzel söz, bir demet kır çiçeği, ihtiyaç karşılayan küçük bir hediye, bir küçük mesaj, bir sıcak gülümseme, ne değerli anlamlar kattı dostluklara fark ettiniz mi? Yaşamınızı yönlendirmiş, size katkıda bulunmuş kaç kişiye "vefa" duygunuzu kanıtladınız bu yıl, veya kimlere nasıl da kayıtsız kalarak "vefasızlık" örneği sergilediniz?

Giden 365 günde ön yargılarınız, kalıplaşmış düşünceleriniz sizi ne kadar etkiledi, o kalıplardan kurtulmayı hiç denediniz mi, o yargılarla neleri kaçırdınız, neleri kaybettiniz? Emek harcamadan, ter dökmeden, çabasız neleri, ne kadar çözebildiniz? Az zamanda, az yol katederek, çok güç harcamadan ulaştığınız sonuçlar sizi ne denli mutlu ya da mutsuz etti? Pişmanlıklarla oluşan temeller ne kadar da çürüktü. 

Bir yılın ardından düşündüğünüzde; aynayı kendinize çevirdiğinizde yüzünüzde korku mu, kaygı mı, pişmanlık mı var, ne kadar mutluluk, ne kadar mutsuzluk okuyorsunuz o yüzde? Neleri gerçekten hak ettiniz, nelerin bedelini çok ağır ödediniz? Hangi doğrular hangi yanlışlarla uyuşmadı? Hatalarınızı sorgularken sınırlarınız nereye kadardı, iğneyi ya da çuvaldızı kaç kez kendinize, kaç kez başkalarına batırdınız? Kendinize ve çevrenize karşı ne derece dürüst olabildiniz? Kimlere ne kadar güvendiniz ya da kimlerin güvenini nasıl kaybettiniz?

Nerede olursa olsun, sizin gibi düşünmeyen, sizin dilinizden konuşmayan, sizin takımdan olmayan birinin de haklı olabileceğini kabul edebildiniz mi, yoksa onlar hep "düşman" mı sayıldılar? Giden 365 günde kimlere nasıl "örnek" oldunuz, kimler hangi davranışlarınızla sizi örnek aldı, kimler sizden neler öğrendi veya kimler sizin gibi olmamak için ne tür tepkiler geliştirdi? 

Bir yıl içinde kaç kitap okudunuz, kaç tiyatro izlediniz, kaç söyleşide, şiir dinletisinde, sanat galerisinde, müzede, sergide bulundunuz, imkanlarınızı neler için kullanabilirken, neler için de hiç kullanmadınız? Sanata, sanatçıya ne denli saygılıydınız? Güzel bir sanat eseri sizi ne kadar etkiledi, beğeninizi, eleştirilerinizi ne ölçüde dile getirebildiniz? Bu yıl kaç düğüne gidebildiniz, kaç boşanmaya tanıklık ettiniz? Kaç düğün coşkusu mutluluğa, kaçı mutsuzluğa dönüştü, kimler uyumlu, kimler uyumsuz oldu? 

Saçlarınızda aklar, yüzünüzde kırışıklıklar çoğaldı mı bu yıl? Onlarla birlikte artan deneyimlerinizden, görüşlerinizden kimler, nasıl yararlanabildi? Yoksa akıl yaşınız hiç büyümedi mi? Kaç hastane, kaç mezarlık ziyaretiniz oldu bu yıl? Bu yıl kim bilir kaç kazada kaç can gitti, kaç kişinin canı yandı? Acaba kimler ne kadar sorumlu, kimler nasıl da sorumsuzdu. Yaşarken; yaşıyor olmanın önemini, sağlıklı nefes alabilmenin değerini bilenlerden mi, yoksa yaşayan ölülerden miydiniz?

Bir yıl önce bu yıl henüz yaşanmamıştı. Oysa bugünlerde o "eski yıl" oldu. Eski yıl ömrünü tamamlarken, nasıl geçeceği belirsiz bir yeni yılla karşılaşıyor dünya. Zaman nasıl da akıp geçti;" Bitmesin" dediğimiz günlere inat bazen de saniyeler uzadı. Bir yılın bitiminde sadece bellekteki izleri hiç silinmeyecek "anlar" bize kaldı. 
Geçmiş bir yılın aynasında kendimizle yüzleşirken; yepyeni, tertemiz, umut dolu" yeni bir yıl" yansıyor aynaya. Gözlerimiz kamaşmadan, içimiz kararmadan bakmak gerek yeni yıla. Henüz yaşanmamış koca 1 yıl, 12 ay, 52 hafta, 365 gün, 8760 saat var önümüzde. 

Çevremizdeki onca kötülüğe, olumsuzluğa hatta savaşlara rağmen "anları" yaşanabilir kılmak bizim elimizde, yeter ki aynalar kırılmasın. 
Kırmadan, kırılmadan, bir kez daha yüzleşmek üzere aynalar kararmadan, daha nice yıllara...






Aralık 16, 2013

YARIM KALAN OYUN...


Yılın ilk karı lapa lapa yağdı; Önce dağlara, sonra ağaçlara, toprağa ve kentin içine, caddelere... Çocuklar evde bunalmışlardı, zaten oyun arıyorlardı. Dışarıda bu havada, bu ortamda başka ne yapılırdı ki. Ancak kartopu oynanır, karda kızakla kayılır. Kızak yoksa bazen basit tahtalarla, bazen araba lastikleriyle. Bir avuç kar yerden alınır, bir top yapılır, tam isabet atılırdı. 

Yusuf da aynen öyle yaptı. Tam isabet attı ama, olmadı. Attığı kartopu bir taksiye rastladı. Yusuf gözlerdeki şimşekleri geç fark etti. Öbür çocuklar kaçabildiler. Yusuf koştu can havliyle... Öfkeli taksi şoförü kovaladı. Yusuf kaçtı, öfkeli taksi şoförü kovaladı. Tam kurtulduğunu sandığı anda bir başka karanlık kuyuya, E-5 kara yoluna düştü. Karlı bir kış gününde yolun son kurbanı, dünyanın keşmekeşinden habersiz, 10 yaşında masum bir çocuktu.

Taksi şoförü kaçtı. Yusuf kaçamadı. Yere karların üzerine yığıldı. Mevsimin ilk ve son kartopu oyunuydu Onunki. Belki de hayatının ilk kartopu oyunu...Yusuf'un yaşamı 10. yılda noktalandı. Kısacık bir ömür.
Yerde kalan izleri, kötülükleri, insanın acımasızlığını, duyarsızlığını sabaha kadar yağan kar bile temizleyemedi. 
Oyun yarım kaldı. Kardan adam yapmaya bile zaman yetmedi....

Aralık 10, 2013

İNSAN OLMAK...(Mustafa Balbay)


(10 Aralık bütün dünyada "İnsan Hakları Günü" olarak anılıyor.)

Tutuklandıktan 4 yıl 277 gün sonra tahliye edilen Mustafa Balbay'la ilgili küçük notlar;

"Bu toplumda özgürlükler konuşulsa yeter diyorum. Benden özür dilenmesin."

"Ben içeride yaşadığım 5 yıllık tutukluluk süresi içinde en çok ne biriktirdim derseniz, gelecek biriktirdim."

Çocuklarını sabah okula bırakırken: "Çocuklarımı iyi okutamayacağım diye çok endişeleniyordum. Ama artık 'Her şey çok güzel olacak' diyorum ve biliyorum ki bu bir film adı değil.

"Cezaevinde gece uyanırsınız ve elinizi ranzanın soğuk demirine çarparsınız. Bu gece uyandım, elim sevdiğime çarptı."

Kızı Yağmur: "Babam bir gün ben kapıyı çalacağım ve sen açacaksın diyordu. Onun için ben evde kaldım. O'na kapıyı ben açacağım. "

Anne Melek Balbay:" Arayıp soranlara teşekkür ederim. Evladımın istediği haşhaşlı böreği hazırladım. Şimdi yanıma gelmesini bekliyorum. Çok şükür bugünleri de gördük."

 

Umut ve sabır, tüm zorlukların üstesinden geliyor galiba...

Makbule Abalı-Eğitimci 
10 Aralık 2013 Mersin



Aralık 05, 2013

BİR BAŞKA DÜNYA...


Uğur Yücel'in yönetmenliğinde çekilen; Beren Saat, Ayça Bingöl, Melis Mutluç gibi sanatçıların rol aldığı harika bir film "Benim Dünyam". Ders verici, eğitici, düşündürücü. Bir başka dünyada- bir engellinin dünyasında- insanı derinden sarsıyor. Yabancı bir filmden uyarlama, ama zaten bu açıklanmış. İnsanın bam teline dokunan ustalardan Uğur Yücel. Oyuncularını öyle güzel role hazırlıyor ki, adeta rollerini yaşıyor ve yaşatıyorlar. Uğur Yücel de Mahir Hoca rolüyle baş rolde.

Önce Ela'yı 8 yaşındaki haliyle tanıyoruz; Gözleri görmeyen, kulakları duymayan, bu yüzden hırçın, sinirli, uyumsuz bir çocuk. "Siyah bir dünya" onunki. Büyük ada'da bir köşkte anne-babası ve evin yardımcılarıyla birlikte yaşıyor. O zamana kadar anne-baba çaresizlik içinde, çocuklarının davranışlarına hiç kısıtlama getirmemişlerdir. Mahir Hoca (Uğur Yücel) öğretmen olarak köşke geliyor. Onun sözlüğünde "imkansız" sözcüğü yoktur. Mucizelere inanır. Eğitim yöntemi başlangıçta biraz sert, ama etkili olur. Öğretmen- öğrenci önce birbirlerine kızıyorlar, kıyasıya öfkeleniyorlar, yıpranıyorlar ama uzun yıllar içinde başarıyorlar. 

Beren Saat'in çocukluğunu canlandıran Melis, belki de filmin en iyi oyuncusu. Bir engellinin dramını adeta yaşıyor ve yaşatıyor. Filmde olağanüstü güzellikte ve etkileyici sahneler var: Köşkün havuzunda Ela'nın çok korktuğu suyla ilk karşılaşması. Kar yağarken karı fark etmesi, mutluluğu, başaramadığı zamanlardaki mutsuzluğu... İnsan bu filmi ikinci kez izlese ne çok farklı noktalar yakalar kim bilir. Oyuncuların hepsi çok çok başarılı. Hepsini içtenlikle kutlamak gerek. 

Film düşündürüyor, duygulandırıyor, eğitiyor, ağlatıyor. Hiçbir şeyin kolay olmadığı, kolay gerçekleşemeyeceği, mücadelenin gerektiği, filmde çok güzel vurgulanmış. Yıllar sonra Ela üniversiteye kabul ediliyor ancak daktilosunu çok yavaş kullandığından, sınavları hiçbir zaman zamanında bitiremiyor. 3 yıl aynı sınıfta okuyor, sonra kendini aşıyor. Bu durumlar çok güzel ifade edilmiş; Küçük kara balık evine döndü, kaplumbağa çölü geçti....
Ancak filmde bir nokta gerçek hayattakiler için yanıltıcı olabilir mi? Türkiye'de Edebiyat Fakültelerine giriş, genel üniversite sınavlarındaki puanlara göre olur. Yetenek sınavları dışındaki hiçbir bölüme bir komisyon veya kurul kararıyla girilmez. Belki de "filmler, diziler, romanlar gerçek hayatın bire bir kopyası olmayabilir" diye düşünülebilir. 

Filmin son sahneleri bir duygu girdabına sokuyor insanı. Mahir Öğretmen'in  zaman zaman tekrarlanan unutmaları bir hastalığın habercisidir; Alzheimer...Hastanede zor bir hayat beklemektedir onu. Bu defa Onun dünyası karanlığa bürünmüştür. Gün gelir Ela'yı bile tanımaz. 
Film sanırım uzun zamandır vizyondaydı. Başka dünyaları, zor hayatları anlayabilmek için keşke daha çok kişi izleyebilseydi. Gişe rekorları kıran bazı filmlerin yanında gerçek bir sanat eseri Uğur Yücel'in filmi. 


Kasım 29, 2013

ŞİDDETTEN ARINMAK



Kirden, pastan, tozdan, kötülükten arınmak isterse insan, ne kadar su gerekir acaba? Hangi sabun en yoğun kirleri en etkili biçimde temizler? Ya şiddetten arınmak, yılların birikimini temizlemek, içimizdeki canavarla baş etmek ne derece mümkündür? Gazete-televizyon muhabirleri de doğru sayıyı bulmakta güçlük çekiyorlardır herhalde. Bir günde çeşitli nedenlerle kaç insan öldürüldü, kurallara uyulmadığından kaç trafik kazası oldu, kaç kişi tacize uğradı, kaç hayvana eziyet edildi... Eskiden "köpek insanı ısırırsa değil, insan köpeği ısırırsa haber olur" denirdi. Şimdilerde insan insanı ısırabiliyor. 

7 yaş altındaki çocuklar televizyonun karşısında merakla vurdulu-kırdılı filmleri izliyorlar. Bazen el çırpıyorlar, alkışlıyorlar. Beğenmekle kınamak arasındaki ince çizgi burada başlıyor belki de. Çocukken beğendiği, onayladığı davranışları, kalıcı olarak yıllar sonrasına da taşıyabilir insan. Korku filmleri, savaş filmleri hep tercihleri arasında yer alabilir. Bazı sahneler bilinç altına kazınır adeta. 

"Genel izleyici" adı altındaki programları yetişkinler ve çocuklar izliyor. Ama haberlerden başlayarak her gün en az 10-15 kadar ölüm-öldürme olayı var. Polislerin öğrencilere tepkisi, copla dövmesi, su ve gaz püskürtülmesi de genel izleyicilerin izlediği sahnelerden. Her kötü haber beynimize bir balyoz gibi inmekte. Haberler başlı başına bir şiddet kaynağı bazen. 5-10 haberden 1'i savaş haberi. Dünyanın her yerinden en acımasız saldırılar çarpıcı görüntülerle sunuluyor. Kötüler-kötülükler orkestrası adeta en yüksek perdeden, en rahatsız edici biçimde ses veriyor; "Güç bende, ben yaparım, kırarım, dökerim, vururum, yok ederim."

Her toplumda görülebilen bu insanlar nasıl bu hale geldi, onları bu denli şiddete iten şey neydi? Bu olaylara tanık olan küçükler ilerde bu yaraları nasıl saracaklar? Yetişkinlerde görülen pek çok ruhsal sıkıntının kökeninde çocukluk yıllarındaki travmalar yatıyor. Bütün bebekler kaynağını bilmese de yüksek sesten korkarlar. Sıçrayarak, ağlayarak bu tepkilerini dile getirirler. Gürültülü bir ortamda büyüyen bebek daha sinirli, daha saldırgan olur. 

Çocuklar, gençler gördüklerini örnek alarak hayata geçirmek isteyebilirler. Küçükken hayvanlara eziyet etmekle başlar, yetişkin olduğunda "güç bende" diyerek kaba kuvvetle, zorbalıkla her işini halletmeye çalışır. Kendince benimsediği rol-model kimse, onun davranışlarını taklit eder. Bu bazen yakın çevreden biri, bazen bir roman ya da dizi kahramanıdır. Spora,maça bile giderken elinde şiddet aracı sopasıyla yola çıkabilir. Ekrandaki hayal dünyası gerçek hayata taşınmıştır artık. 

Şiddet, vahşet içimizde hüküm sürer. Kimi birey öfke kontrolünü gerçekleştirerek duygularını bastırabilir. Ama bazen de gün gelir kimisinde kendinden daha zayıf, güçsüz, korunmasız gördüğüne yönelir öfke, kin, hırs, kıskançlık...Ve telafisi mümkün olmayan olaylar yansır gazetelere, televizyonlara; Şiddet, vahşet, acımasızlık, hırpalama, zarar verme... 

Her yıl şiddetle ilgili istatistikler açıklanır. Bu tablolar çarpıcı, düşündürücü elbette ama, kayıtlara geçmeyen, bilmediğimiz, duymadığımız daha nice olay vardır kim bilir. Evde, sokakta, okulda, alışveriş merkezinde, hastanede, stadyumda, şiddet her yerde, içimizde, aramızda... Şiddet batağına saplanmış gibi insanımız. Gördükleri karşısında tüyleri diken diken olmuyor, gözleri fal taşı gibi açılmıyor, kulakları çınlamıyor. Belki sadece başını çeviriyor belli belirsiz, "görmedim, duymadım, söyleyemem" düşüncesiyle kaybolup gidiyor...

İçimizdeki karanlığı aydınlığa çevirmek çok mu zor? Karşımızdakiyle empati kurabilmek, biraz anlayış, biraz hoşgörü, biraz sabır ile başlıyor her şey. Hepimiz insan olarak insanca davranışlar bekliyoruz. 
Önce beyinleri, sonra yürekleri şiddetten arındırmak gerek. Yürekte insan sevgisi, merhamet yoksa, vicdan da akıl da donup kalıyor elbette.






Kasım 26, 2013

BİR NARENCİYE MASALI


Bir kilometrelik bir sahil şeridi düşünün. Bir yanı deniz, bir yanı palmiye ve zakkum ağaçları. Çevrede göz alabildiğince sarı, turuncu ve yeşil renkler uyumlu bir şekilde birbirine sarılmış. Portakal, limon, mandalina ve greyfurtlar adeta el ele tutuşmuşlar. Portakal ve limonlardan yapılmış küçücük kulübeler öylesine sevimli ki, bir anda Pamuk Prenses ve yedi cücesi bir yerlerden çıkıp aramıza katılacaklar diye düşünüyorsunuz. Bu renk cümbüşünde gözümüz birçok masal kahramanını arıyor. Minyatür bir dünya adeta burası. 

Çevrede zürafa, fil, su kaplumbağası, boğa, korsan gemisi, ne ararsanız hepsi var. Tüm maketler narenciye ile hazırlanmış. Rayların üzerine yerleştirilmiş narenciye ekspresi bile var. Sanki yolcular binince harekete geçecek gibi... Bir başka köşeye narenciye çeşmesi yerleştirilmiş. Arkadaki meyve sıkacağının yardımıyla çeşmeden bol vitaminli meyve suları akıyor. Pek çok kişi sabırsızlıkla sıranın kendisine gelmesini bekliyor. 


Yıllar önce Kapadokya'ya gittiğimde kendimi bir masal ülkesinde gibi hissetmiştim. Benzer duyguları burada da yaşamak mümkün; "Narenciye ülkesinde bir masal" gibi. Festivaller özellikle iyi organize edilirse, bir şehrin yaşantısını, görüntüsünü değiştiriyor. "4. Mersin Narenciye Festivali" 16-17 Kasım tarihleri arasında yapıldı. Hazırlıklara günlerce öncesinden başlandı, pek çok insan çalışmalarda görev aldı. 70 ton narenciye kullanıldığı söyleniyor. Birçok dış ülkeden yüzlerce çocuk ve gencin katılımıyla, pırıl pırıl güneşli iki gün festival şenik havasında geçti. Büyükşehir Belediyesinin organizasyonuyla ilçe belediyeler,çeşitli kuruluşlar, dernekler köşeler açarak çeşitli ürünler sergilediler. 


Bu ortamda özellikle çocukların ne kadar mutlu oldukları öylesine açık ve net sezilebiliyordu ki. Çocuklar gerçek dünyayı seslerle, renklerle, görüntülerle bir masal gibi algılıyorlar. Narenciye ekspresi, korsan gemisi, narenciye çeşmesi kaç çocuğun rüyasını süslemiştir o gece kim bilir? Yöresel yiyeceklerin tadı damaklarda iz bırakmıştır elbette. Bir narenciye harikası; portakallı kek, sağlık kurabiyeleri, güneye özgü kısır ve daha niceleri... Dış ülkelerden gelen çocukların giysileri, oyunları, dansları, müzikleri birbirleri için karşılıklı öyle ilginç, öyle farklıydı ki. Rekabet ortamı olmadan, katıksız bir hayranlıktı gözlenen. Yetişkinlerin fotoğraf makineleri durmadan çalıştı, ilerde o günü hatırlatacak karelerce poz çekildi.

Çocukların hayal dünyaları için bu tür etkinlikler ne kadar yararlı. Her çocuğun ilerde kendi çocuklarına ya da arkadaşlarına anlatacağı bir hikayesi olmalı; "Bir zamanlar ben..." diye başlayan... O gördüklerini kendince yorumlayacak, kendi hayal dünyasında belli kalıplara yerleştirecektir. Bir zamanlar, çok eskiden hayatında ilk kez sirke giden ya da bayram yerinde dönme dolaba binen çocuğun onu hiç unutamaması gibi. Masalları yaratanlar da insanlar değil mi? 

Festivalin pek çok farklı amacı var tabii ki: Ekonomiye canlılık kazandırmak, üreticiye destek vermek, piyasayı hareketlendirmek, dış ülkelerle bağlantı kurmak, kültür alışverişini hızlandırmak... Aslında görünenin arkasında pek çok sorun var elbette, üretici masrafını bile karşılayamıyor. Gerçekler her zaman can yakıcı, düşündürücü. ..  Ama çocuklar mutlu. Bu iki günden onların aklında heyecanlı, renkli, unutulmaz bir masal kalacak. Ve bundan sonra narenciyenin yararına daha çok inanıp, daha çok tüketecekler. Narenciye çeşmesinden olmasa bile suyunu daha çok içecekler.




Kasım 10, 2013

ÖZLEMLE ANARKEN...

Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'Ü ölümünün 75. yılında özlem ve saygıyla anıyoruz.


"Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar."
                                                M. Kemal ATATÜRK

Kasım 04, 2013

ESKİ FOTOĞRAFLAR...



Geçmişe küçük bir yolculuk yapmak istediğinizde eski fotoğraflar nasıl da işe yarar. Yalnızca onlar mı? Eski mektuplar, küçük kağıtlara yazılmış notlar, günlükler, kartlar, kurutulmuş çiçekler... Bazı özel eşyalar insanı yıllar öncesine sürükler. Her biri "parmak izi" gibi kişiseldir, kişiye özeldir. Depolamayı seven insan, büyük olasılıkla hayatın güzelliklerini kaçırmak istemeyen insandır. Her bir eşyada saklanmaya değer güzellikler bulmuştur. Bakmasını bilen gözler saklamasını da, korumasını da bilir. 

Şimdilerde fotoğraflar bilgisayarlarda depolanıyor. Eski albümler giderek kullanılmaz oluyor. Bilgisayarlarda dosyalarda, klasörlerde arşivlenen fotoğraflara sadece belli zamanlarda, istediğinizde açıp bakma şansınız var. Oysa albümlerde veya özel zarflarda dokunarak, hissederek, tekrar tekrar bakmak öylesine başka bir duygu ki... Siyah beyaz fotoğrafların klasik görünümüyle asaleti tartışılmaz. Sanki hayata daha ciddi, daha keskin bir bakışları vardır. Sadece eskilerden kalan siyah beyaz fotoğraflar değil, şimdikiler için de aynı şey söylenebilir. Bir başkadır siyah beyaz, renkleri hayal gücünüz tamamlar.

Kalın kitapların arasında özenle kurutulmuş çiçekler de yılların anılarını ta derinlerden yeryüzüne çıkarır sanki. Kokuları, hatta renkleri kalmamıştır belki ama, buram buram dostluk kokarlar. Anılar denizine insanı batırıp çıkarırlar. Artık gençler arasında çiçek kurutma modası da kalmadı. Hediyelik eşya sektörü , kimyasal ilaçlarla farklı bir şekilde çiçekleri kurutup pazarlıyor. Oysa sizin emeğinizle kurutulmuş bir çiçek, kişiye özel bir yazıyla sunulduğunda veren için de alan için de daha bir anlam kazanmaz mı?

Anıları tazelemenin öyle çok yolu var ki... Geçmişten bugüne uzanan bir köprüye yürüdüğünüzde elle yazılmış eski mektuplar da sayfalarca anılar zinciri oluşturur. Mail, e-posta gibi değildir o mektuplar. Karakterinizin aynası el yazınızla da mühürlenmiştir o sayfalar. Size özeldir; mürekkebiyle, silinti ve eklemeleriyle, hatta yıllar öncesinin pullarıyla... Kişinin nasıl yaş aldığının, hangi hastalıkları yaşadığının da habercisidir el yazısı: Çok düzgün bir el yazısı yılların götürüsüyle kargacık burgacık bir el yazısına dönüşebilir. Beyinle ilgili bazı rahatsızlıklarda harfler eksik yazılabilir, titrek bir el yazısı olabilir. Bazen sadece çizgiler kalır geriye.Hatta yazı bazen tümden unutulabilir. "Söz gider yazı kalır" dense de... Ancak geçmişte yazılanlar kalır geriye...

Eski Türkçe öğretmenlerimiz sözlü ve yazılı anlatıma, kompozisyona nasıl da önem verirlerdi. Büyük harf, küçük harf, noktalama işaretleri, yazıda giriş- gelişme- sonuç bölümleri. Derslerde hayali mektuplar bile yazılırdı. Artık cep telefonlarında bile örnek kısaltmalar veriliyor, en kısa yoldan, en çabuk biçimde iletişim amaçlanıyor. Teknoloji çağının sloganları hız üzerine oluşturulmuş. 80'li  yıllarda PTT "10 yıl sonrasına mektup yaz" adıyla bir kampanya başlatmıştı. Yıllar sonra 10 yıl öncesinin  umut ve beklentilerini bilmek heyecan vericiydi. Pembe mektup kağıtları, çiçekli zarflar da bulunurdu kırtasiyecilerde. Onlar kişiye özeldi, fark yaratırdı. Bugün bilgisayarlar da bu konuda sınırsız seçenekler sunuyor. Kalpler, çiçekler, gülen, ağlayan yüzler ve daha niceleri... Bilgisayarlarla daha genç yaşta tanışanlar özelliklerini de daha iyi biliyor ve daha bilinçli kullanıyorlar. 

Geçmişten bizimle birlikte gelen, bizi "biz" yapan her şey; iyi saklanıp, özenle korunması gerekmez mi? Gün geldiğinde insanın onlara öylesine ihtiyacı oluyor ki. Hepimiz sevdiklerimize çok özel eşyalarını koyabileceği birer kutu armağan edebilsek ne iyi olurdu. Belki çok para harcamadan alınan, güzel bir kağıtla kaplanarak şekil değiştiren şık bir kutu. İçerisine değer verdiği mektupları, kartları, fotoğrafları saklayabileceği küçük bir depo. Yıllar sonrasına ne güzel küçük bir hazine kalır. Uçakların kara kutusu gibi... Bazen insanı kendisi bile öylesine şaşırtabiliyor ki; Duygusal değişim, değerlerimiz, insan yanımız... Her şey bir başka biçimde düşündürüyor insanı. 

Eski fotoğrafların yıpranmış, sararmış, kıvrılmış, belki biraz da yırtılmış kartlarında kısa bir" ömür turu" nasıl da mutlu eder insanı. Olumsuzlukları hatırlatan mutsuzluk fotoğrafları da var elbette ama, onlar da hayatın tuzu-biberi gibi ağızda buruk bir tat bırakıyorlar. Belki de geçmişten bir ders almaya davet ediyor bizleri. Geçmişe yolculuk bazen acı gerçekle de baş başa bırakabiliyor insanı. Ama hayat acısıyla, tatlısıyla, iyisiyle, kötüsüyle bizim. Güzel anları çoğaltıp deklanşöre basmak da elimizde...




Ekim 28, 2013

HAYATIN İÇİNDEN BİR GÜN...(KISA ÖYKÜ)


( Halen yapımı devam etmekte olan "Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi Yaşlı Yaşam Merkezinin" en kısa zamanda faaliyete geçmesini dileyerek... )

ÖYKÜ

Herkes için sıradan sayılabilecek bir gündü. Her evde farklı farklı hayatlar yaşanıyordu her zamanki gibi. Perdeler açık da olsa, kapalı da olsa, dışarıdan görünenle içerideki hayat bambaşkaydı. Sevinçler, mutluluklar, ya da acılar, hüzünler onları yaşayan kişilere özeldi. Derecesi, dozu, kişinin yüreğinde veya beyninde kapsadığı yer kadar rahatsızlık yaratıyordu. 

Dışarıda sakin ve güneşli bir gün vardı. Oysa sonbaharın bu son günlerinde artık yağmur bekleniyordu. Bu dar sokakta genellikle bahçeli, iki katlı evler sıralanmıştı. Pencerelerden birinde yarı açık tül perdeden içerisi seçilebiliyordu; İki kadın, zevkle döşenmiş küçük salonun ortasında ayakta bekliyorlardı. Aralarında en az otuz yaş fark olduğu söylenebilirdi. Genç olan arada saatine bakıyor, biraz sabırsızlanıyor fakat belli etmiyordu. Yaşlı kadın sinirli ve huzursuz görünüyordu; Yemek masasının etrafında dönüyor, arada sandalyeye oturuyor, tekrar kalkıyor, geziniyordu. Bazen parmaklarını ritmik olarak masaya vuruyor, daha sonra elindeki çantadaki bozuk paraları sayıyor ve tekrar aynı hareketleri tekrarlıyordu. 

Bir tanesi açık olan pencereden az sonra sesler gelmeye başladı. Önce yaşlı bayan konuşmaya başladı:
"Hani gezmeye gidecektik?" "Tamam annem, hani geçen gün de gittiğinde çok sevmiştin, Gündüz Yaşam Merkezi'ne gideceğiz. Şimdi gelip bizi alacaklar. Orada Cumhuriyet Bayramı kutlaması da yapılacak." Anne sabırsızlıkla masanın etrafında dolaştı. Sandalyeye oturdu, tekrar karar değiştirdi, kalktı. "Ben giyinmek istiyorum. Bu elbiseyle gidilmez, orada rezil olurum."
"Ama şimdi giyindik anneciğim. Hani geçen gün en şık bayan seçildiğinde de üstünde bu elbise vardı. Nasıl da mutlu olmuştun." "Gene en şık bayan seçecekler mi? Ama o gün herkes küpelerime bakıyordu. Ş imdi yok, bulamıyorum. Birisi aldı mutlaka... Acaba kim almış olabilir?

Aralarında kısa süreli bir sessizlik oldu. Sessizliği yaşlı bayan bozdu; "Ben bu elbiseyle gitmek istemiyorum..."
"Tamam canım az sonra değiştiririz, seninle elbise seçeriz." Israr etmeyince rahatladı, sakinleşti. Sandalyeye çökercesine oturdu. Elinde sımsıkı tuttuğu beş lirayı tekrar özenle cüzdanına yerleştirdi ve sordu; "Saat kaç?" 
"Saat on anneciğim." "Benim uykum geldi, uyumak istiyorum." "Az önce konuştuk ya, Yaşam Merkezine gideceğiz, arkadaşlarınla buluşacaksın. Hani geçen gidişimizde "Burası aynı evim gibi, çok sevdiğim 'Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan' şarkısını bile dinledik" demiştin."  "Bugün boncuk dizme yarışı da var mı, gene şarkılar da olacak mı?" 

Saatlerin akrep ve yelkovanları en düşük hızda çalışıyorlardı sanki. Hafif bir esinti başlamıştı dışarıda. Anne mutfağa yöneldi, tekrar döndü;" Benim karnım acıktı, aç mı gideceğiz?" "Az önce yemekten kalktık canım, çok doyduğunu söylemiştin ya." "Ne yemek yedik??? Kafam çok karışık... Saat kaç??? Tuvalete gitmek istiyorum." Genç kadın sesini biraz yükseltti;" Saat onu geçiyor anneciğim. Az sonra bizi almaya gelecekler. Geçen gittiğimizde sen orayı çok sevmiştin, burası kimin dediğinde hepimizin demişlerdi"  "Kim gelecek, nereye gideceğiz, ne zaman gideceğiz?" 

Yaşlı bayan tekrar sandalyeye oturdu. Başını ellerinin arasına aldı, gözlerini kapattı. "Ne yapacağımı bilemiyorum. Kafamın içi karmakarışık. Yorgunum, sıkılıyorum... Tuvalete gitmek istiyorum. " Birlikte tuvalete gidip geldiler. Kızı mutfağa yöneldi. Bir bardak suyla iki tablet getirdi; "Hadi gitmeden ilaçlarını al canım."
Anne suyu içti, ilaçları el çabukluğuyla cebine koydu. Tam o sırada zil çaldı. "İşte geldiler hadi gidiyoruz" dedi kızı. Sorular ardı ardına geldi : Kim geldi, nereye gidiyoruz, saat kaç oldu, tuvalet neredeydi...?"

Sorular, sorunlar sonsuza kadar uzayabilirdi. İnsan dediğimiz karmaşık yapı değişik zaman ve durumda çok farklı davranışlar sergileyebiliyor. İyilik hali, hastalık hali, insanı nasıl da değiştiriyor, başkalaştırıyor. Unutmak, hatırlamak, yeniden düşünmek, sorgulamak kendini, hayatı, hastalığı... 
Belki hayatı kolaylaştırmak gerek...Zor zamanlarında sevdiklerimizin yanında olabilmek, uzman kişilerden, yerlerden yardım alabilmek... Aslında işin özü bu değil mi?

Anne-kız kapıya yöneldiler; Çıkarken kapının yanındaki büyük boy aynasının önünde durdular. Genç kadın baştan ayağa kendini süzdü, yakasını düzeltti. Yaşlı kadın  sadece bir göz attı. "Hadi"  dedi "hadi, çıkalım artık" Sesinde sanki yılların yorgunluğu vardı. Salonun kuytu bir köşesinde, gümüş bir çerçeve içinde, yıllar ötesinden sararmış fon kağıdıyla eski bir kadın fotoğrafı aynı anda aynaya yansıdı: Saçları özenle topuz yapılmış çok güzel bir kadın, sanki fotoğrafın içinden hüzünle gülümsüyordu...
Dışarıdaki saatler alışılmışın dışında bir hızla çalışıyorlardı . Yaşlı Yaşam Merkezine giden yolda araba da hızla ilerledi. Yağmur  çiselemeye başlamıştı... 

Makbule ABALI-Eğitimci 
2013-Mersin



Ekim 18, 2013

FIRTINALI HAYATLAR...


"Öldürmeyen her yara insanı daha güçlü kılar."


Gün gelir bir fırtına eser yaşantınızda;
Birden altüst olur her şey
Dikili ağaçlar, dizilmiş taşlar yerle bir olur.
Gelip geçer sanırsınız,
Oysa sürer günler, yıllar boyu.
Ansızın bir kaza, bir hastalık, belki alzheimer,
Adını bile anmak istemezsiniz,
Ama o unutturur size adınızı bile...
Vurgun yemiş gibi olur insan,
Yıldırım çarpmışa döner bedeniniz;
Bazen beyin darbe alır, bazen yürek,bazen tüm vücut.
Her şey yerle bir olur;
Hayaller, umutlar, tüm birikimler.
Çiçekler tarumar olur,
Kuşlar hepten susar
Kedere ortak olur...
Anne, baba, eş, çocuklar, yakınlar
Herkes perişan olur.
Her şey altüst, adeta bir yangın yeri,
Geride kızgın küller kalır,
Eviniz, yuvanız bir virane olur. 
Hortum sonrası yıkıntı gibi,
Fırtına sonrası büyük sessizlik... 
Düşünce kalkmak gerek geride kalanlar için 
Ve sonra yaşamı sürdürmek, mücadele etmek. 
Gelir geçer her şey bazen delip de geçse de. 
Bir rüzgar eser hayatınızda, göz gözü görmez olur, 
Sonra güneş açar, izler kapanır, her yer pırıl pırıl
Yeniden güçlenerek dört elle sarılır insan hayata...

Makbule Abalı