Sayfalar

hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 09, 2026

DOYASIYA YAŞAMAK... YORUMLARLA YAŞAM...

 

Hayat ince ayrıntılarla, iniş çıkışlarla devam ediyor. Bu aralar "Günlük" tarzında yazmayı düşünüyorum. Böylesi daha kolay, daha rahatlatıcı olacak. Yazamadığım günler huzursuz oluyorum. Yazmak, içimde, kafamda birikenleri sözcüklerle buluşturmak, sonra onları bir yazıda, bir öyküde, bir deneme ya da bir şiirde dile getirmek... Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, içtenlikle söylemek isterim, bitiremeyeceğimden korkuyorum...

Yaşayanlar bilir, bilenler anlar; Yazmak, insanın ta içinden gelen bir dürtü gibi. O dürtü kişiyi uyardığı sürece insanın farkındalığı artıyor, duyarlılığı yükseliyor, çevresini gören gözler, duyan kulaklarla izlemeye başlıyor. Hayatı sindirerek yaşıyor, kendinizi daha enerjik ve zinde hissediyorsunuz.

Her yaş için, her zaman, her koşulda, akıl-beden ve ruh sağlığı değişmez önceliğimiz. Sağlık fire vermeye başladığında hayatın akışı da değişiyor. Uyarılara kulak vermezseniz, gerekli önlemleri almazsanız düzeniniz altüst olabiliyor. Sağlıkla ilgili paylaşımları önemsiyorum. "Damdan düşenin halinden anlamak gibi..." İki gündür doktor kontrollerimiz vardı. Günlük alışkanlıklarımızı biraz ağır çekimde sürdürdük.

Son yazımdaki yorumlara hemen yanıt  veremeyişim bu yüzdendir. Yorum sayfamı buraya aktarmak istedim. Sağlık öykülerimizi daha sonraki yazılarımda paylaşacağım. Yorumların hemen altına WhatsApp'tan  bir öğrencimin yorumunu da haksızlık olmasın diye eklemeyi düşündüm.

"Çok değerli Dostlar; 

Bilgisayarımda yazımın (Yaşama Sevinci) altında 11 tane yorum, iki gündür yazılmak için benden yanıt bekliyor. Duygular sözcüklere dökülerek öyle güzel dile getirilmiş ki, her birini okurken içim titredi. Bazen tebessüm ettim, bazen düşündüm, bazen gözlerim uzaklara dalıp gitti.

Her zaman söylerim, yazarım; Yorumlar bir paylaşımın güçlü tamamlayıcıları, yazıyı bütünleştiren öğeler.. Her yorum değerli benim için. Yeni bir paylaşımın motivasyon kaynakları, yazanı yeniden hayal dünyasında gezdiren, yazmaya iteleyen gizil güçler...
Hepinize sonsuz teşekkürler. Bu kez her zaman yaptığım gibi tek tek yanıtlayamadım. İki gündür doktor kontrollerim vardı. Gün 24 saat, akreple yelkovanın hızına yetişemedim, bağışlayın.
Gözlerimi zaman zaman dinlendirmem gerekiyor.
Yürekten sevgilerimi ileterek esenlikler diliyorum."

Makbule ABALI-Eğitimci

9 Eylül 2026 Urla-İzmir


 "Cümleler doğrudur şayet sen doğru isen, doğruluk hiçbir zaman bulunmaz, sen eğri isen." Yunus Emre



Ağustos 13, 2026

MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇEKEBİLMEK...

 


Yaşadıkça neler görüyor, nelerin farkına varıp, nelerden mutlu olup, nelerden hüzünleniyoruz?  Bazen mutluluk ve hüzün nasıl aynı anda yaşanabiliyor?

Bu sorunun tek bir cevabı olabilir mi? Hayat sürprizlerle dolu. Bazı günler masmavi bir gökyüzü, içinizi ısıtan bir güneşle güne başlıyor, her şey ne kadar güzel gidiyor derken, anlık değişimlerle dengeniz bozulabiliyor. Varsın olsun, elbet mutluluk anları da yaşanacak.

Bloğumun sağ üst köşesinde, profilimin içinde yıllardır değiştirmeye ya da silmeye kıyamadığım bir cümle vardır; "Mutluluk Kaf Dağı'nın ardında değil. Uçun Kuşlar Uçun." Gerçekten öyle düşünürüm... 

Mutluluk bazen yanı başımızda. Tutunuverecek bir dal gibi, elinizi sakince-sessizce-sevgiyle uzatırsanız,  hiç karşı çıkmaz. 

Polyanna kırılmasın ama, sözünü ettiğim öylesi bir oyun değil. Gerçekleri göz ardı etmeden, olumsuzluklar olsa da güzelliklerin, iyi ve yararlı şeylerin, doğanın, ağaçların, çiçeklerin, canlıların "farkında  olabilmek"...

Yıllardır konuşulur; Mutluluğun fotoğrafı" çekilebilir mi? Onun cevabını Usta Sanatçılar -profesyoneller versin. Biz amatörce; duygularımızı harmanlayarak, beynimizi ve yüreğimizi rahatlatan,  duyu organlarımıza işlerlik kazandıran resimleri kayda alalım.

Açmış çiçeklerini kesince, giysileri elinden alınmış çocuklar gibi küstü sandığım sarmaşık gül, yoğun bakımdan çıktı. İlk tomurcuklarını  görünce çocuklar gibi mutlu oldum ben de. 


Doğadaki tüm canlılar "Sevgi-ilgi-güven" ikliminde canlanıyorlar. Belki de birlikte bir dostluk halkası oluşturma içgüdüsünden kaynaklanıyor bu durum. Kupkuru begonvil de ortama uydu. 


Lavantalar zaten her zaman kendileriyle de, çevreleriyle de barışıklar. Semizotu da onlara imrendi. Salata ve yemeklerimize tat katıyor. Fesleğen, reyhan, nane de  katıldı onlara...


Salyangozlarını ellerimle toplayıp kurtardığım kaktüslerin, özellikle Aloa veranın dikenleri artık canımı yakmıyor. Bir vefa gösterisi belki de.


Bugünkü mutluluğumun resimleri;  şimdiden kendilerine ortaklaşa bir dünya oluşturdular bile. Dijital ortamda, mekanik seslerden, yapay ilişkilerden uzakta, henüz düzenleyemediğim fotoğraflar klasöründe. Eski albümlerdeki gibi "Dokunmatik" olmasalar da aramızda bir sevgi bağı oluştu bile. Siyah beyaz ya da renkli, seviyor, kolluyor, koruyorum onları. Dünya da daha güzel ve yaşanabilir geliyor o zaman...

Makbule ABALI-Eğitimci 

19. 06. 2025 Türkiye 

Güncelleme.13 Ağustos 2026









Temmuz 26, 2026

HAYATI GÜZELLEŞTİRENLER

 


Hayat devam ederken yaşanan onca olumsuzluğun yanında öyle güzel şeyler de var ki. Bunaldığınız bir anda tebessüm ediyorsunuz. Yüzünüz aydınlanıyor. gözleriniz parlıyor. "İyi ki varsınız" dediğiniz insanlar, bazen diğer canlılar, doğadan küçük izler, bir kitap, bir film, bir gazete haberi, bir program, bir tiyatro oyunu, emek ve göz nuruyla oluşturulmuş bir eser... 

Aklınıza gelen tüm güzel şeyler, iyi insanlar, hayata tat katan her şey. Hayat onlarla güzel. Hayat onlarla anlamlı... Puslu bir havada günü aydınlatırlar adeta. Belki bir hastane odasında sesleri, davranışlarıyla ruhsal terapi yapar, kapalı bir mekânda saygılı, yaklaşımlarıyla umut tazelerler. 

Kurudu sandığınız bir çiçeğin tomurcuklanması, kuru bir ağacın dal budak salması, çıkamadığınız bir basamakta uzanan bir yardım eli... Hepsi cankurtaran simidi gibi gelir insana. Çok sevdiğiniz eski bir dosttan gelen kitaplar, yeni bir arkadaşın ilgi ve yardımı, güzel jestleri sizi düşünceler, hayaller dünyasına sürükler. Bir tas çorbayı, bir kâse aşureyi şifa niyetine yer, içer, sindirirsiniz. 

Hele kendinizi yalnız ve çaresiz hissettiğiniz bir zamanda sevdiklerinizin ziyareti, yuvanızı güllük gülistanlık yapar. Minik eller boynunuza sarılır, kulağınıza yumuşacık bir ses fısıldar: "Ben de çok özlemiştim." Yemek, içmek önemsizdir o anda. Ruhsal doygunluk sağlar, rahatlarsınız. 

Hele toplum olarak üstün başarılara hasret kaldığımız bir dönemde uluslararası bir alanda  kazanılan çok büyük başarı, yüreklere su serper, gönüllere ferahlık verir. Umut ve güveniniz yeniden tazelenir, onur duyar, gururlanırsınız.

Makbule ABALI-Emekli Eğitimci

17 Ocak 2026 Urla-İzmir-Türkiye

Güncelleme:26 Temmuz 2026 



                                                        Rüya ATTAL



ZOR GÜNLERİMİZDE DÜNYA ŞAMPİYONU OLARAK, ÜLKEMİZE ÇOK BÜYÜK BİR MUTLULUK YAŞATTIKLARI İÇİN, BİRLİK VE BERABERLİK RUHUNU TAZELEDİKLERİ İÇİN FİLENİN SULTANLARI VOLEYBOL TAKIMIMIZA YÜREKTEN TEŞEKKÜR EDİYORUZ. 

GÜZEL ÜLKEMİZ VE İNSANLARIMIZIN BÖYLE ULUSLARARASI BAŞARILARA NE ÇOK İHTİYACI VAR. EMEĞİ OLANLARA SONSUZ TEŞEKKÜRLER. 


Sezgi Abalı ATTAL Ahmet ABALI


Temmuz 22, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-8

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ-BAŞKA BİR KENTE GÖÇ-1

Beklemediğiniz bir anda başka bir ilde görevlendirildiğinizi duyduğunuz anda önce şaşırır, sonra neyi nasıl, ne zaman yapacağınızı düşünmeye başlarsınız. Bir plan dahilinde yolunuzu belirlemek önemlidir elbette. 1982 yılının Mart ayında babamı kaybettik. Mersinden hafta sonları Adana'ya annemi ziyarete gidiyorduk. Aynı yılın Ağustos ayında eşimin Mersin'den rotasyonla Burdur İline atama yazısını aldık. İlköğretim müfettişlerine 4 yıldan sonra yer değiştirme uygulanıyordu. Burdur'un deprem bölgesinde küçük bir il olduğunu, Antalya'ya yakınlığını biliyorduk sadece.

Burdur'da kiralık ev aramaya başladığımızda birkaç şeyi dikkate almak zorundaydık. Evimiz Milli Eğitim Müdürlüğüne yakın olmalıydı. 3.5 yaşındaki kızım, ilin tek anaokuluna Kız Meslek Lisesinde devam edecekti. Burdur kışları soğuk geçerdi, kaloriferli bir ev, tercihimiz olurdu. Benim atanacağım okul eve ve kızımın okuluna çok uzak olmamalıydı. Eşim ilköğretim müfettişi olarak haftanın belirli günleri evde olmayabilirdi. sonuçta tüm isteklerimiz karşılanmasa da Meydanda parkın kenarında 2+1 sobalı bir ev kiralandı. Bazı eşyalar Mersin'de bir depoya kondu, kafamızda büyük bir sorular yumağı ile Ağustos ayının ortasında Burdur'a taşındık..

Burdur tipik bir Anadolu kentiydi. İki ana caddesi, bir Yüksekokulu, iki genel  lisesi, iki meslek lisesi olan küçük bir il. Dört katın üstünde ev yoktu. Bedelli Askerlik uygulaması olan Tugayı meşhurdu. Tugayda 1 aylık bedelli askerlik görevini yaparken, hafta sonları izinli çıkıp evimizde kalan, yakınlarımızın çocukları, torunları çok konuğumuz olmuştur. Burdur'da bizi şaşırtan sayıda fotoğrafçı vardı. Lokantası boldu. Okur yazar oranı yüksekti. Sınavlara hazırlık dershaneleri yoktu, ancak özel ders veren öğretmenler vardı.

Burdur'da çok güzel yıllarımız oldu, çok güzel insanlar tanıdık, çok güzel anılar biriktirdik, Hayatın içinde hüzün olmaz mı? Orada kaldığımız 9 yıl içinde elbette kaygılarımız, sıkıntı ve üzüntülerimiz de oldu. Cumhuriyet Lisesi'ne Rehber Öğretmen olarak atanmam geç oldu. Yeni mezun bir öğretmen gibi heyecanla, umutla yeni görev yerime gittiğimde ilk hayal kırıklığımı da yaşadım. Bilinmeyen bir yabancıydım. Benden önceki erkek Rehber Öğretmen çok kötü bir izlenim bırakmıştı. Bana verilecek bir oda bile yoktu. Öğretmenler odasında oturabilirdim. Günlerce öğretmenler odasında oturdum. İlk ayın sonunda gözlerimden yaşlar akarak eşime aynen şöyle dediğimi hatırlıyorum; "Ben bu ayın maaşın hak etmedim, almak istemiyorum." 

Zamanla her şey değişebiliyor. Yeter ki insan pes etmesin, inandığı değerler doğrultusunda çaba harcayarak çalışsın. İki yıl sonra Eğitim Yüksekokulu öğretim görevlisi sınavını kazanarak okulumdan ayrılırken buruk ayrılıyordum. Ama geride, telefonlu, koltuk ve kanepesiyle döşenmiş bir Rehberlik odası bırakıyordum. Rehberlik Servisi çalışmalarıyla Bakanlık Müfettişlerinden teşekkür, İl Milli Eğitim Müdürlüğünden takdir almıştım. Okul Müdürümüz Mehmet Çelik'i ve değerli öğretmen arkadaşlarımı saygıyla anıyorum.

Küçük evimizde geçirdiğimiz iki yıl çok kolay geçmedi elbette. Çevremize uyum sağlamıştık. Ancak eşim Teftiş Kurulu Başkanı olarak yoğun çalışıyor, toplantılar yapıyor, grup arkadaşlarıyla birlikte köy okullarını ziyaret ediyordu. Haftanın 3 günü evde olmadığı zamanlar çoktu. Pazara gitme, çocuğu okula bırakma, tam gün çalışma ve ev düzeni, günlük işler... O yıl tüm yurtta bir soğuk dalgası yaşanmıştı. Balkonu yıkadığımda buz tuttuğunu, kurutmaya çalıştığım kazakların kollarının korkuluk gibi kaldığını hatırlarım. Soba yakmayı öğreninceye kadar epey kibrit ve çıra harcamışımdır. Yanan sobanın üzerinde ekmek ısıtmak, çay yapmak, sonuçta  işin ödülü olurdu. 

Burdur Pazarı ve becerikli satıcı kadınlar unutamadıklarımızdandır. Erkekler çok az olurdu. Kadınlar genellikle ziynet eşyalarını takmış olarak pazarda satış yaparlardı. Altının ucuz olduğu yıllardı. Sebze ya da meyveyi tarttıktan sonra "Bu da benim ikramım" diyerek ayrıca torbaya ekleme yaparlardı. Terazinin düzenini yanıltmaya çalışan esnafı görünce hep Burdurlu kadınlar gelir aklıma, sevgiyle anarım. Dünyanın neresinde-hangi ülkesinde olursa olsun, dürüstlük, güler yüz. saygı ve nezaket kişiye ve yaptığı işe değer kazandırıyor. Güven duyduğunuz insanla yaptığınız ilk alışverişin mutlaka devamı da geliyor. 

Yazmaya başlayınca kolay kolay sonlandıramıyorsunuz. Oysa anlatmak istediğim başka anılara haksızlık olacak. Bugün 1. bölüm deyip, devamını yarın sürdürsem, hoşgörünüze ve sabrınıza, anlayışınıza güveniyorum. Geçmişe Mektuplar yazarken kısacık yazamıyorsunuz. İçinizden bir ses kısaltmaların dozunda ve kararında olmasını istiyor.  "Yarınlar hayatımızdan neler getirip neler götürecek acaba...?" diye düşünmeye başlıyor insan. Her yarın, bugünlerden geleceğe yeni bir adım, yeni bir yol alış.

Makbule ABALI-Eğitimci

22 Temmuz 2026 İzmir-Urla





Temmuz 18, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-7 YENİ BİR EVE TAŞINMAK

 

YENİ BİR EVE TAŞINMAK... 

Çocuklukta her taşınma biraz merak, biraz kuşku, biraz da hüzün yüklüdür. Bir bilinmezler dünyasına yolculuk yapılacaktır. Kimler komşunuz olacak, kimlerle görüşülecektir? Yakın çevrede neler bulunacaktır? Okul değişimi söz konusu olduğunda ; yeni okul, yeni öğretmen ya da öğretmenler, yeni arkadaşlar... Haklı olarak hep merak konusudur. 

Adana'da Büyük saate yakın, tarihi evimizden, babamın annemi ve bizleri düşünerek yaptırdığı bağımsız, tek katlı. bahçeli, villa tarzındaki evimize, bir eylül öncesi, okullar açılmadan taşındık. O yıllarda çevremizde çok ev yoktu. Vali Konağı ve Stadyum yakındı. Yarbaşı Karakoluna çok yakındık. Kısa zamanda o semt de yerleşim alanı haline geldi. Yan tarafımıza Güney Sanayi Fabrikası Lojmanı yapıldı. Bir süre sonra Öğretmenler Kooperatifi tek katlı öğretmen evleri yaptı. Semtimiz kısa zamanda değişti, şehrin uzağındaki yerimiz değer kazandı. 

Adana sıcaklarına karşı bir önlem olarak yüksek tavanlı, 3 geniş balkonlu, 4 oda 1 büyük salonlu evimiz ilk gidişimizde bize saray gibi gelmişti. Babam da annem de o yıllarda çalışıyorlardı. Babam, ceza davaları dışındaki davalara giriyor, annem dikiş dikerek terzilik yapıyordu. Bir oda annemin atölyesi olarak düzenlendi. O ev nişanlara, düğünlere tanıklık etti, çok kişiyi ağırladı. 

Annem işlerinden ötürü ev gezmelerine, günlere gitmezdi. İyi bir ev sahibi, iyi bir dinleyici idi. Gelenler huzur bulduklarını söylerlerdi. Büyük masada mutlaka yemekli misafir olurdu. Dayanışmayı, paylaşmayı biz çocuklukta öğrendik. Aşçı olarak çalıştığı evlerden bir huzursuzluk nedeniyle ayrılan Havva Teyze'nin valiz yerine kullandığı paketleriyle ilk geldiği yer bizim ev olurdu. Bir süre sonra yeni bir iş yeri bulur, taşınırdı. Neden bilmem okul dönüşü buram buram poğaça kokusunu alır, ama onun izni olmadan yiyemezdik. 

Salon ve misafir odası (aynı zamanda yatak odası olarak kullanılırdı.) bizim ölçülerimize göre çok büyüktü. O yıllarda Adana İncirlik Hava Üssünde çalışan Amerikalılar  şehrin güvenli bölgelerinde ev kiralarlar, memleketlerine dönerken de büyük eşyalarını satarlardı. Onlardan alınmış iki büyük gaz sobası, salon ve misafir odasına kurulmuştu. Tutumlu babamın onayladığı zamanlarda gaz sobaları çalışırdı.

Önde, yanda ve arkada uzanan bahçe, biz çocukların en sevdiği yerdi. Babam arkaya demirden büyük salıncaklar yaptırmıştı. Büyük küçük herkes binerdi. Babamın hemşerisi Kıbrıslı Ülfet Amca ara sıra gelip bahçe bakımını yapardı. Bahçede her ağaçtan birkaç tane vardı. Muz, zeytin, nar, portakal, mandalina, turunç, limon ve annemin balkonlardaki çiçeklerine ek olarak her çeşit çiçek. Okul dönüşü orada yediğim portakalların tadını başka hiçbir yerde bulamadım. 

Bahçenin bir köşesinde bir tavuk kümesi bile vardı. Eşelenen tavuk yumurtalarından her gün yağda iki yumurta yiyen küçük kardeşim Hakkı, Denizli'de geçirdiği iki yıllık askerlik süresinin sonunda Burdur'a bizi ziyarete gelirken sorduğum "Ne yemek yapayım istersin? " soruma "Sadece az tereyağında 2 yumurta." diyerek beni şaşırtmıştı. Çocukluktaki tatlar, kokular, beğeniler, hayat boyu geçerliliğini koruyor.

Geçmiş yıllarda bizi en mutlu eden şeylerden biri de bahçenin bir yerinde babamın "Çamaşırlık" olarak yaptırdığı, içinde taş ocak bulunan bir kulübe idi. En güzel evcilik oyunları, en verimli kitap okumalar, en güzel söyleşilerin yeri, o küçük kulübe olmuştur. Orada düzenlediğim kitaplık bize ve kardeşlerime, onların arkadaşlarına  ilk okuma sevgisini ve kitap arkadaşlığını kazandırmıştır diye düşünürüm. 

Eski bir Adanalı olarak şimdilerde Adana'ya gitsem çok yabancılık çekerim sanıyorum. Pek çok kentimizde olduğu gibi orada da portakal bahçeleri kesilip yerlerine çok katlı binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler dikilmiş. Eski Öğretmen evleri yıkılıp çok katlı binalar haline dönüşmüş. Ekonomik güçlükler, yakıt sıkıntıları da insanları değişime yönlendirdi. O çevrede direnip, en son yapıma verilen ev bizim bahçeli güzel evimiz oldu. 

Çalışma hayatının içinde hepimiz ayrı bir şehirdeydik. Evin girişinde güney kentlerimizin simgesi iki görkemli palmiye ağacı vardı. Onlardan minik palmiyeler yetiştirildi. Sonra onlar da büyüdüler. Ev yıkılırken anneme karşı binada bir ev kiralanmıştı. Tüm çalışmalara tanık olmuş. Telefondaki sesini hiç unutmadım;  "Ah Makbulüm, Neron gibi bütün ağaçları yakıyorlar..." diyordu. Nerede olursa olsun, ağaçlar kesilirken içi yananları çok çok iyi anlıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci 

18 Temmuz 2026 İzmir-Urla




Temmuz 08, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-4

 

HAYATIN İÇİNDEN KARELER:

1- BİR DOĞUM

Toroslarda bir yayla. 50'li yılların ilk yarısı. Çukurova'nın sarı sıcağından bunalan orta direk aileler yazın yaylaya çıkıyorlar. Kışları sert elbette ama yazları nefes aldıran bir serinliği var. Her şey doğallığını koruyor Çevre görkemli çam ağaçlarıyla kaplı. Çamın her çeşidi var. Çam ağaçlarından yayılan nefes açıcı ferah kokunun rahatlatıcı bir etkisi var.  Sabahları kuşlar korosu, ağaçların arasından serenat yapıyor. Diğer zamanlarda sessizliğin sesini dinliyorsunuz adeta. 

Otoban henüz gündemde değil. Dağların arasından, bazen asfalt, bazen toprak yollardan geçerek ulaşıyorsunuz buraya. Bürücek Yaylasında doğanın tam içindesiniz. Uygarlık deyince teknoloji harikası lüks evler ,akıllı binalar aranıyorsa  o yıllarda burada 3 katlı ev bile yok. Adanalı zenginlerin birkaç evi geniş sofalı çatılı evler. Ve derme çatma barakalar, ahşap, taş, kârgir evler var. Yaklaşık bir saat uzaklıkta Pozantı Kasabası var. İstanbul'a kadar uzanan demiryolunda kara trenler çalışıyor. Anadolu'dan Yenice'de aktarmayla İstanbul'a uzanan bir gurbet yolculuğu yapılabiliyor.

Adana -Bürücek arasında belli saatlerde çalışan eski otobüsler var. Ulaşımı onlar sağlıyor. Meydanda bir kahve, iki bakkal, bir kasap, bir erkek berberi, bir fırın, bir ayakkabı tamircisi, bir hırdavatçı-tamirci var. Manyetolu telefonların çalıştığı bir postane bile var. Çarşının hemen kenarında içme suyu alınabilen bir kaynak su var. Kenarları korumaya alınmış şırıl şırıl akan su sesi insanda rahatlama yaratıyor.

Çarşıdan yukarı doğru çıkılınca karşınıza taşlı bir yokuş geliyor. Tepede sağa döndüğünüzde karşınıza 3 ev çıkıyor. Solda iki katlı taş örme bir ev. 7 çocuklu Asiye Hanımlar. Köşe başında bir baraka, içinde babaanne ve iki torunu oturuyor.  Ve az ilerde küçük bir yayla evi. Altı taş üstü ahşap, iki katlı. Alt katta 2 oda, mutfak, banyo.  Üst katta bir yatak odası, bir geniş balkon.  Tam bir yayla evi. Alt katta sofada bir çam ağacının büyümesi engellenmemiş, üst kat balkonunda tam ortada bir yer açılarak çam ağacı büyümeye devam etmiş. Sere serpe uzayan özgür bir çam ağacı. Görüntü muhteşem.

Yıllar önce bu evde, Ağustos ayının ikinci günü, sabah vakti yayla kuşları öterken bir doğum gerçekleşti. Kuş seslerine bir bebeğin ağıt sesleri karıştı. İşinin ehli bir ebe, bir kız çocuğunun dünyaya gelmesine yardımcı oldu. Miyase Emel kondu bebeğin adı. Yayla  evinde yaşayan diğer çocuklar gün boyu tüm hazırlıklara tanık oldular. Kazanda su kaynatıldı, steril bezler, pamuklar hazırlandı. Yayla ebesinin araç gereci çantasındaydı.

Olağanüstü bir gündü o gün. Çocuklar böyle günlere bayılırlar. Gün boyu yapılan hazırlıklar o günün farklı bir gün olacağını vurguluyordu. Sabah erken uyandılar. Alt kattaki odalardan biri hazırlanmıştı. İzin almadılar ama doğum odasının ahşap duvarında birkaç tomruk deliğini hemen fark ettiler. Delikler minicikti ama içeriyi görmeye engel değildi. Sıdıka, Makbule, Rasime 3 çocuk, 6 çift göz deliklere göre ayarlandı. Henüz hiçbir şey görülmüyor, sadece sesler duyuluyordu. 

Heyecan doruk yapmışken içerdekiler gülüşmeleri duydular.  Hemen önlem alındı, delikler kapatıldı. Çocuklar doğum olayına tanık olamadılar ama sabahın sessizliğinde bir bebeğin ilk ağlayışını duydular. Güneş yeni bir güne doğarken, hayatın içinde yeni bir gün başlıyordu. Umutlu, aydınlık, yepyeni bir gün. Ve  anne karnından dünyamıza katılan temizliğin, masumiyetin simgesi bir bebek. 

Hoş geldin Bebek... Hoş geldin yeni kardeş... Yuvamıza umut, mutluluk, bereket getirdin... 

Makbule ABALI- Eğitimci

8 Temmuz 2026 





                                Emel Yanar doğduğu evin önünde (Fotoğraf-Murat İnceler)


Haziran 17, 2026

BİR PENCERE ARALAMAK...



 İnsanız... Hayatın karmaşası içinde, çok sevdiğiniz bir işi yaparken, her şey yolunda giderken durum değişikliği yaşanabilir bir anda. 

Hiç beklemediğiniz bir zamanda, hayat gürül gürül akarken dışarıda, içinizde bir fırtına kopar adeta. Altüst olur dünyanız.

Yokuş aşağı inerken tökezlemek gibi. Kıyıda sakin sakin yol alırken teknenin su alması gibi. Bir dağa tırmanırken nefesinizin tükenmesi gibi. 

Duraklama ihtiyacı duyarsınız o zaman. Bir ara vermek, yeniden kendinize gelmek istersiniz. Bir süre tüm gürültülerden uzakta, sakin bir ortamda, kendinizle baş başa kalıp iç sesinizi dinlemek... Zorunlu bir ara vermektir bu.

İnsanız... En sevdiğimiz işi yaparken bile yorgunluk ve tükenmişlik hissettiğimizde bedenin sesine kulak vermek gerekir. 

Belki kısacık, belki uzun bir ara insanı yeniden tazeler. Makineler bile "Metal Yorgunluğu yaşamaz mı? İnsan makineden farklı elbette. İnsanın duygusal zekâsı (EQ) çok şeyin üstesinden gelebilir.

Bazen bir "Ara" vermek ister insan. Duygularımızı onarmak, yeniden iyiliklere, güzelliklere odaklanabilmek, yeniden umutlanabilmek için bir pencere aralamak gibi... Bir mola vermek gibi... 

Anlayışınıza teşekkürler.

Makbule ABALI- Eğitimci 

17 Haziran 2026 Urla-İzmir




Nisan 16, 2026

AKSAYAN EĞİTİM-SONA EREN HAYATLAR

 


Yazımın başlığı konusunda çok düşündüm. Bu kez içimden geçenleri yazmadım, yazamadım. Bir hastalıkta panzehir vermek yerine zehir akıtmaya hangi merhametli yürek katlanabilir? Ancak durum içler acısı. Gerçekleri görmezden gelmek ya da sorunları örtbas etmek, kanayan yarayı daha kötü duruma düşürmekten başka ne işe yarayabilir? Eğitimde ulaştığımız nokta bu olmamalıydı.

Yıllardır eğitimin içinde olan, emeklilik sonrası da gündemi yakından izleyen biri olarak; her güzel haberde mutluluk duyarım, tersine her kötü haber içimi acıtır, yetişmekte olan kuşaklar adına büyük endişe ve üzüntü duyarım. Düşünme yetinizi kaybetmediyseniz, düşünüyor, çare arıyor, neden - sonuç ilişkileri içinde olayları değerlendirmeye çalışıyorsunuz. 

Tüm kurumlarda olduğu gibi, Eğitim-Öğretimde ekip çalışması, uzun zamanlı kararlar alma, alınacak kararla ilgili olarak konuyu ilgilendiren kişilerle seminer ve toplantılar düzenlemek hayati önem taşıyor. Sonuçlardan nedenlere ulaşıp yeterli önlemler alınamazsa, kararlar uygulamaya geçirilmeyip kâğıt üzerinde kalırsa tüm çalışmalar boşa gidebiliyor. 

Bir araştırma yapıldığında; Milli Eğitim Bakanlarımızın çalışma sürelerinin büyük çoğunlukla 2 yıl olduğu görülür. Oysa Eğitim, bir uzmanlık alanıdır. Okullarımızda eğitim sistemi ne yazık ki yamalı bohça gibidir. Sınıf geçme, sınıfta kalma, kredili sistem, el yazısı ya da küçük harfle yazmaya başlama, taşımalı eğitim, okul binalarının değişimi, din görevlilerinin Rehber Öğretmen olarak atanması gibi kararlar, kalıcı olmayan, değişken kararlardan sadece birkaçıdır. Yanlıştan dönme çok kolay olmamakta, bedelini,  yeni yetişmekte olan çocuk ve gençler ödemektedir.

Her çocuk ayrı bir dünyadır. Özellikle ön ergenlik ve ergenlik dönemlerinin yaşandığı yıllar, bedensel, zihinsel, ruhsal ve sosyal  değişimlerin yaşandığı yıllar olarak ayrı bir özen ve ilgi ister. Bu yıllarda genç, aileden çok arkadaş çevresinin etkisi altındadır. Şiddete baş vurmadan davranışlarının, sosyal çevresinin, ilgi ve beklentilerinin denetlenmesi, kontrol edilmesi çok önemlidir. 

Çocuk-aile-okul üçgeni sağlıklı olarak oluşturulmamışsa başarısızlıklar ve kural dışı davranışlar kaçınılmazdır. Okulunu, çevresini sevmeyen ya da sevilmediğine inanan genç ya içine kapanacak ya da tepkileriyle güç gösterisine girişecektir. Gücünü farklı yollardan kanıtlama yoluna gidebilir: Çete kurabilir, zararlı alışkanlıklara yönelebilir, isyankâr, kurallara uymayan bir tip olabilir. 

Kız çocuklarında; yaşına uymayan giysilerle dolaşma, aşırı makyaj yapma, yanlış arkadaşlar seçme, macera tutkusu, kural dışı davranışlar, evden kaçma gibi uç davranışlar gözlenebilir. Anlayışlı bir anne-baba, hoşgörülü bir öğretmen, güvenilir, sırdaş bir rehber öğretmen, iyi yönlendirici bir arkadaş bulabilen çocuk ya da genç şanslı sayılırken tersi durumlarda istenmeyen olaylar yaşanabilir.

Gençlik çağında; Günlükler, anı defterleri, çeşitli boş zaman ilgileri, sosyal medya alışkanlıkları görülebilir. Zaman zaman onunla sohbet ederek hangi konularda nasıl seçim yaptığı belirlenebilir. Bu yaşlarda özenti, taklit, aşırı hayranlıkla belli kişilere bağlanabilir. Her toplumun kendine özgü kalıpları olduğu unutulmamalıdır. Dizi filmler, dijital ortamda oyunlar, filmler dikkatli bir anlayışla belirlenemezse, kontrol edilmezse her tür olumsuzluk yaşanabilir. 

Okullarımızda sosyal etkinlikler yok denecek kadar azaldı. Özel okullardaki çocukları için bile veliler okul dışında sosyal kulüplere çok yüksek fiyatlar ödüyorlar. Oysa çocuk ve gençler enerjilerini olumlu biçimde boşaltacakları, yeteneklerini değerlendirecekleri alanlarda daha ılımlı ve hoşgörülü yetişiyorlar. Kontrol edilemeyen sosyal etkinlikler fayda yerine zarar veriyor.

Sınıflarımız çok kalabalık. Öğretmen öğrencisini, ailesini tanımıyor. Aslında okul, aile ve toplumda çoğu kez aynı davranışlar sergileniyor. Çocukların evcilik oyunlarında, gençlerin tipik davranışlarında bunu görmek mümkün. Kaba, isyankâr, pervasız ya da sakin, nazik, saygılı. 

Okullarımızda Rehberlik Servisleri çeşitli nedenlerle olması gerektiği gibi çalışmıyor, çalışamıyor. Rehber öğretmenler sayıca yeterli değiller, gerekli donanımları yok. İdealist çalışan öğretmenler fark edilmiyor, denetimler sağlıklı değil. 

Gelişmiş ülkelerde sosyal bütçeden eğitime ayrılan pay, geleceğe yatırım yapıldığı dikkate alınarak, her zaman özenle, dikkatle belirleniyor. Uluslararası yarışmalarda başarı sıralamaları üst düzeyde. Değer kaybetmiyor, değer kazanıyorlar. 

Sade bir vatandaş, eski bir Eğitimci olarak gönül arzu ediyor ki; Güzel ülkemizi, herkesin sorumluluğunun ve görev anlayışının bilincinde olarak hak ettiği seviyeye çıkaralım.

Makbule Abalı-Eğitimci

16 Nisan 2026 Türkiye

 






Nisan 12, 2026

YAŞ ALMAK YA DA YAŞLANMAK...

 


Bir yıl daha azaldı ömrümüzden

Yaşlılık Haftası da geldi geçti

Yaşlılık bir dönem, herkes için beklenen

Detaylar ince ayrıntılarda gizli;

Saçlar ağarır, yüz buruşur

Kaslar, eklemler güçsüzleşir

Duyu organlarının işleyişi aksar

Boy kısalır, beden küçülür

Daha alıngan, daha kırılgan, 

Daha bencil olur insan.

Unutmalar, hafıza kayıpları başlar

Geçmişe çokça özlem duyulur 

Eski dostlar, dost bilinenler aranır 

Anılar sarar insanı, dört bir yandan.

Hastalıklarla savaş uzayıp gider...

Aylar yıllar geçerken, günler kısalır, uzar

Her gün güneş yeniden doğar 

İlk dördün, yarım ay, dolunay izlenir günbegün

Mevsimler dönüşür birbiri ardınca

Geride sadece izler,  anılar

Yaşanmış deneyimler kalır

Kökler kalır, tıpkı ağaçlar gibi 

Kökler nereye çekerse, ruh oraya akar 

Rüyalar, hayaller haberler taşınır, uçan kuş kanatlarında 

Bir diyardan, uzaklarda bir başka aleme... 

Makbule ABALI-Eğitimci

12 Nisan 2026 İzmir-Urla




Nisan 05, 2026

BİR BEBEK GİBİ...

                                                                    



İnsanoğlu ne ilginç bir varlık. Canlılar arasında en uzun sürede dünyaya ayak basmaya hazırlanıyor. Doğum sonrası uzun bir zaman yalnız olamıyor, bakıma ihtiyaç duyuyor, yaşamını sürdürebilmesi için yardım gerekiyor. 

Hayatın ilk ve son evrelerinde benzer davranışlar sergiliyor. Bebeğin önünde bebeklikten yetişkinliğe uzanan koca bir ömür var. Her yeni gün yeni kazançları beraberinde getiriyor. Oysa yaşlılıkta günbegün yeni kayıplar söz konusu...

Bir bebek gibi... Bir bebek gibi saf, temiz ve masum olmak... ama yardımsız yaşamını sürdürememek.
Bir yaşlı olarak olgun, yorgun, düşkün olmak... Ve büyük ölçüde yardıma ihtiyacı olmak....
Bebek de yaşlı da aç kalınca doyurulmayı bekler, bebek de yaşlı da normal insandan daha çok uyur.
Bebek de yaşlı da tuvalet kontrolünü bilemez, bebek de yaşlı da yüksek sesten, gürültüden ürker, yumuşak sesten, sakinlikten hoşlanır. Bebek de, yaşlı da göz teması ister, sevgiye ihtiyaç duyar, dokunulmaktan hoşlanır. 

Sembolik olarak resmedilirken yeni gelecek olan her yıl ne güzel, anlamlı anlatılır; Yeni yıl sevimli güzel bir bebek resmiyle gösterilir. Giden eski yıl ise bastonlu, sakallı, beli bükülmüş yaşlı bir adam olarak resmedilir. Yeni doğan bebek, umuttur, heyecandır, sevinçtir, neşedir. Yeni vaatlerdir, beklentilerdir. Bir şanstır, hayatın olumsuzlukları içinde bir aydınlıktır, güzelliktir. 

Yaşlılığın da inkar edilmez güzellikleri, olumlu yanları vardır. Yaşlılık olgunluktur, deneyimler bileşkesidir, anılarda zenginliktir, dünyaya geniş bir açıdan bakmayı öğrenmiş olmaktır. Kazanılmış bir sabır deposu olmaktır. Bunca zenginliğin arasında kayıplar da olacaktır elbette; Fiziksel güç azalması, bellekte zayıflama, algı karışıklığı, alınganlık, çocuksu davranışlar sergileme, karamsarlık... Hayat yokuşunu çıkmak ne kadar çetinse, iniş de o denli karmaşık ve yorucudur. 

Bebeklik fotoğraflarında insanların değişmeyen tek yanı gözleridir. Hayata bakışın ilk belirtileri o bakışlarda gizlidir adeta. O minicik bedenlerde çocuk gözleri nasıl da kocamandır. Oysa eller ve ayaklar miniciktir. O eller zamanla neler alıp verecek, o ayaklar ne yollardan geçecektir kim bilir? Dünya kocaman, bebekler küçücük... Anne karnından sonra nasıl da yabancı bir dünya; Isı, ışık, su, yer, her şey farklı. Yaşam mücadelesi dünyaya geldiğimiz andan başlıyor. 

Yaşlılıkta da aynı değil mi, zorlu bir uyum süreci, gene yardım beklentisi... Bebeklerin elleri büyürken bedenleri de gelişiyor. Yaşlıların boyları kısalırken elleri, yüzleri kırışıyor. Bebeklerin ayakları büyürken, yaşlıların ayakları güçsüzleşiyor. Bir tarafta gelişme, diğer tarafta çöküntü. Ancak hayat her yönden mücadelelerle sürüyor.

Ünlü şair Tagore ne güzel demiş: "Her yeni doğan bebek, Tanrının insanlardan hala umudunu kesmediğini gösterir."

Dünya dönmeye devam ederken, "yaşama savaşı" da son hızıyla devam ediyor. Ve umut hiç bitmiyor, tükenmiyor...

Makbule ABALI-Eğitimci
5Ağustos 2013 Mersin
Güncelleme: 5 Nisan 2026








Mart 11, 2026

YAŞAMI ŞİİRLERLE ÇOCUKLAR GİBİ ALGILAMAK-YORUMLAMAK...



 






GÜZ GÜNEŞİ 

Bu sabah erken uyandım;

Çiy damlacıklarını silkeledim

Çiçeklerin üzerinden.

Ilık rüzgârlar esti,

Güneş bile gülümsedi,

Bembeyaz bulutların arasından

Çiy taneleri umursamadı bile... 

Makbule ABALI

2023



ÇOCUKÇA

Kuş dili bilir misiniz ?

Çocukça, dostça, safça, 

Ya da işaret dili .

Diliniz  lâl olursa;

Gözlerinizle konuşabilir misiniz ,

Ya da beden dilinizle...?

İnsanca bilmeyen birine 

Bir dil öğretebilir misiniz?

İlle de uzlaşmak için değil, 

Belki insanca yaşamak, 

Yaşatmak için;

İnsanlık adına...İnsan adına...

Makbule ABALI

2023



İNSAN İNSANA SAVAŞ

Dağla ova,

Güneşle ay,

Bulutla yağmur, 

Fırtına ile bahar, 

Yaz ile kış,

Kedi ile köpek,

Tavşanla kaplumbağa,

Kedi ile fare 

Arkadaş olmuşlar canciğer.

Ama insanoğlu inatlaşmış; 

Arkadaş olamamış İNSAN İNSANA

Savaşlar o yüzden hep var olmuş...


Makbule ABALI-Eğitimci 

İzmir-Urla. 17.11.2023

Güncelleme:11 Mart 2026






ÇOCUKLAR GİBİ: Sabahattin ALİ'nin şiiri, Ali KOCATEPE'nin müziği ve Sezen AKSU yorumuyla. 

TEŞEKKÜRLER. 


Şubat 05, 2026

50 YIL ÖNCESİNİN ŞİİRLERİ...




Yıllar değişim rüzgarlarıyla birlikte geçiyor. Bazen çok sert rüzgarlarla, fırtınalarla bir şeyler kaybolup  giderken , bazı günler, ılıman rüzgarlar ve küçük değişikliklerle hayat kendini kanıtlıyor.
 
Toplumsal veya bireysel olarak değişim, elbette kaçınılmazdır. Doğal olarak her değişimde kayıplar da, kazançlar da vardır. Doğada dengeyi sağlamak zordur. Savunmasız ya da  yalnız kalmak, an meselesidir.

Hayatın karmaşası içinde; yazılanlar, çizilenler yıllar sonra da güncelliğini koruyabiliyor. Bir süre soluklanıp; "Daha henüz dün gibi" diyorsunuz.

İnsan yaşamında 40 -50 yıl önemli bir zaman dilimi. Acaba yakındığınız bir durum halen devam etmekte midir? İnsan olumsuzlukların iyiye gitmesini beklerken, diğer  yandan olumlu özelliklerin sürekliliğini diliyor.

Hayat rüzgarları her zaman istediğimiz yönde esmiyor ya da beklentilerimize uygun değişmiyor. Yıllar zamanı da beraberinde sürükleyerek hızla akıp gidiyor. 

Geçmişte yazdığım şiir denemelerinden küçük bir demet...



                KOŞU
Amansız bir koşuydu bu
Bizden öncekilerin başlattığı
Ve sürüp gidecek bizden sonrakilere
Koştuk yürümeyi öğrendiğimizden öte
Koştuk koştuk hep koştuk...
Başarıya, iyiliğe, güzelliğe
Dostluğa, sevgiye, umuda...
Öyle bir koşuydu ki bu bitiş' siz
İpi göğüsleyemeden göçtü nicemiz...

Makbule (Gültekin) Abalı
Adana

                  KÜÇÜCÜK
Küçücüktü; 
Ama öylesine küçük ki,
Başı, elleri, ayakları.
Yalnızca gözleriydi kocaman olan.
Yıllar geçti,
büyüdü...
Neler gördü bilseniz,
gözleri de küçüldü...


Makbule (Gültekin) Abalı
Adana

            DOĞA KANUNU

Taştı, duygusuz-anlamsız.
Kaldı yıllarca yerinde.
Fırlatıverdiler bir gün denize doğru
Düştü, yer değiştirdi.

Bitkiydi,  güneşe-ışığa-suya tutkun.
Uzadı, büyüdü, çiçek açtı.
Baharı özledi hep mevsimlerin ardından
Susuz kaldı bir gün, kurudu...

Güçlü bir çoban köpeğiydi.
Sürüyü korudu onca yıl
Hata yaptı bir gün,
Kurtlara yem oldu.

İnsandı, düşünen- konuşan-gülen-ağlayan.
Doğdu, adım attı dünyaya.
Girdi oyuna, türlü rollere büründü senelerce
Uydu yaşama, büyüdü, gelişti ve öldü...

Mezar taşında sadece iki sözcük kaldı;
Doğdu... Öldü...

Makbule Abalı-Eğitimci 
Mersin
Güncelleme: 5 Şubat 2026
İzmir-Urla







Ocak 11, 2026

YENİDEN DOĞMAK

 


Çiçeklerle insanlar arasında gizli bir bağ var sanki. Onların da insanlar gibi duyguları olduğuna inanıyorum. Çiçeklerle konuşan insanlar vardır. Belki içte kalan bir sohbetin dışa vurumu gibi.

Örneğin annem her çiçeğiyle tek tek ilgilenirdi. Coşkuyla açardı çiçekler. Hava, su, toprak, ısı, ortam, sevgi, ilgi... Hiçbir şeyleri eksik değildi ki. Yasemin, menekşe, güller, ful, zambak, çiçek açan kaktüsler. Balkonda sıraya dizilmiş okul çocukları gibi sakin, rahat, hep birlikte şikâyet etmeden geçinip yaşarlardı.

Sanırım o ortamda büyümenin kalıcı izi olsa gerek, ben de çiçeksiz ev düşünemem. Yapma çiçekler değil, capcanlı, beni de alın yanınıza diyerek adeta ses veren çiçekler. Evin bir bireyi gibi yerini bulmuş çiçekler. Sularını, yumurta kabuğu ya da çay sularını, çiçek besinlerini hiç eksik etmem. Karşılıklı, çıkarsız bir dostluk bu. Açtıkları zaman mutlu olduklarını hissederim. Duygusal bir bağlılık bu.


Yaklaşık 15 gün kadar önceydi. Kızımın çok tatlı, ince, naif bir arkadaşıyla, bir projenin başlangıç çalışması için bizim evde buluştuk. O kadar zarifti ki, elinde kocaman harika bir çiçekle geldi. Saksıda çiçeğin Lâtince adı yazılı bir kart. Sunny Robyn. Kartın arkasında çiçeğin bakım koşulları belirtilmiş.

Asıl önemlisi çiçeğin içinde inci gibi bir yazıyla yazılmış ikinci kart. Çiçeğin anlamı yazılmış: "Temiz niyetlerle duyulan, incelikli ve derin bir sevgi" Altında bir cümle; Ne güzel bir tesadüf oldu bu çiçeğin anlamı, tıpkı karşılaşmamız gibi...


 
Çok sevgili Dilek, inan çiçeğine gözüm gibi baktım. O kadar güzeldi ki. Tek tek bütün goncalar açtı, sırayla- günbegün. Sonra bir gün baktım, bir bölümdeki yapraklar solmaya başlamış. Ardı ardına açan çiçekler kuruyup düşmeye başladılar. Son hali yoğun bakımdaki bir hasta gibi. Üstünde sadece tek çiçek kaldı. Tek başına.


Çiçekler de insanlar gibi. Onların hayatının da bir anlamı var. Her şey zamanını bekliyor. Günü gelince yeni bir hayat var önünde. Ben merakla gözlemeye devam edeceğim. Tekrar ne zaman can bulacak? Baharı mı bekleyecek, kış uykusuna mı yatacak? 

Önce tomurcukların açmasını beklemiştim. Çiçekler güzelliklerini sergilediler ve tükendiler adeta. Tıpkı insanlar gibi. Ama inanıyorum ki hayat devam ediyor. Umudumu yitirmedim. Gün gelecek, Robyn sağlam köklerinden güç alarak yeniden uyanışa geçecek. Öyküsü mutlu son'la bitecek.

Makbule ABALI-Eğitimci

11 Ocak 2026





Ekim 31, 2025

UNUTMAK- UNUTABİLMEK- UNUTAMAMAK- UNUTTURMAMAK...

 







Bazen çok eski yılları,

Yaşanmış anları, anıları, insanları,

Kelimeleri, sözcükleri, adları, nesneleri,

Kentleri, sokakları, soluk yüzlü binaları,

Unutmak dağarcığımızdakileri...

Kimi zaman yaş aldıkça, 

Beden ve organlar eskidikçe

Unutmak eski kayıtları,

Silmek bellekten anıları 

Anları, günleri, ayları, yılları...

Bazen bir hastalık, bir kaza, belki soya çekim

Beynin küçülmesi, hücrelerin yenilenmemesi

Hastalıklarla yüz yüze kalmak;

Bunama, demans, Alzheimer, Parkinson

Eskimek, eksilmek küçülmek 

Yılların ardından...

Unutmak; uyumu, sevinci, umudu 

Acıyı, kederi, yası, kaygıyı 

Zamanla, sabırla, ortaklaşa, el ele 

Karanlık bir tünelden aydınlığa 

Yol almak bazen bir arpa boyu...

Unutabilmek geçmişi, zor günleri

El yordamıyla, işaret diliyle

Bazen düşerek, bazen tutunarak

Ya da bastonla, bir ele dayanarak

Umutla, ısrarla, inatla yol aramak... 

Unutabilmek; sil tuşuna basarcasına

İnsanları, yerleri, eşyaları, 

Kokuları, sesleri, görüntüleri...

Ama unutturmamak;

Bir hayat dersi gibi iz bırakanları,

Bellekte, yürekte, gönülde kalanları.

Deneyim kazanmak her yeni yaşla;

Yüzlerde çizgiler, saçlarda aklar çoğalsa 

Kişilik değişse, kimlik kaybolsa da

Bedende kayıplar artsa da 

Unutmamak  

Unutturmamak;

Geçmişteki iyilikleri, güzellikleri,

Değerlileri- değersizlerden 

Doğruları- yalanlardan, 

Gerçekleri- sahtelerden 

Seçerek, ayırt ederek, ayıklayarak

Yitirdiklerimizi anılarla anmak.

Yıllar geçse de 

Yaşananları unutmamak 

Unutturmamak...


Makbule ABALI-Eğitimci 

Güncelleme:31 Ekim2025