Sayfalar

Anneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mayıs 12, 2025

BİR ANNELER GÜNÜ SONRASI..

 


Günler hızla akıp geçerken takvimden bir yaprak daha düştü. Dün Mayıs Ayının 11. gününü yaşadık. Bugün 12 Mayıs Pazartesi. 

Dün, 2025 yılının  ANNELER GÜNÜ idi. Gün boyu Ne güzel etkinlikler düzenlendi; Törenler yapıldı, şiirler okundu, yarışmalar, oyunlar, sanat ve spor çalışmaları sergilendi.

Bugün  yeni bir gün. Sıradan bir gün. İlkbaharın üçüncü ayı Mayısın,  ikinci Pazar günü de sona erdi.

Anneler, anne adayları, anne olmak isteyenler, yüreğinde tüm çocuklara çok yoğun bir  sevgi barındıran insanlar, kadınlar 

Onlar için yazılan şiirler, yazılar, hikâyeler, oyunlar asılan pankartlar, el emeği-göz nuru ile üretilen ürünler-sanat eserleri. Beğenilerine göre alınan hediyeler... 

Öte yanda günün anlam ve öneminin farkında bile olmayanlar, adı sanı, yeri yurdu belli olmayan kadınlar, erkekler, çocuklar. gençler...

Tek bir gün, ne zamana kadar etkili? Sadece bir gün yeterli olur mu anlamaya-anlatmaya-anlaşılmaya...?

Yıllardır ilk kez Anneler Günü'nde şiir ya da yazı, gerçek hayat hikâyeleri yazmadım.

Dünden sonra bugünler, yarınlar da vardı,  olmalıydı... Bir gün yeter mi...?

İçimizden geldiği gibi: Sevgi, güven, haklılık, paylaşma, fedakârlık, koruma, sabır, iyi niyet hep sürsün. 

Yakın ve uzak çevreye, kırlara, dağlara, köylere, kasabalara, kentlere, ülkelere, tüm dünyaya, bebeklerden başlayarak çocuklara, ergenlere, yaşlılara, kadınlara erkeklere, insanlara , yaşayanlara, iyilere, kötü düşüncelere, yitirdiklerimize ışık olup ulaşsın.

Kötülük tohumlarının üstüne, bahar yağmurlarıyla beraber  iyilik tohumları da yağsın. İyiler, iyilikler örnek olsun.

ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN. YÜREĞİNİZDEKİ SEVGİ, EKSİLMESİN. 

Makbule ABALI-Eğitimci

İzmir-Urla 12.05. 2025









Ekim 15, 2024

HAYAT BİR OYUN MUDUR...? OYUN BİTTİ


Bir "Dünya Şiir Günü'nde"  tüm çocuklara sevgiyle...


HAYAT BİR OYUN MUDUR...? OYUN BİTTİ...


Her yer oyun alanıydı önce

Sonra yer kalmadı çocuklara;

Gökdelenler, AVM'ler kuruldu yerlerine,

Gene de vazgeçmedi çocuklar oynamaktan,

Hayal kurmaktan...

Bilyeler kurallara göre tek tek dizildi,

Gökyüzüne özgürce salındı uçurtmalar.

Ama "İpler ağaçlara takıldı" dedi büyükler,

Ve ağaçlar cezalandırıldı,

Ağaçları kökten kestiler..
.
Önce ağaçlar suçlu sayıldı, sonra çocuklar.

Tüfekler, bıçaklar, gaz kapsülleri serbestçe ortalıktayken

Bilyeler suçlu sayıldı, çocuklarla beraber

Uçurtmalar utandı, gökyüzüne havalandılar...

Suçlular nerede...?  

Suçlular kayboldu...

Bir "saklambaç oyunu" gibiydi sanki her şey, 

Herkes saklandı, "ebe" bir türlü bulunamadı....

Ta uzaklardan bir çocuk sordu hüzünle;

"Hayat bir oyun mudur anne? "

Kısık bir sesle cevapladı annesi;

"Oyun bitti!..." 

Çocuklar hayal bile kuramadılar... 

Makbule ABALI 
21 Mart  2014

Güncelleme:15.10.2024

                                         







Mart 09, 2024

BİR CUMHURİYET KADINI - Müzeyyen Gültekin


Cumhuriyetimizin 100. yılında güneşli bir Mart Günü. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Dünyanın her yerinde bir ana, bir eş, bir kardeş, bir evlat, bir akraba, bir dost, arkadaş, komşu kimliğinde kadınlar.  Farklı dillerde, farklı ırklarda, farklı renklerde dünya kadınları. 

Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte dünya kadınlarından önce nice haklara sahip olmuş kadınlarımız. Vefalı, duyarlı, hassas, hamarat, üretken kadınlarımız... Bazen can yoldaşı, bazen yol arkadaşı, sırdaş, arkadaş, eş, örnek insanlar.

Her zaman, her vesileyle anarız sevdiklerimizi; Bugün eski siyah-beyaz fotoğraflara bakarken düşler ülkesinde gezindim, huzur buldum, duygulandım, mutlu oldum, hüzünlendim. Bu yılın Kadınlar Günü'nde içimizden birini anmak, kısaca tanıtmak istedim. Bazen yıllar önce yaşamış, yaşadığı sürece çok kişiye dokunmuş, iz bırakmış farklı kadınlar vardır. Adını bilmeseniz de, hayat hikâyesini okumasanız da onlar bir yerlerde çok uzaklarda yaşamış olsalar da tanıdıkça benimser, seversiniz. Belki çok kişi tarafından tanınmadan bu dünyadan göçüp gitmişlerdir  ama sessiz sedasız  anılarda yaşarlar  unutulmaz katkılarıyla... 

Benim hiç anneannem, ya da ninem, ebem olmadı. Ancak geride kalanların büyük ailesinde kuşaktan kuşağa bir özveri, vefa ve sadakat örneğiydi kadınlar. Kadın olmak, ana olmakla eşdeğerdi büyüklerin gözünde. Eşe sadakat temel değerlerden idi. "Bir yastıkta kocamak" deyimi öylece üretilmiş olmalıydı. "Yuvayı dişi kuş yapar", Ana evin temel direğidir.",  "Kol kırılır yen içinde." Hep bu sözlerle, deyişlerle büyütülmüş o kuşaklar. 

Annem, annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, hiç tanımamış. Onu büyük ablası büyütmüş-bir anne gibi. Annesini  hiç tanımadan büyüdüğünden belki, çocuklarına çok düşkündü. Annesiz bir çocuk nasıl büyür, nasıl genç kız olur ve gün gelir nasıl  annelik yapar kendi çocuğuna, hep hayal etmiş annem. Belki o yüzden buram buram hüzün kokardı yazıları, şiirleri, mektupları. Neşesi bile bir süre sonra hüzünle buluşur ama hiçbir zaman acısını, sıkıntısını dile getirmezdi. 

Zaman zaman sessizce ağladığını bilirdim, hissederdim belki de. Gurbeti, acıyı iyi bilen o kuşağın duyguları , davranışları sanki uzun, soluk bir perdenin ardına gizlenmiş gibiydi. Kimse perdeyi aralamaz, fakat meraklı gözler hep bir elin o perdeyi çekmesini beklerdi. Meraklıdır insanlar; özel yaşamları hep merak ederler. Nedendir bu merak duygusu...? 

Annem bir Cumhuriyet kadınıydı. Öyle yaşadı, çocuklarının ve öğrencilerinin öyle yetişmesine özen gösterdi ve  Cumhuriyetin değerlerine hep sahip çıktı. Antalya'da ilkokulu bitirdikten sonra Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve daha sonra Ankara Kız Ertik Öğretmen Okulu (Kız Teknik Öğretmen Okulu) Dikiş Öğretmeni olarak mezun olur. O yıllarda başarılı öğretmenler yurt dışına eğitime gönderilmektedir. Ankara Olgunlaşma mezunu olarak o haktan yararlanabilecekken ülkemizde öğretmen olmayı tercih eder. Uzun yıllar kaymakam olarak görev yapmış çok sevdiği babası Celâl Bey'i  kaybetmiştir.  Anı defterleri, şiirleri  bu acının izlerini taşır. 

Evlilik hikâyesi ilginçtir. Babam Ankara Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Kâhta'ya savcı olarak atanır. Daha sonra Adana'da göreve başlar. Yakınlarına Cumhuriyet değerlerini ve ilkelerini savunan bir öğretmenle evlenmek istediğini söylediğinde, Adana İsmet Paşa Kız Enstitüsünde dikiş öğretmeni olarak görev yapan annemi önerirler. O yılların Kız Enstitüleri, kız meslek liseleri çok seçkin bir kadroyla çok donanımlı öğrenciler yetiştirirlerdi. Dünya küçük; Rumeli kökenli bir aileden, Kıbrıs kökenli bir aileye uzanan yaşam bağı... 

Evliliklerinin üçüncü gününde babam  ihtiyaç üzerine muvazzaf subay olarak yeniden askerlik görevi için Konya'ya gitmiş. Zaman zaman ikisi de görevlerini aksatmadan Adana- Konya arasında tren yolculukları yapmışlar. Adana'da iki ayrı semtte geçti yıllar. Önce Yağ camii  civarında bir evde,  sonra Gazipaşa Bulvarı'na ve yeni Vali Konağı'na yakın tek katlı, bahçeli evimizde. 

Çevremizde kooperatif kurularak yapılmış tek  katlı Öğretmen evleri vardı. Ve bomboş tarlalar. Sonraki yıllarda oralar Adana'nın çok değerli bir semti olacaktır. Çok katlı apartmanlar arasında müteahhide kat karşılığı verilen son  ev, bizim ev oldu. Zamanında ne mutlu anılara eşlik etti o ev. Bahçesinde biz çocukları düşünerek kurulmuş iki büyük salıncak, zeytin, muz,  erik ve türlü çeşitli çiçekler., her çeşit narenciye ağacı, kayısı. Ve bir köşede tavuk kümesi, her gün yumurtalarını alırdık. Doğa sevgimizin temeli o yıllardan kalmadır.

Cumhuriyet kadınları,  öğretmenleri, Cumhuriyetin Kılık -Kıyafet Devrimine de hemen uyum sağlamışlardır.  Sonraki yıllarda babam ilk tanışmalarını anlatırken: " O gün annenizin üzerinde çok şık bir döpiyes, başında da güzel bir şapka vardı, yüzünü tam göremedim "diye gülerek anlatırdı. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan, fedakârlıklarla güçlenen çok mutlu bir evlilikleri oldu. Milli ve dini bayramlar evimizde tam anlamıyla yaşanırdı. Orta direk bir aileydik ama  soframızda her zaman konuklarımız olurdu. Gösteriş, kibir, başkalarını aşağılamak, alay etmek, saygısızlık , ayıptı.  

Bu kuşaklar yokluğu, savaşı  bilen,  ekmek karnesini, karartmaları gören, kayıpların, ölümlerin acısını ta derinden yaşayan insanlardı. Azla yetinmesini bilir, israfa karşı çıkar, her şeyi yeniden değerlendirir, tüketimden üretime yönelirlerdi. Büyük kardeşin giysisi küçük kardeşe ayarlanır, okul kitapları her yıl değişmediğinden kardeşten kardeşe kalırdı. Çocukları tasarrufa alıştırmak için iş derslerinde kumbaralar yapılır,  basit tarım etkinliklerine yer verilirdi.  Annem o yıllarda Kız Enstitüsü dikiş derslerinde en basit ve ucuz malzeme olan çuvaldan (Telis ) elbise diktirdiğini anlatırdı. 

Annemin öğrencileri, arkadaşları, dostları, komşuları arasındaki adı "Hocanım" idi. Her yaştan insanla iletişim kurup sohbet ederdi. Adana İsmet  İnönü Kız Enstitüsü'nde genç yaşta Biçki- Dikiş Atölyesi Şefi olmuştu. Çalışkanlığı, titiz ve düzenli çalışmaları ile çok sevilen bir öğretmen olarak anılır. Ancak çocuklar büyüdükçe işi zorlaşır. Eşinin de uygun görmesi ile evinde çalışmaya başlar. İlkokul sonrası dikiş öğrenmek için gelen öğrencilerden ücret almaksızın dışardan siparişler alarak terzilik yapar. Belli yazılı kuralları vardır :Kadınlara yakışan giysileri özenle diker. Moda göz ardı edilmez ama her yaşa uygun modeller önerir.  Gelinlikler, abiye kıyafetler, manto ve döpiyesler, elbiseler Sipariş Atölyesinde provayla dikilir. İç dikişler, sürfile ve baskılar hep elde yapılır. 

Evde sürekli ses veren iki ana ses kalmış belleğimde: Annemin dikiş makinesi sesi, babamın eve getirip çalıştığı dava dosyalarını düzenlerken kullandığı daktilo sesi. İkisinin de işlerinde gösterdikleri titizlik, sorumluluk bilinci, görev anlayışı bizleri de etkilemiştir. Annem özel çalışırken bile Devlete gelir vergisi ödemeyi hiç ihmal etmedi. Defterlerini babam tutardı. Özellikle bayram günleri yoğun çalışmaların ardından nasıl olurdu da çocukların bayram giysileri yatak  odasında asılı olarak sevinç ve mutluluk haykırışlarını  beklerdi ?

O yorgunlukla ev düzeni nasıl sağlanır, ev mis gibi kokan taze çiçeklerle donanır, kahvaltı sofrası hazırlanır, misafirler ağırlanırdı ? Bunun cevabı, yuvasının kadını ya da iyi anne olmanın sırrında  gizli  sanırım. Onlar yoktan var etmesini bilen kadınlardı. Kuru ekmeklerden yapılan soğanlı, domatesli, naneli çorbayı çok severdik. Babam "Annenizin pilavı , yemekleri  bir başkadır der, mutfakta yardımcı da olurdu.  Şiirleri, şarkıları, türküleri her ikisi de çok severdi. Güzel sanatlara meraklıydılar. Babamın büyük boy yağlı boya tabloları usta bir elden çıkmış gibiydi. 

Bu güzel uyum, gün geldi  hastalık ya da kazalar, rahatsızlıklarla sekteye uğradı. Babamın Trigeminus nevraljisi hastalığına uzun süre teşhis konamadı, tedavi aksadı, ardından bir trafik kazası  onu yatağa bağlı kıldı. İşlerliğini hiç kaybetmeyen bir bellek, ancak yaşama uyumu güçleştiren yetersizlikler hepimizi çok üzdü. O zor yıllarda eşine çok bağlı, seven bir kadının hem çalışıp evini çekip çevirmesi,  çocuklarını yetiştirmesi, her şeye rağmen ortak hayallerini  sürdürmesi çok takdir gördü, kuşaktan kuşağa aktarıldı. Öyle alçakgönüllü idi ki "Ben sadece yapmam gerekenleri yaptım."  derdi. 

Tanımadığımız, adlarını bile bilmediğimiz nice Cumhuriyet Kadını; Yurdunu, vatanını seven, insani özelliklere değer veren, gerektiğinde zorluklardan yılmayan, pes etmeyen, yüreği sevgi dolu, vefakâr, fedakâr kadınlarımız... Kitaplara konu olacak öykülerini bilmediğimiz Anadolu Kadınları. Doğuda, Batıda, Güneyde, Kuzeyde ülkemizin her yöresinde, kimi zaman kendilerine ayrılmış günlerin farkında bile olmadan çevresine katkıda bulunan, maddi- manevi yardım elini uzatan tüm kadınlarımız: İYİ Kİ VARSINIZ. Varlığınızın farkında olan, değerinizi bilen, anlayan tüm Erkeklere de vefa borcuyla... 

Makbule ABALI 

9 MART 2024. Urla


















Ocak 21, 2023

GÜZEL GÜNLERE YILLARA- BİR DOĞUM GÜNÜ

 


Yıllar birbiri ardınca akıp giderken bazı günler kişiye özeldir. İçeriği ne kadar yüklüdür o günlerin. Bir doğum günü bazen ne çok şey anlatır insana. Anılar birikmiştir; günleri,  ayları, yılları içine alan...

Kimi günler yüreğimizde izler bırakır, kimi günler belleklerde kayıt yeniler, hiç silinmez. Bazı günler anlatılsa sözler yetersiz kalır, bazen kağıtlar, defterler dolar. 

Kimi insan hep biriktirir bir şeyleri; yüreğinde, beyninde, kutularda, dolaplarda, çekmecelerde. Anı toplayıcı gidince bir gün, kim sahip çıkar geride kalanlara...? Yılların yaşanmışlığı, emeği, birikimi vardır o toplayıcılarda.  Çiçekler kurumuştur, yazılar siliktir, hatta belki fotoğraflar, kağıtlar bile sararmıştır ama "insan"  çıkar o kapalı kutulardan...

Gerçek insan yüzü, vefası, emeği, sevgisi çıkar. İnsan kokusu bile sinmiştir bazen. Bulunca mutlu olur, yeniden yaşarsınız anıları.  Çocuklar anne babanın kişiliğinden izler taşıyorlar. Adetler, gelenekler belki biraz değişime uğrayarak onlarda da sürüyor. Çok para harcamadan alınmış bir küçük defter, bir kalem, el becerisiyle yapılmış  bir obje neler taşıyor yıllar sonrasına...

Bugün bir doğum günü kutlamasına hazırlanırken yıllar öncesinden yazılmış notlar buldum; "Yakutları, pırlantaları ve Acem taşları olmayan bir kadın tanıyorum. Işıltılı onlarca taşı olmayan o kadının mücevher kutusu da yok. Harfleri, renkleri ve tatları var ama. Ve onları koyduğu  çekmeceleri,  dantelden ruhunda...

Harflerden sözcükler, renklerden resimler, tatlardan kekler yapıp yorulmadan, usanmadan dağıtır ormanında yaşayanlara... Herkes okur, görür, tadar da yapılanları, hepsi sindiremez künyeye hızla nüfuz eden onca alamet-i farikayı. Sindirip içselleştirenlerin  yüzüne usulca yayılan şölen kırmızısı onun yüzünde evvelden beri vardır zaten.  

Bu kutu o kadının içindeki çekmecelere sığmayıp taşan ama bu defa da kendi için hazırlayacağı harfler, renkler ve tatlar adına hazırlanmıştır. Kendi kendini beslemek adına bir "zihin kileri" -eskileri boşalttıkça dolacak bir oda. Kendine ait bir oda...

Onu seven bir orman sakini... Sezgi Abalı

Mersin."

Çok teşekkür ederim sevgili Sezgi. Bugün 20 Ocak 2023. Artık  İzmir- Urla'dayız. Yıllar nasıl da akıp geçmiş.  Doğum Günün kutlu olsun canım. Sevgili eşin ve güzel çocuklarınla nice sağlıklı, mutlu, güzel yıllara...


Annen Makbule Abalı

20 Ocak 2023 Urla



Mayıs 08, 2022

ANNE OLABİLMEK...


Anılar vardır, yıllar boyu değerini yitirmez, sizinle birlikte yılları taşır sırtında. Acısıyla tatlısıyla sanki hep sizinle beraber, hep belleğinizdedirler. Önce siyah beyaz fotoğraflar gibidirler. Sonra zamana göre değişen renkleri olur. Çocuklar kundakta, kucakta, el ele, yan yana ve nikah-düğün fotoğrafları,,,


Bugün annemle ilgili ne çok anı var belleğimde. Ondan kalan tüm görsel  anılar, duygular, izler,,
O zamanların  çok fazla geçim sıkıntısı çekmeyen  bir orta direk ailesiydik. Bayramlarda tüm giysilerimiz annem tarafından özenle dikilirdi. Büyüklerin daralan giysilerini küçüklerin üzerine uydurarak kesip biçerek  yeni giysiler yaratmak onun en sevdiği  işlerden biriydi. Eskiler atılmaz, değerlendirilirdi.

Qnlar  ülkedeki  yoksulluk yıllarının fedakar, cefakar, sadık, çilekeş kadınlarıydılar. Bencil değildiler, paylaşımcıydılar. Anılarım çiçeklerle dopdolu. Özellikle bayram  günleri .sofralarımız çiçeksiz olmazdı. Nergis kokusu bütün evi sarardı. Birer küçük demet  yakınlarımıza da verirdik.

Annelere özgü belli davranış kalıpları, duygular vardır; Koruyuculuk, çocuklarına düşkünlük,, sevgi, endişe, vefa. Her anneler gününde duygulanırım, içim titrer. Annesini kaybetmiş çocuklar gelir aklıma. Ah abartılı kutlamalar olmasa derim. Ama bilirim ki o çocuklar da hayatta daha mücadeleci olmayı öğrenmişlerdir.

Özel günler anıları tazeler, yeniden düşünmeyi sağlar. Özel günler sevdiklerimizi yeniden anmak için bir vesiledir. Geçmiş günleri anarak ömrümüzden bir gün daha geçiyor. Gelen  günlerimiz giden günlerimizi aratmasın. Sevgi ve vefayla örülmüş güzel yıllara.
Tüm annelerimize ve anne gibi özel ve güzel kadınlara sağlıklı, mutlu güzel günler dileyerek...

Makbule Abalı-Eğitimci 
8 Mayıs 2022 Mersin

Güncelleme:

Mayıs 12, 2017

ENGELLİ BİR ÇOCUĞUN ANNESİNE SÖZLERİ...



10-16 Mayıs Dünya Engelliler Haftası olarak anılıyor.
Yaşantımızda o kadar çok engel var ki; Toplumsal engeller, bedensel engeller, duygusal engeller, yüreğimizin engelleri... Engellilerle ilgili bir yazı düşünürken tesadüfen çok etkileyici bir şiir okudum.
Tesadüf, eski bir blogger Ayda Cerrah'tan izin alarak o şiiri paylaşmak istiyorum.

ENGELLİ BİR ÇOCUĞUN ANNESİNE SÖZLERİ...

Merhaba anne...
Nasılsın?
Ben iyiyim.
Doğmama çok az bir süre kaldı
Ama sana söylemem gereken bir şey var..
Kimilerine göre bazı eksikliklerle geleceğim...
"Özürlü" diyecekler bana...
Ama ben kimseden "özür" dilemeyeceğim anne...
Senin dışında...
Senden şimdiden özür dilerim...
Beklentilerin hepsine cevap veremeyeceğim için.
Komşumuz çocuklarını benimle oynatmak istemediği zaman boynunu eğeceğin için..
"Bana doğru düzgün bir evlat bile veremedin" sesini
duyarsan bir gün... Kulağındaki her yankısı için...
Mağaza mağaza dolaşıp bisiklet seçmenin tatlı heyecanı yerine,
Tekerlekli sandalye almanın burukluğunu 
sana yaşatacağım için.
Çağrılmayacağımız her aile toplantısı, bayram kutlaması, piknik için...
Ya da çağrılmayacağın ama benim yüzümden
gidemeyeceğin her toplaşma, her düzenlenen kadınlar günü için...
ÖZÜR DİLERİM ANNE...

Ama senden bir isteğim var;
Benden sakın vazgeçme anne!
Bacaklarım güçsüz olabilir...
Kolayca tırmanamayabilirim merdivenleri...
Sakın beni taşımaya kalkma anne!
Tamam engelleri birlikte aşalım yine...
Ama sen elimden tutma!
Bana yardım etmek istiyorsan yukarı çık ve bana
"gel" de!
Çıkamadığım için ağlayabilirim belki de...
Ama sen ağlat beni anne!
Ağlasam da daha çok merdiven çıkarmalısın bana...
Yoksa asla güçlenemem.

Kulaklarım iyi işitmeyebilir... Konuşmaya başlamam
biraz zaman alabilir belki...
Ama sen sakın suskunluğa bürünme anne!
Daha çok konuşmalısın benle!
Daha çok şarkı söylemeli, daha çok kitap okumalısın bana! Yoksa asla konuşamam...

Belki bazı takıntılarım, ısrarlarım olabilir geldiğinde...
N'olur bana 'hayır' de anne!
Bana acıdığın ve beni mutlu etmek için,
istediğim her şeyi yapma hatasına sakın düşme!
Lütfen ağlat beni anne!
Şimdi beni ağlat ki, ilerde birlikte ağlamayalım.
Yoksa asla ayakta duramam.

Belki etrafındaki insanlardan biraz farklı bir yüzüm olabilir doğduğumda...
Çok iyi görünmeyebilirim belki...
Ama sen yine güzel güzel bak bana anne!
Öyle bak ki ben de aynaya baktığımda karşımda güzel bir yüz görebileyim.
Yoksa asla kendime gülümseyerek bakamam...

Bir şeyleri hemen kavramayabilir, çabucak anlamayabilirim belki...
Ama sen yine anlat bana anne! Defalarca anlat! 
Benden sakın VAZGEÇME !
Yoksa asla öğrenemem...

Son bir şey daha;
Lütfen bu satırları okurken ağlama!
Çünkü ben yazarken inan hiç ağlamadım ANNE!

Ayda CERRAH

Ayda Cerrah'a çok teşekkürler. Dileriz bütün "engeller" aşılabilecek türde olsun.


Mayıs 10, 2014

ANNELER GÜNÜNDE "ÇOCUK ANNE" OLMAK...



İstatistiklere göre Türkiye'de yaklaşık 120 bin çocuk ergenlik çağında anne oluyor. Dünyada her yıl 15-19 yaşlarındaki 15 milyondan fazla kız çocuğu doğum yapıyor. (2014)

ÖYKÜ- ANNELER GÜNÜ'NDE ÇOCUK ANNE OLMAK...

Dünyanın her yerinde anne olmak zordur belki. Ya "çocuk anne" olmak... Yaşamadan kim bilebilir ki? Ben küçükken "Bu kız büyüyünce çok akıllı olacak" derlerdi. Akıllı olmaya zaman yetmedi. Büyümedim ki...
Okuldayken öğretmenimiz söylemişti, hiç unutmadım; Her yıl Mayıs Ayının ikinci Pazar Günü Anneler Günüymüş. Halbuki biz her gün babaların günüdür sanırdık. Kadınlar sadece çocuk doğurduğunda, o gün onların günüdür, o gün değerlidirler diye bilirdik. Hatta kız doğurursa pek kabul de görmez. Ama oğlan doğurursa... O zaman ailede şenlik vardır. 

Babam bile "Kaç çocuğun var?" dediklerinde oğlanları sayar, "üç" derdi. Dört kızını unuttu mu derdim önceleri, sonra bilerek öyle dediğini, kızları adamdan saymadığını anladım. Yedi çocuk; dördü işe yaramaz, üç tane aslan parçası... Ağlardım gizli gizli, duymazlardı. 
Ben bu dünyada hiç çocuk olamadım, çocuktan sayılmadım. Ama çocuk gelin oldum, çocuk eş oldum, en sonunda çocuk anne oldum. Ama zaman bulur da oynayabilirsek, evcilik oyunlarımızda doya doya çocuk olduk, çocuk gibi şımardık, oyunlar oynadık bez bebeğimizle. 

Çocukluktan çıkmadan henüz ergenlik çağında, 13 yaşımda evlendim. 14 yaşımda çocuğumu kucağıma aldım. Anne oldum. Ben çocuk, o bebek. O ağlar, ben ağlarım. Neden çocuklar canları yanınca hep "anne" diye ağlarlar? Ve neden bazen seslerini kimseler duymaz? Ben de çok ağladım, çok çığlık attım, avaz avaz bağırdım. Sesim dağlarda yankılandı, duyan olmadı. 
Çocuk yetiştirme ve anne olmakla ilgili önceleri hiçbir şey bilmezken, sonradan çok şey öğrendim. Ama nasıl öğrendim, bana hiç sormayın. Okulda da yanlış yapa yapa doğruyu bulurduk. "Sınama-Yanılma" derdi Aysel Öğretmenim. Hata yapa yapa doğruyu bulurmuş insan. Ya bulamazsak derdim, içim cız ederdi...

Sınıfın en çalışkanları Fatma ile bendim. Çok kıskanıyorum, Fatma  okula devam ediyor. Evlenmedi, anne olmadı. Yarın okulda öğretmenimizin  Anneler Gününü kutlar. Benim günümü kimseler kutlamayacak. Ben bile anneliği daha tam anlamadım ki; Çocukluğumu, genç kızlığımı, kadınlığımı, anneliğimi... Ben hiçbir şeyi tam anlayamamışım. Oysa annem; "En akıllı çocuğum sensin" derdi. Aklım dünyayı anlamaya yetmedi. Aklım küçük, dünya büyük kaldı. Bu dünyada bana göre yer yok muydu acaba? Benden sonra çocuk istemediği için annem adımı Kader koymuş. "Sen benim kaderimsin." derdi. Adımı değiştirseydi ne değişirdi acaba?

Bebeğim küçük doğmuş. Ebe kızımın küçük doğduğunu söyledi. Ben küçük, O küçük. Nasıl büyüyeceğiz biz? .Büyüyecek... beraber büyüyeceğiz. Umutluyum, O benden daha iyi bir dünyada yaşayacak. Onun adı Kader olmayacak. Onun kızının adı da Kader olmayacak.  O değişecek, kızının kaderini de  değiştirecek. Yıllar sonra göğsümü gere gere ben de kızımın Anneler Gününü kutlayacağım. Yıllar sonra, yaşanmış, yaşanmamış onca yıl adına...Dünyadaki pek çok kadın adına...Kadınlığının bile farkında olmayan anneler adına... "Anneler Günün kutlu olsun" diyeceğim.

Makbule ABALI- Eğitimci 
Mersin-2014

                                               




Ekim 28, 2013

HAYATIN İÇİNDEN BİR GÜN...(KISA ÖYKÜ)


( Halen yapımı devam etmekte olan "Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi Yaşlı Yaşam Merkezinin" en kısa zamanda faaliyete geçmesini dileyerek... )

ÖYKÜ

Herkes için sıradan sayılabilecek bir gündü. Her evde farklı farklı hayatlar yaşanıyordu her zamanki gibi. Perdeler açık da olsa, kapalı da olsa, dışarıdan görünenle içerideki hayat bambaşkaydı. Sevinçler, mutluluklar, ya da acılar, hüzünler onları yaşayan kişilere özeldi. Derecesi, dozu, kişinin yüreğinde veya beyninde kapsadığı yer kadar rahatsızlık yaratıyordu. 

Dışarıda sakin ve güneşli bir gün vardı. Oysa sonbaharın bu son günlerinde artık yağmur bekleniyordu. Bu dar sokakta genellikle bahçeli, iki katlı evler sıralanmıştı. Pencerelerden birinde yarı açık tül perdeden içerisi seçilebiliyordu; İki kadın, zevkle döşenmiş küçük salonun ortasında ayakta bekliyorlardı. Aralarında en az otuz yaş fark olduğu söylenebilirdi. Genç olan arada saatine bakıyor, biraz sabırsızlanıyor fakat belli etmiyordu. Yaşlı kadın sinirli ve huzursuz görünüyordu; Yemek masasının etrafında dönüyor, arada sandalyeye oturuyor, tekrar kalkıyor, geziniyordu. Bazen parmaklarını ritmik olarak masaya vuruyor, daha sonra elindeki çantadaki bozuk paraları sayıyor ve tekrar aynı hareketleri tekrarlıyordu. 

Bir tanesi açık olan pencereden az sonra sesler gelmeye başladı. Önce yaşlı bayan konuşmaya başladı:
"Hani gezmeye gidecektik?" "Tamam annem, hani geçen gün de gittiğinde çok sevmiştin, Gündüz Yaşam Merkezi'ne gideceğiz. Şimdi gelip bizi alacaklar. Orada Cumhuriyet Bayramı kutlaması da yapılacak." Anne sabırsızlıkla masanın etrafında dolaştı. Sandalyeye oturdu, tekrar karar değiştirdi, kalktı. "Ben giyinmek istiyorum. Bu elbiseyle gidilmez, orada rezil olurum."
"Ama şimdi giyindik anneciğim. Hani geçen gün en şık bayan seçildiğinde de üstünde bu elbise vardı. Nasıl da mutlu olmuştun." "Gene en şık bayan seçecekler mi? Ama o gün herkes küpelerime bakıyordu. Ş imdi yok, bulamıyorum. Birisi aldı mutlaka... Acaba kim almış olabilir?

Aralarında kısa süreli bir sessizlik oldu. Sessizliği yaşlı bayan bozdu; "Ben bu elbiseyle gitmek istemiyorum..."
"Tamam canım az sonra değiştiririz, seninle elbise seçeriz." Israr etmeyince rahatladı, sakinleşti. Sandalyeye çökercesine oturdu. Elinde sımsıkı tuttuğu beş lirayı tekrar özenle cüzdanına yerleştirdi ve sordu; "Saat kaç?" 
"Saat on anneciğim." "Benim uykum geldi, uyumak istiyorum." "Az önce konuştuk ya, Yaşam Merkezine gideceğiz, arkadaşlarınla buluşacaksın. Hani geçen gidişimizde "Burası aynı evim gibi, çok sevdiğim 'Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan' şarkısını bile dinledik" demiştin."  "Bugün boncuk dizme yarışı da var mı, gene şarkılar da olacak mı?" 

Saatlerin akrep ve yelkovanları en düşük hızda çalışıyorlardı sanki. Hafif bir esinti başlamıştı dışarıda. Anne mutfağa yöneldi, tekrar döndü;" Benim karnım acıktı, aç mı gideceğiz?" "Az önce yemekten kalktık canım, çok doyduğunu söylemiştin ya." "Ne yemek yedik??? Kafam çok karışık... Saat kaç??? Tuvalete gitmek istiyorum." Genç kadın sesini biraz yükseltti;" Saat onu geçiyor anneciğim. Az sonra bizi almaya gelecekler. Geçen gittiğimizde sen orayı çok sevmiştin, burası kimin dediğinde hepimizin demişlerdi"  "Kim gelecek, nereye gideceğiz, ne zaman gideceğiz?" 

Yaşlı bayan tekrar sandalyeye oturdu. Başını ellerinin arasına aldı, gözlerini kapattı. "Ne yapacağımı bilemiyorum. Kafamın içi karmakarışık. Yorgunum, sıkılıyorum... Tuvalete gitmek istiyorum. " Birlikte tuvalete gidip geldiler. Kızı mutfağa yöneldi. Bir bardak suyla iki tablet getirdi; "Hadi gitmeden ilaçlarını al canım."
Anne suyu içti, ilaçları el çabukluğuyla cebine koydu. Tam o sırada zil çaldı. "İşte geldiler hadi gidiyoruz" dedi kızı. Sorular ardı ardına geldi : Kim geldi, nereye gidiyoruz, saat kaç oldu, tuvalet neredeydi...?"

Sorular, sorunlar sonsuza kadar uzayabilirdi. İnsan dediğimiz karmaşık yapı değişik zaman ve durumda çok farklı davranışlar sergileyebiliyor. İyilik hali, hastalık hali, insanı nasıl da değiştiriyor, başkalaştırıyor. Unutmak, hatırlamak, yeniden düşünmek, sorgulamak kendini, hayatı, hastalığı... 
Belki hayatı kolaylaştırmak gerek...Zor zamanlarında sevdiklerimizin yanında olabilmek, uzman kişilerden, yerlerden yardım alabilmek... Aslında işin özü bu değil mi?

Anne-kız kapıya yöneldiler; Çıkarken kapının yanındaki büyük boy aynasının önünde durdular. Genç kadın baştan ayağa kendini süzdü, yakasını düzeltti. Yaşlı kadın  sadece bir göz attı. "Hadi"  dedi "hadi, çıkalım artık" Sesinde sanki yılların yorgunluğu vardı. Salonun kuytu bir köşesinde, gümüş bir çerçeve içinde, yıllar ötesinden sararmış fon kağıdıyla eski bir kadın fotoğrafı aynı anda aynaya yansıdı: Saçları özenle topuz yapılmış çok güzel bir kadın, sanki fotoğrafın içinden hüzünle gülümsüyordu...
Dışarıdaki saatler alışılmışın dışında bir hızla çalışıyorlardı . Yaşlı Yaşam Merkezine giden yolda araba da hızla ilerledi. Yağmur  çiselemeye başlamıştı... 

Makbule ABALI-Eğitimci 
2013-Mersin



Mayıs 11, 2013

BİR ANNE GİBİ...


Her anneler günü yaklaşırken bu konuda hazırlanmış reklamlar özellikle ilgimi çeker. Bazıları öylesine güzel, ince fikirlerle donatılmış olur ki yaratıcısına saygı duyarsınız. Ama bazen de "ah bu reklam kim bilir kimleri nasıl olumsuz etkileyecek, kimleri nasıl incitecek" diye düşünürsünüz. 

Bir kargo şirketinin birkaç yıl önceki bir reklamı geliyor aklıma: Hamile bir annenin boydan resmi ve altında tek bir cümle: "Sizin gibi özenle taşıyoruz." Nasıl da güzel ve anlamlıydı. Bir kurabiye reklamı gene güzel bir reklamdı: "Anne eli değmiş gibi..." Kısa, öz, ama etkileyiciydi. 

Düşündürücü, üzücü reklamlar da öyle çok ki: Annesine son model araba hediye eden çocuklar, pırlanta gerdanlık vermek isteyen çocuklar, altın firmasının adını belirterek babasıyla alışverişe gitmek isteyen minikler... Kaç baba o satın alma gücüne sahiptir acaba? Ve kaç çocuk o hediyeyi verebilir? Amaç reklamsa başka türlü dile getirilemez mi; "Bu kolye de anneme çok yakışırdı baba." "Harçlığımı biriktirsem bir gün anneme böyle bir hediye verebilir miyim" Acaba bu deyişler daha yumuşak olur muydu?

Hediye vermek gerçekten incelik ister. Emek harcanmış, özenle hazırlanmış, "el yapımı" bir hediye, alanı nasıl da mutlu eder. Bir demet papatyanın üzerine iliştirilmiş küçük bir yazı, en içten duyguları dile getirir. Böyle hediyelerin maliyeti belki çok azdır ama, kalıcılığı yıllar sürer. Bir çocuğun annesine kargacık burgacık el yazısıyla yazdığı birkaç mısralık küçük şiir, belki eleştirmenlerden tam not almaz ama, annesi için değeri "paha biçilmez."

Kutlanılan, anılan özel ve belirli günler, haftalar öylesine çok ki. Çoğunun anlamını yeterince veremiyoruz. Ya da bir "tüketim toplumu" haline dönüşürken, günlere yüklediğimiz anlamlar da değişiyor, değer kaybediyor. Kıyasıya bir rekabet ortamında en değerli, en büyük, en görkemli hediyeyi alma yarışı sürüp gidiyor. 

Anneleri ve dünyaya bir can kazandırmasını çağrıştıran ne çok şey var: Tohumun topraktan baş vermesi gibi, bir ağacın meyve vermesi gibi, ipek böceğinin kozadan çıkışı gibi, kuşun yuvadan uçuşu gibi... Doğanın düzeni içinde yeni bir can, yeni bir varlık... Ve Onun oluşumuna canıyla, kanıyla katkıda bulunmak, bir mucizeye eşlik etmek...

Bugünlerde çevremizde ne kadar çok "anne adayı" var. Gencecik, kıpır kıpır, heyecan dolular. Eğitimli genç anneler artık çok daha bilinçliler. Baba adaylarının da desteğini alarak; bebeğin beslenmesi, bakımı, doğum ve sonrası konularında her türlü kaynaktan, internetten yararlanıyorlar. Daha sağlıklı, daha şanslı bir yeni kuşak geliyor. Bilinçli, eğitimli anneler, toplum gelişmesinde de en önemli etken. 

"Annelik" ya da "anne olmak" kutsal bir kavram. İçinde pek çok duyguyu barındırıyor: Sevgi, şefkat, merhamet, koruma, kollama, sorumluluk... Biyolojik olarak anne olmanın yanında bir de "anne" olmadığı halde, anne gibi davranan, anne gibi yaklaşımları, duygulanımları olan güzel insanlar var: Örneğin çok uzak bir kentte idealist bir doktor. Çevreye yardım için koşturan, var gücüyle çocuklara yardım elini uzatan, halinden yakınmayan, pek çok çocuğu hastalıktan kurtaran, adeta bir "anne" gibi yardım eden...

Veya uzak bir köyde genç bir öğretmen: Çocuklara okuma yazmayı öğretmeye çalışıyor. Sayılarla, oyun içinde, bulmaca çözer gibi matematik çözümlemeleri yapıyor. En büyük denetimcisi vicdanı. Çocukların akan burunlarını siliyor, uzamış tırnaklarını kesiyor. Anne gibi içten, anne gibi candan. Çocukların "öğretmenim" deyişi, "annem" deyişine eşdeğer. 

Bir başka şehirde, Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne bağlı bir Yetiştirme Yurdunda bir sosyal hizmet uzmanı ya da bakıcı annelerden biri. Gazetelere yansıyan olumsuz örneklerinden öylesine farklı ki. Çocuklar da farkı fark ediyorlar zaten. Yanlarında, yakınlarında O varken şanslı olduklarını biliyorlar. Ona dokunmak, kucaklamak istiyorlar. Çocuklar için "sevgi" öyle büyük bir ihtiyaç ki. Anne diye sesleniyorlar; anne...anne... Ses koridorlarda yankılanıyor, sahibine ulaşıyor. Hep birlikte sohbet odasına ilerliyorlar; birbirlerini dinlemek, anlamak ve sorunlarını çözümlemek için. Yalnız olmadıklarını biliyorlar. Önemli olan da bu...

"Anneler Günü", sadece tek bir gün gibi algılanmadan, hatırlanmaya değer insanların düşünüldüğü, hatırlandığı bir gün haline dönüşse keşke. İnsan olmanın tüm özelliklerini taşıyan iyi niyetli, iyi huylu o güzel insanları tek gün değil, her gün yüreklendirip yalnız olmadıklarını söyleyebilsek...
Tüm annelerin, anne adaylarının, anne gibi insanların günleri aydınlık olsun.

Makbule ABALI- Eğitimci





Mart 08, 2013

ANARKEN...

(Vefakar, fedakar, cefakar bir kadına;ANNEME ...)

Günler, aylar, yıllar nasıl da hızla akıp geçti. Daha dün gibi.. Günleri, ayları, yılları saymaya başladığınızda içinde bulunduğunuz gerçek zaman dilimini algılıyor, şaşırıyorsunuz. O yüzden "akıl sağlığı" ile ilgili testlerde öncelikle bireylerin "zaman ve mekan" kavramları değerlendiriliyor: "Bugün günlerden ne, hangi aydayız, yıldayız, neredeyiz?"

Belleğimiz gençken ne kadar güçlü ise, yaş aldıkça o denli zayıflıyor. Nelerin unutulup, nelerin hatırlanacağı keşke insanoğlunun elinde olsa. Yaşantımız boyunca hiç unutmadığımız anılarımız var; tazeliğini hiç yitirmiyor sanki, yıllar etkisini azaltmıyor, aksine pekiştiriyor. Adeta her şey bir çağrışım zincirinde ardı ardına sıralanıyor. Çevremizdeki bir obje, bir ses, bir olay, bir insan bu anılara yeni anlamlar yükleyerek güç kazandırıyor.

Zamanın akışı içinde, çok sevdiğiniz bir yakınınızın kaybı, sizi yeniden-yeniden düşünmeye itiyor. Zaman tünelinde hayali bir yolculuk içinde, olayların yeniden bir değerlendirmesini yapıyorsunuz. Kendi kendinizle konuşur gibi, kendinizle hesaplaşır gibi hayatı yeniden sorguluyorsunuz...

Alzheimer hastası olan annem, 8 Aralık 2008 günü aramızdan ayrıldı. Kayıpların, acıların ardından yaşam gene devam ediyor bir başka biçimde. Alzheimer'in tüm acımasızlığına rağmen ailece hepimiz epey mücadele verdik. Zor günlerde el ele olmak değil midir insanı güçlü kılan?

Annem... Bizler çocukluğumuzda, gençliğimizde tahammüllü olmayı, sabretmeyi, hastalara, yardıma ihtiyacı olanlara yardımcı olmayı senden öğrendik. Geçirdiği felç ve trafik kazası sonucu on yıl yatağa bağımlı yaşayan babama nasıl da bebek gibi bakmıştın. "Öğrendiğimiz gibi" biz de aynı özeni sana göstermeye çalıştık. 

Hastalığının ilk yıllarıydı. Çok sevdiğin ortanca kızını- kız kardeşimi- kaybettik. Acı veren anılar otomatik bir biçimde bilinçaltına itiliyor demek ki. O'nun ölümü, belleğinde hiç kayda girmedi. "Rasime neden uğramıyor?" diye sorduğunda; "İşleri bitince gelecek" derdik. Nasıl da çabuk ikna olurdun. "Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" demiş eskiler, öyle gerçekten...

Anlattıkların, öğrettiklerin, paylaştıklarınla sanki gene hep bizlerlesin, yanımızdasın. Ne çok anı var belleklerimizde: Bayram günleri bembeyaz dantelli örtülerle, çiçekli sofralarda hep birlikte güne başlamak nasıl da güzeldi. Oysa bir bayram günü kaybettik seni. Adetlerimizi yaşatıyoruz. Her bayram eksiklerimizle kuruluyor gene sofralar. Özel günler, yıl dönümleri hep kutlanıyor, alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. "Her şeye rağmen hayatı sürdürmek, direnmek gerek". Senin hep söylediğin gibi...

İnsan hayatının başlangıcında, bebeklikte, çocuklukta önce oyunlar vardı. Hayatın son aşamasında da oyun; rahatlatıcı, sakinleştirici olarak rol alıyor. Bulvardan geçen arabaları sayma oyununu artık oynamıyoruz. Zaten arabalar da sayılamayacak kadar çoğaldı. O zamandan bu zamana çok şey değişti. Fincanın altına yüzük saklayıp bulma oyununu şimdiki çocuklar bilir mi acaba? Onlar için bilgisayar ekranlarında başka oyunlar gözde artık. Oyunların içinde de, dış dünyada da her yerde savaş hüküm sürüyor.

Yıllar boyu, kendini iyi hissettiğin zamanlarda sevdiklerine şiir okuma alışkanlığını hep sürdürdün. Köklü alışkanlıklar ya da sevilen uğraşılar insan belleğinde uzun süre kalıyor demek ki. Vurgulamalarıyla, tonlamalarıyla şiirlerin hakkını vererek nasıl da güzel okurdun. Tevfik Fikret'ten, Faruk Nafiz'den, Rıza Tevfik'ten onlarca dize... Sözün bittiği yerde şiirler de bitti...

Mezar taşına da sığabildiği kadar Rıza Tevfik'in o çok sevdiğin "Uçun Kuşlar" şiirinden dizeler yazdırdık;
"Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır..."

Hastalıklarda müziğin gerçekten ruhsal terapi etkisi var. Eski tangoları dinlemek nasıl da sakinleştirici idi; "Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer, bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer." Alzheimer'ın son evrelerinde şarkılar, tangolar yerini ninnilere bırakmıştı. Dünyanın her yerinde ninnilerin ezgisi birbirine çok benziyor. Kullanılan dil değişse de, rahatlatıcı-sakinleştirici etkisi hep sürüyor. 

Çevremdeki Alzheimer hastalarını ve hasta yakınlarını artık çok daha iyi anlıyorum. Empati öyle yararlı ki. Güler yüz, sakin bir ses tonuyla konuşma, dokunma, elini tutma, hastalarla sağlıklı iletişim sağlamanın temel yolları. Çocuklar da öyle değil midir, kendilerini seveni bilirler, inatlaşmak çözümsüzlüktür. 

Hastalıklarla savaşmak çok zor olmasa da, adeta sevdiklerimizin elimizden kayıvermesi, onların tükenişlerini görmek asıl yıpratıcı olan. Sonbahara hazırlanırken amansız bir kışa yakalanmak, doğa kanunlarıyla baş edememek. Kazanılmış becerilerin yok olup gitmesi, yetişkin bir bedende çocuk saflığını yaşamak. Tedirgin, endişeli, kuşkulu, uyumsuz olmak...

Ve o zor koşullarda yaşamı yaşanabilir kılmaya çalışmak... Hasta için de, hasta yakınları için de çok kolay değil tabii. Yaşam boyu çeşitli uğraşılar edinmenin, el becerilerine sahip olmanın ne denli önemli olduğunu biliyorum. Geride öyle güzel şeyler kalıyor ki. Zamanında çok ince bir zevkle, özenle diktiğin tüm giysiler duruyor annem. Renkleri bile solmadı. Sevilen, iyi bakılan eşyalar da kolay kolay eskimiyor. 

Mezarını sık sık ziyaret etmeye çalışıyoruz. Çiçekleri ne çok severdin. Bu sene leylak da dikeceğiz. Senden kalan küçük kauçuk kocaman oldu, neredeyse boyu tavana değecek. Paşa çadırı tüm haşmetiyle yayıldı, kaktüsler dikenlerin arasından çiçek açmayı sürdürüyor. Yeterli su, ışık ve sevgiyle çiçekler de daha uzun ömürlü oluyorlar...

Belki gün gelecek, Alzheimer'la baş etmek çok daha kolaylaşacak. Hastalıklar neyi, nasıl, ne kadar yok edecek, önceden bilemiyoruz. O yüzden anı yaşamak nasıl da önemli. Kayıpları kazanca dönüştürdüğümüzde, geride güzel anlar, anılar ve dolu dolu yaşanmış koca bir insan ömrü kalıyor. Heybetli koca çınarlar gibi... 

Makbule ABALI-Eğitimci
8.03.2013 Mersin


Şubat 17, 2011

YENİDEN ÇOCUK OLMAK... ( Yaşanmış Bir Alzheimer Öyküsü)

Henüz yeni uyudu. Işığı söndürdüm, özenle üstünü örttüm. Uzun süre uyumamakta direndi bugün. Rahatlasın diye elini tuttum, ninniler mırıldandım bildiğimce. Saatler geçti... Uyudu... 
Oğlum ya da kızım değil sözünü ettiğim; annem, 94 yaşında, alzheimer hastası, yılların eğitim emekçisi... 

Eski masallar vardı, hatırlar mısınız? "Deve tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken" diye başlar ve devam ederdi... Küçüklüğümde hiç aklıma gelmemişti, bir gün benim de annemin hayali beşiğini sallayacağım. Bir varmış... bir yokmuş... Bir zamanlar o masallarla uyuyan ben, bugün O'nun masallarıyla O'nu uyutuyorum. O'nun ninnilerini şimdi O'na söylüyorum becerebildiğimce...  Sevdiği eski tangolardan çalıyorum rahatlasın diye. Bazen eski şarkılar eşlik ediyor beraberliğimize; "Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan", "Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç" 

Saat 23.00
Dışarıda yağmur tüm hızıyla devam ediyor. İri damlalar camı dövüyor adeta. Uyanacak diye endişe ediyorum. Soluk alması değişti, birden silkinerek uyandı; "Okula gitmek lazım... geç kalıyorum, öğrenciler beni bekler..."
Sesimin en sakin tonuyla ikna etmeye çalışıyorum...
"Annem okullar tatil, dışarıda yağmur yağıyor. Hem gece araba yok."
"Gitmem lazım, gitmem lazım... Zil çalıyor...."
Psikoloji, pedagoji bilgilerimden yararlanıp, emektar öğretmenliğimin tüm becerilerini sergilemeye çalışıyorum var gücümle... Eğitim çaresiz kalıyor. 
Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyor. Çakan şimşekler gök gürültülerine eşlik ediyor. Bir süre uyumaz artık...

Saat 23.45
Tıpkı çocuklar gibi, inatlaşmadan, ilgisini başka alanlara çekmek için resimli kitaplar, renkli boncuklar getiriyorum. Hiçbir okulun açık olmadığı bir saatte materyallerimizi inceliyoruz birlikte. Rahatlıyor, sakinleşiyor... Ancak 10-15 dakika sürüyor bu durum. İlgi alanı çabuk dağılıyor.
"Ayakkabılarım, çantam nerede, çok geç kaldık..."
Perdeyi açıyorum, yağmur hafiflemiş, dışarısı kapkaranlık.
"Bak annem, daha sabah olmadı, gece arabalar çalışmıyor, okullar da kapalı."
Sakinleşmesi için burnundan derin nefes alıp, ağzından vermesini söylüyorum. Birlikte uyguluyoruz. Biraz yanına uzanıyor, elini tutuyorum. Sımsıkı sarılıyor, elimi bırakmıyor. 
Eski bir ninniyi mırıldanıyorum, giderek azalan bir ses tonuyla... Sevdiği dualar dilimde. Gözleri kapanıyor yavaş yavaş... Ve uyuyor...

Saat 01.30
O uyudu... ama ben uyuyamıyorum. Uykunuz kaçmışsa, gecenin sessizliğinde zihin nasıl da berraklaşıyor: Son aylar, günler, anlar bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden... Ben "yetişkin çocuk", O "yetişkin anne" iken roller değişiyor hastalık nedeniyle. 
Hayatın ne getirip götüreceğini hiç bilemiyoruz. Uzun yıllar bebeklikten çocukluğa, ergenlikten yetişkinliğe kadar oydu bizi kollayan, koruyan. Oysa şimdi O'nun koruyucusu benim. "İleri evre demans-alzheimer" olan annem artık korunmak zorunda...
"Vasi" tayin edilmem için önce "Sağlık Kurulu Raporu" alınması gerekiyor. Çeşitli bilim dallarında uzman doktorların titiz incelemeleri sonucunda hazırlanan sağlık kurulu raporundan sonra, Sulh Hukuk Mahkemesi karar verecek.



Sağlık-Eğitim-Adalet; Yaşam içinde, yaşantımızın içinde, hepimizi ilgilendiren üç  önemli kurum. Bu kurumlardaki uygulamaların ne denli önemli olduğunu fark ediyorsunuz işiniz düşünce. Mahkemelerle ilgili bir işim olmadığı için yıllardır uğramadığım adliye koridorlarını arşınlıyorum günlerce. Bürokrasi, yasalar, giriş çıkışlarda kontroller, fotokopiler, kararlar, ara kararlar, imzalar, mühürler, dosyalar... Hakimler, müdürler, memurlar, mübaşirler, uzun adliye koridorları, suçlular, suçsuzlar, üzülenler, ağlayanlar... 

İşi, konumu ne olursa olsun, "insan" olmanın önemini kavramış, işinin ehli, iyi niyetli, güler yüzlü, yoğun iş temposunda onca dosya arasında bile sakinliğini kaybetmeyenler. "İyi ki varsınız" dediğimiz o güzel insanlar, kurumlardaki adsız kahramanlar, onları unutmayacağız, hepsine yürekten teşekkürler...
Aynı kurumlarda bir de farklı davranışta olanlar... "Bugün git yarın gel" deme alışkanlığında olup, hiçbir soruya cevap vermeyenler, açıklama yapmayanlar, kendini yenileyemeyen, ifadesiz yüzlerinde adeta maske taşıyan, bir günaydını, merhabayı, gülümsemeyi bile unutanlar... Neyse, biz de unuttuk onları.
Yaşadıkça neler görüp neler gözlemliyoruz. Bir kez daha inanıyorum ki; çocuk mahkemeleri, gençlik merkezleri ne denli önemliyse, yaşlılık psikolojisi, sosyolojisi, hukuku da o denli önemli insanlık i...


Saat 02.35
Yağmur durdu artık. Beyin fırtınasına da nokta koyup, biraz dinlenmek gerek diye düşünüyorum. Ama tam o anda annem uyanıp yeniden konuşmaya başlıyor.
"Anahtarlarım nerede, ayakkabılarımı kim kaldırdı?
"Bir ihtiyacın var mı canım" diye soruyorum.
Yarım bardak su içiyor, rahatlıyor. Artık yutkunma güçlüğü var.
"Tuvalet ihtiyacın var mı?" diye soruyorum tekrar. Hayır anlamında başını sallıyor. 
"Hadi gidelim" diyerek ayağa kalkmaya çalışıyor. Oysa annem artık yatağa bağımlı. Ancak yardımla, destekle kalkabiliyor. Tekerlekli sandalyesi yanı başımızda duruyor. Baston yerini ona devretti. 
'Hadi iyi geceler canım, uyuyalım artık' diyorum.
"Peki ablacığım" diyor, gözlerini kapatıyor...


O benim annem. Ben onun bazen annesi, bazen ablası, bazen de sevgili kızıyım. O anda onun düşündüğü kimliğe bürünmek, rahatlatıcı ve sakinleştirici oluyor. Roller değişirken görevler, sorumluluklar da değişiyor elbette.
Gecenin uyanık yüzünde düşünceler silsilesi insanı yalnız bırakmıyor, düşünüyorum... 
Yılın son aylarında kışla birlikte duygusal anlamda epey soğuk günler yaşadık. Evler de eskiyor, yıpranıyor zamanla... tıpkı insanlar gibi. Oysa evi çok değerliydi annem için. O uykusuz gecelerde evine gitmek istedi hep. Ama üç yıl önce gittiğimizde evini dahi tanımıyordu artık. "Burası kimin evi?" sorusuna yanıt vermek nasıl da güçtü. ..


İçinde eşyalarla, kiraya verilmeden, aidatları ödenerek, zaman zaman temizlenip havalandırılarak yıllardır korunan, ama artık "yuva" değil, salt "bina" olan bir ev. 
Oysa onun sağlıklı zamanlarında, bembeyaz örtülü ne güzel sofralar kuruldu o evde. Kimler nasıl ağırlandı o sofralarda. Güzelim çiçekler yetiştirildi terasında. O odalar neler gördü, nelere sırdaş oldu. Lavanta kokulu mis gibi çamaşırları unutur mu o dolaplar, çekmeceler... 

Her köşede geçmişi hatırlatan bir şeyler var. Singer dikiş makinesinin dili olsa da anlatabilse bayram sabahlarına yetiştirilen giysileri. Guguklu saatin saatin kuşu artık dışarı çıkmak istemiyor, içeride gizlenmiş. Eski radyodan Münir Nurettin Selçuk, Hamiyet Yüceses çıkacak sanki, zamana meydan okuyan sesleriyle...
Her yaşam gibi, iyi gün-kötü gün, sağlık-hastalık, mutluluk-hüzün, doğum-ölüm hepsi yaşandı o evde. Ama artık bacası tütmeyen, içinde insanı olmayan soğuk bir ev nedir ki? "İnsan sıcağı" arar evler de...


Saat 04.10
Anılar denizinde epey çırpındık son günlerde. Duygu yoğunluğu yaşandı, geçmişe köprüler kuruldu, düş gezginleri gibiydik adeta.
'Eski' evin eşyaları uygun kişilere verildi 'yeni' hayatlar için. Geriye anılar kaldı eski mektuplarda, yıpranmış fotoğraflarda, sararan defterlerde...  İnsanlar eskiyor, onlar eskimez mi? 
Zamanında yazılmış küçük notlar nasıl da anlamlıydı. Bazen bir takvim yaprağında, bazen bir defterde, bir sayfada duygu aktarımları...

Yılların ötesinden duygular tanıklık ettiler bir ömre. 
Adresler, telefon numaraları, doğum günleri, evlilik yıldönümleri defalarca yazılmış, yeniden-yenden eklenmiş minik kâğıtlara. Alzheimer o yıllarda konuk olmuş anneme. Biz konduramamışız. Bir kısır döngü zaman, geçmiş tekrar yaşanıyor bazen. Bir başka biçimde, bir başka zamanda...



Evde bulduklarım arasında beni en çok mutlu eden; çok eskilerde, özenle  hazırlanmış pasta-kurabiye defteri oldu. İnci gibi bir el yazısıyla yazılmış o defterdeki tariflerden yaptığım vanilyalı ay kurabiyesi bana çocukluğumun tadını, kokusunu getirdi buram buram.


Saat 05.15
Bebek gibi uyuyor şimdi. Sessiz, sakin, dünyanın gümbürtüsüne aldırmadan. Az sonra sabah olacak, uyanacak. Yeni bir güne günaydın diyecek, diyeceğiz. 
O, korunma altında 'yetişkin bir çocuk'... Ben, onu korumaya çalışan 'eski bir çocuk'...
Ben çocuk... O çocuk...

Makbule Abalı-Eğitimci
Mersin-2008