Sayfalar

insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 12, 2026

ZİLLER KİMİN İÇİN ÇALIYOR ..?


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir

























Eylül 09, 2026

DOYASIYA YAŞAMAK... YORUMLARLA YAŞAM...

 

Hayat ince ayrıntılarla, iniş çıkışlarla devam ediyor. Bu aralar "Günlük" tarzında yazmayı düşünüyorum. Böylesi daha kolay, daha rahatlatıcı olacak. Yazamadığım günler huzursuz oluyorum. Yazmak, içimde, kafamda birikenleri sözcüklerle buluşturmak, sonra onları bir yazıda, bir öyküde, bir deneme ya da bir şiirde dile getirmek... Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, içtenlikle söylemek isterim, bitiremeyeceğimden korkuyorum...

Yaşayanlar bilir, bilenler anlar; Yazmak, insanın ta içinden gelen bir dürtü gibi. O dürtü kişiyi uyardığı sürece insanın farkındalığı artıyor, duyarlılığı yükseliyor, çevresini gören gözler, duyan kulaklarla izlemeye başlıyor. Hayatı sindirerek yaşıyor, kendinizi daha enerjik ve zinde hissediyorsunuz.

Her yaş için, her zaman, her koşulda, akıl-beden ve ruh sağlığı değişmez önceliğimiz. Sağlık fire vermeye başladığında hayatın akışı da değişiyor. Uyarılara kulak vermezseniz, gerekli önlemleri almazsanız düzeniniz altüst olabiliyor. Sağlıkla ilgili paylaşımları önemsiyorum. "Damdan düşenin halinden anlamak gibi..." İki gündür doktor kontrollerimiz vardı. Günlük alışkanlıklarımızı biraz ağır çekimde sürdürdük.

Son yazımdaki yorumlara hemen yanıt  veremeyişim bu yüzdendir. Yorum sayfamı buraya aktarmak istedim. Sağlık öykülerimizi daha sonraki yazılarımda paylaşacağım. Yorumların hemen altına WhatsApp'tan  bir öğrencimin yorumunu da haksızlık olmasın diye eklemeyi düşündüm.

"Çok değerli Dostlar; 

Bilgisayarımda yazımın (Yaşama Sevinci) altında 11 tane yorum, iki gündür yazılmak için benden yanıt bekliyor. Duygular sözcüklere dökülerek öyle güzel dile getirilmiş ki, her birini okurken içim titredi. Bazen tebessüm ettim, bazen düşündüm, bazen gözlerim uzaklara dalıp gitti.

Her zaman söylerim, yazarım; Yorumlar bir paylaşımın güçlü tamamlayıcıları, yazıyı bütünleştiren öğeler.. Her yorum değerli benim için. Yeni bir paylaşımın motivasyon kaynakları, yazanı yeniden hayal dünyasında gezdiren, yazmaya iteleyen gizil güçler...
Hepinize sonsuz teşekkürler. Bu kez her zaman yaptığım gibi tek tek yanıtlayamadım. İki gündür doktor kontrollerim vardı. Gün 24 saat, akreple yelkovanın hızına yetişemedim, bağışlayın.
Gözlerimi zaman zaman dinlendirmem gerekiyor.
Yürekten sevgilerimi ileterek esenlikler diliyorum."

Makbule ABALI-Eğitimci

9 Eylül 2026 Urla-İzmir


 "Cümleler doğrudur şayet sen doğru isen, doğruluk hiçbir zaman bulunmaz, sen eğri isen." Yunus Emre



Ağustos 26, 2026

MUTLULUK VE ENERJİ KAYNAKLARIMIZ...


İnsanız, bazen yaşantımızda ılımlı, tatlı bir bahar esintisi varken birden  bir kasırga altüst eder yaşamı. Her yer, her şey altüst olur. Sadece zihniniz değil, ruhsal ve bedensel yapınız incinir, bazen çaresiz ve tükenmiş hissedersiniz kendinizi. Ancak hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Bir mucize değildir elbette beklenen, hatta hiçbir beklentinizin olmadığı bir anda bir motivasyon kaynağı beliriverir. Bir tutam mutluluk sunar size, enerji yüklenirsiniz yeniden. Kendinizi daha güçlü, daha yetkin hissedersiniz...

Kişiye ve kişiliklere, sosyal ve çevresel uyaranlara göre değişmekle birlikte peri değneği dokunmuşçasına yaşamı düzenleyen sınırsız enerji kaynağı vardır. Yüzünüzde gülücükler oluşturan, kalbinizi ferahlatan, gözlerinizde ışıltılar yaratan yüzlerce, binlerce mutluluk kaynağı. Bunun ille de para daha çok para olması gerekmez. Elbette insanca bir yaşam için , ihtiyaçlarınızı gidermek için para zorunludur. Ama parayla satın alamayacağınız ne çok şey vardır,

Özgürlük gibi, sağlık gibi, sevgi, vefa, merhamet gibi her zaman özlemini duyduğumuz duyguları, duygulanımları bize yaşatan, varlığımızı kanıtlayan insanlarla karşılaştığımızda büyük mutluluk duymamız olağandır. Küçük şeylerle mutlu olmayı bilen insanların çok büyük beklentileri olmuyor. Onlar sadece bedelini ödedikleri şeylerin değeri bilinsin ve korunsun istiyorlar. Haklı oldukları konularda anlayış ve farkındalık, duyarlılık bekliyorlar. Sadece güzel ülkemizde değil, dünyanın her yerinde, her yöresinde değişmez bir beklenti ve anlayıştır bu.


Gün olur, çok sevdiğiniz bir dost gelir çok uzaklardan; Sanki mutluluk ve enerji taşımıştır dağarcığında. Birlikte bir demet adaçayı, bir makrome nazarlık, doğanın armağanı yusyuvarlak bir taş (pergelle çizilmiş gibi )Hepsi dünyaya bedel...  Adaçayıyla tütsü bile yakılır o gün. Evimize  uğuruyla, bereketiyle gelmiştir o güzel dost.
"İnsan konuşan canlıdır." sözü boşuna değil. Bir akrabamız "Yıllardır suskunum, konuşmaya hasret kaldım, dilim şişti adeta." derdi. 





Aldığım enerjiyle ertesi gün bir kasa domatesi-20 kilo- kurutmalık ve yemeklik sos olarak hazırladım. Ruhsal olarak kendinizi iyi hissettiğiniz günlerde yorgunluğunuzu hissetmiyorsunuz bile.


Paylaşımı seven bir başka dost, ellerine batan dikenlere rağmen topladığı Hint incirleriyle çıkagelir bir başka gün. İncirler dikenli bir yaprak üzerinde sunulmuştur. "Eldeki dikenlerin acısını zeytinyağı alır" der dostumuz. "Acıyı bal eylemek" midir bu güzel davranış?



Anılar canlanır zihninizde; Adana'da buzlar içinde satılır bu incirler. Yapraklarına benzetme yapılarak Tahta inciri de denir. Özellikle sindirim ve boşaltım sistemi için çok yararlı olduğu söylenir.








Çiçekleri çok seven her insan onlara özenle bakar. Kurursa üzülür, canlanırsa sevinir. 
Güller sonbahardan önce açmaz denirken bir bakarsınız hiç umulmadık bir zamanda bir tomurcuk vermiş. Günlerce yumurta kabukları ve çay sularıyla beslemeniz iyi sonuç vermiştir. 
Emek ve çaba karşılığı alınan her güzel sonuç insanı mutlu eder.





Begonvil bir dönem tamamen kuruyup solmuştu. Bazı dallarını budama, sulama hiç yararlı olmadı. İnsanlar gibi diğer canlılar da incinip kırılabiliyor, küsebiliyor diye düşünürken begonvil sürpriz yaptı. Mutsuzluğumuzu mutluluğa çevirdi. 




İnsan hayatında gün güne, an an'a uymuyor. Her şey sonsuz bir hızla değişebiliyor. Mutluluğa doyamadan mutsuzluk, ya da en karamsar anınızda bir müjde gibi hayatınızı aydınlatan bir olayla karşı karşıya kalmak mümkün. Güzellikler, iyilikler, incelikler eksilmesin dünyamızdan...

Makbule ABALI-Eğitimci
26 Ağustos 2026 Urla-İzmir


Ağustos 16, 2026

HAYATIN İNİŞ ÇIKIŞLARI-SAĞLIK

 Mevsimleri sayarken, yaz diyor ve ardından ayları ekliyorduk; Haziran Temmuz Ağustos.  Neden bilmem, yaz bana hep yılın en uzun mevsimi gibi gelmiştir. Okulların tatile girmesi mi, kavurucu yaz sıcaklarıyla karşılaşmamız mı, sürekli bir koşturmaca ve telâş içinde oluşumuzdan mı, bilemiyorum. Belki en uzun yaz, bu yıl yaşandı.

Ağustos ayını da yarıladık.  Yazın bitmesine 15 gün kaldı. Herhalde her yönden böylesine dopdolu bir yaz yaşanmamıştır. Dünya gündemi, ülke gündemi, toplumsal, ekonomik ve siyasi açıdan sürprizlerle dopdolu geçti. İnsan olarak, birey olarak bizler de bu hızlı gidişattan etkilendik.

Çocukken bazen bayram yerlerinde, bazen sirklerde ip üstünde elinde bir sopa ile dengesini sağlayarak yürüyen ip cambazları olurdu. Aşağıda bir ağ gerili olsa bile her an ölümle burun buruna idiler. Heyecanla, gözlerimizi kapatarak izlerdik. Bugün bir an düşündüm de hayatımızı yaşarken, ip cambazları gibi her an tehlikeyle burun burunayız. Mutluluk çok uzun süreli değil. Ansızın değişebiliyor. Mutluyken bir anda mutsuzluğun pençesinde kıvranıyorsunuz. 

Bir hastaneye gittiğinizde, o kalabalığın içinde, ne çok insan bir hastalığın girdabında diye düşünüyorsunuz. Oysa dışarıda hayat gümbür gümbür devam ediyor. "Algıda seçicilik" ile sokağa çıktığınızda da solgun, sararmış yüzlere takılıyor gözleriniz. Öte yanda kimseyi umursamadan, sadece kendisi için yaşayan insanları fark ediyorsunuz. Hayat bir çelişkiler yumağı. 

Bir gece önceyi uykusuz geçirdik. Elimizde telefon, tansiyon aracı, limon, sarımsak, başucumuzda su bardakları, ıslak mendiller, endişeli, kaygılı, kararsız. Meteor yağmurlarının olduğu gece. Dünyada pek çok kişi başka bir amaçla belki  ayaktaydı o gece. Günler kısalıp geceler uzamaya başlamıştı. Ama bizim için upuzun bir geceydi. 

Benim de, eşimin de tansiyonlarımız düşüktür. Yer değiştirmeye bağlı olarak burada daha da düştü. O gece eşimde hiçbir nedene bağlı olmayan bir tansiyon yükselmesi sorunu ile karşılaştık. Gece boyunca düşme olmadığı gibi daha da yükseldi. Acil Serviste daha önce bazı olumsuzluklar yaşamıştık. Gitmeyi hiç istemedi. Telefonla yardım aldığımız doktor dostların önerilerine uymaya çalıştık. 

Kızım eşi ve çocuklarını evde bırakarak geceyi bizde geçirdi. Nöbetçi eczaneden aldığımız dil altı hapı da bir işe yaramadı. Eşim dil altı hapını ilk kez kullanıyordu. O yüzden vermekte çok tereddüt yaşadım. Ama aralıklı vermenin zararlı olmayacağı söylenince verdik. Gece boyu tansiyon düşmedi. Gaz sancısı baş ağrısına eşlik ediyordu. 

Sabah saat 6 olmadan ilk işimiz Urla Devlet Hastanesi Acil Servisi'ne gitmek oldu. Urla Devlet Hastanesi; daha önceki izlenimlerimle yönetimi, doktor kadrosu ve her kademedeki personeliyle gördüğüm sağlık kurumlarının en iyilerinden biri. Çok güzel izlenimlerimiz oldu, çok iyi sonuçlar aldık. Ancak daha önceki gidişlerimizde acil bölümdeki işleyiş bizi çok üzmüştü.  Adeta hastane bütününden kopuk bir bölüm gibiydi. 

İyi şeyleri her zaman söylemek gerektiğine inanıyorum. O sabah Acil Servise iyi ki gitmişiz. Hastaya şefkatle yaklaşan, soran, dinleyen, sesini yükseltmeden gerekeni yapmaya çalışan bir genç doktorlar ekibiyle karşılaştık. Hemşire hanım hiç incitmeden kan aldı. İki farklı zamanda kan değerleri kontrol edildi. Kalp elektrosu çekildi. Sadece bize değil, her hastaya uygun davranışlarla yaklaşıldığını gözledik. Acil Servis değişmişti!

Hasta gittiğimiz hastaneden; eşim Ahmet Abalı'nın tansiyonu normale dönmüş, morali yerinde, mutlu bir durumda ayrıldık. Kızım babasını tekerlekli sandalyeyle dışarı çıkarırken ben ekibe izlenimlerimi aktararak teşekkür ettim. Hiç abartmadan söylemek isterim; Keşke her kurumda iyiler, iyilikler örnek alınarak takdir ve teşekkürler, yerinde övgüler belirtilebilse, sağlıklı düzenlemeler zaman geçirmeden yapılabilse... 

Sonsuz teşekkürler Urla Devlet Hastanesi'nin idealist doktorları, sorumluluğunun bilincinde olan sağlık personeli. İyi insanlara olan umutlarımızı tazelediğiniz için, varlığınızla destek olduğunuz için... 

Makbule Abalı- Eğitimci

16 Ağustos 2026- Urla- İzmir 





Ağustos 10, 2026

BİR İNSAN TANIDIM: JULİE



Hepimizin hayatında "İyi ki tanımışım" dediğimiz güzel insanlar vardır. Julie benim için öyle bir insandı. Onu 4 yıl önce. kızımın kayınvalidesinin evinde büyük bir aile yemeğinde tanıdım.  Orta boylu, sarışın, ışıl ışıl parlayan mavi gözleriyle sade, sakin tavırlı bir kadın. O zaman Julie'nin ilk gençliğinde bir hippie-çiçek kız olduğunu söyleselerdi inanamazdım. 68'li yıllar, tüm dünyada gençlerin barış ve özgürlük yılları. Rock konserleri, Beatles'lar gençliğin gözdesi. Julie o yılları dolu dolu yaşamış.

Julie herkesin can dostu olabilecek, sabırlı, hoşgörülü, alçakgönüllü bir insandı. Onun sinirlendiğini hiç görmedim. Mantıklıydı, pratik çözümler üretirdi. Sohbetinden çok zevk alırdım. Çok güzel Türkçe konuşurdu. Sorar, sorgulardı, her an yeni bir şey öğrenmeye açıktı. Çocuklarla çok iyi iletişim kurduğu gibi yetişkinlerle de hemen bağ kurardı. 

İngiliz asıllı Julie İngiltere'de Birmingham'da üniversitede okurken, sonradan eşi olacak Rıfat Dedeoğlu ile tanışıyor. Evlendikten sonra Türkiye'ye geliyor. 2014 yılına kadar İstanbul'da British İnternational School'da öğretmenlik yapıyor. Çiftin Batu ve Hakan adlı iki oğulları oluyor. 

Hayat akışını sürdürürken  Batu İzmirli Cansu ile, Hakan Anamur'lu Aylin ile evleniyor. 2019 yılında Cansu ile Batu'nun oğulları Ali de aileye dahil oluyor. Ali babaannesinin hayat kaynağı. Ali çok şanslı bir torun. 7yaşına kadar temel eğitimini Julie'den alıyor. Tanık olduğum pek çok durumda Julie ile Ali arasında çok güçlü bağlar vardı. Korku ve şiddete dayanmayan ama bir bakışla, bir ses tonu değişimiyle sağlanan disiplin!

Ali çok zeki, Türkçeyi de İngilizceyi de çok doğru ve düzgün konuşan bir çocuk. Kızımın iki kızı, Lina ve Rüya ile çok iyi arkadaşlar. Ali'nin bir doğum günü kutlamasında şimdi gülümseyerek hatırladığım bir anım var: Hediye paketleri açıldıktan bir süre sonra Ali yanıma geldi, sağ avucunu açarak bekledi. Anlamadım, Yanımda oturan Julie kısık sesle açıkladı: "Hediye paketinin bağını istiyor." Ali bütün bağcıkları topladı, paket kâğıtlarını düzelterek katladı. Küçük yaşta kazanılan olumlu bir davranış, israfı önleme, tutumlu olma... Küçük şeyler her zaman büyük parçaları tamamlıyor.

Julie'nin hayat öyküsünü daha sonra, oğullarının yazılı anlatımlarından öğrendim. Geçmiş yıllardaki güzel fotoğraflarını öylece gördüm. Anılar fotoğraflarla can buluyor adeta. Fotoğraflar her döneme tanıklık  ediyor. Günlükler de öyle değil midir? Günün kalıcı izlerini onlar aktarır bize. Daha sonra öğrendiğimize göre Julie de yaşamının her döneminde günlük tutmuş. Sadece olanları yazmış; kimseden yakınmadan, kimseyi suçlamadan. Sadece olanı, yaşadıklarını anlatmış. Bunu duyunca bir kez daha takdir ettim Julie'yi. 

Çok ılımlı, hoşgörülü bir insandı Julie, her dine saygılıydı. Bir Dünya Vatandaşı gibi dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmaksızın davranışlarını ayarlayabilen bir insandı. Aşure ya da lokma yediğinde "Allah kabul etsin." demeyi ihmal etmezdi. Dini bayramlarda saygı ile büyükleri, yakınları ziyaret ederdi.25 Aralık Noel gecesini hep birlikte kutlamayı da ihmal etmezdi. Çocuklar için çam ağacı süsleyerek , hediyelerini alarak,  büyük aileyi harika yemeklerle donatılmış bir sofrada bir araya getirirdi. Hümanistti, herkese yetecek sevgisi vardı.

Julie'yi çok yakın zamanda, Ağustos ayı başında kaybettik. Sağlıklı görünüyordu, ya da kimseyi üzmemek için hastalığını hiç belli etmedi. Her yıl planladığı gibi, Anamur'a küçük oğlu Hakan ve gelini Aylin'in yanına gitmişti. Dönemedi, zatürre tanısı konmuş. Hepimiz için bir ebedi son var elbette. Ani duyumlar insanda şok etkisi yapıyor. Ancak yatağa bağımlı olmadan, kimseye yük olmadan bir başka dünyaya göçtü. O da böyle isterdi sanırım.

Oğulları Batu ve Hakan'ın, annelerinin ölümünden sonra yayınladıkları duyuru mesajlarını okurken çok duygulandım. Birkaç cümle aktarmak istiyorum:

" Vefatından beri arkadaşlarından gelen mesajlarında neredeyse hepsi aynı şeyi söylüyor... 'A beatiuful soul.'  Daha güzel bir tanım olamazdı. Güzel bir ruhtu annem. 

"Ali'nin sadece babaannesi değil en yakın arkadaşı ve öğretmeni oldu. Annem en çok onu sevdi. Jellybeaaaan. Ali anneme resmen hayat verdi. Annem onun gelişiyle biraz da emekliliğin verdiği yılgınlığı üstünden attı."

"Eski velilerden biri mail atmış: 'Annen çocuğumla konuşurken karşısındakinin gözlerinin içine bakmasını öğretti. Bugün belki de sayesinde, muhteşem iletişim yeteneklerine sahip."

"Belki kendinden çok şey anlatmadın ama bize hep en doğru soruları sordun anne."

"Annem bize hayal kurmanın, hayal etmenin keyfini, gücünü öğretti."

"Aşırı berrak bir zihni vardı. Her şeyi merak eder, her şeyi sorar, her şeyi araştırırdı."

"Hal hatır sormak nedir en iyi o bilirdi. Kimsenin adını unutmaz, hiçbir önemli tarihi atlamazdı." 

***********

Geçtiğimiz Cumartesi günü Ali'nin dedesi ve ninesi Hakan- Emel Attal'ların evinde çok sevgili Julie'yi anmak amacıyla bir akşam yemeğinde buluştuk. Büyük masada onu sevenlerin yaptığı, sevdiği yemek ve tatlılar vardı. Eminim o da her zamanki sakin tavrı, yüzünden eksik etmediği ince tebessümü ve gözlemci bakışlarıyla bizleri izledi. O gece Ali'nin doğum günü de kutlandı. Julie Anamur'dan Ali'nin doğum günü için dönecekti. Büyükler ve çocuklar hep birlikte hüznün ve coşkunun oluşturduğu bir filmin oyuncuları gibiydik o akşam... 

O'na "Merhaba" dediğim günden bu yana 4 yıl geçmiş. Hayatın hızına yetişmekte zorlanıyoruz. Bu yazımla "Güle güle Julie " diyeceğim. Senden öğreneceğimiz daha ne çok şey vardı sevgili Julie. Toprağın bol olsun. Işıklar içinde uyu. Seni çok ama çok özleyeceğiz.

Makbule ABALI- Eğitimci 

10 Ağustos 2026 Urla- İzmir 
































Ağustos 04, 2026

KATIKSIZ SEVGİDEN YANA OLMAK



Bir yılda 365 günümüz, 12 ayımız, 52 haftamız var. Düşününce ne kadar uzun bir zaman dilimi. Oysa nasıl hoyratça kullanıyoruz. Pek çok günü özel günlere ayırmışız. Tek bir gün! Söylemek istediğimiz her şeyi o tek günün sırtına yüklüyor hatta belki alacak- verecek hesaplarını da kapatıyoruz. O özel günü daha da anlamlı kılabilecek yılın diğer günleri sessiz, sakin, şaşkın bakakalıyorlar.

 Yeni bir gün daha eklendi özel günlerimize. "Emekliler Günü"  Kendilerine de bir gün ayrıldığından haberleri var mıdır acaba? Nasıl kutlarlar, sonraki günler nasıl geçer, henüz bilemiyoruz. Günlük kutlama günlerini ben yadırgıyorum. Kısa süreli kutlamalar gösteriş, abartı, yapaylık da içeriyor bana göre. Güdümlü kutlamalar, kısa zamanlı anmalar da uzun ömürlü olmuyor. 

"Sevgililer Günü" kutlamalarına da  bir türlü ısınamadım. Sevgi, sevmek, sevdalanmak sözcüklerine de haksızlık mı ediyoruz diye düşündüğüm de oluyor. Sorular takılıyor aklıma: "Katıksız, gerçek sevgi nasıl kanıtlanır? İçten bir duyuş, bir seziş neden ille de kanıtlanma ihtiyacı duyar? Sevmek, parçalardan bütüne ulaşmak mıdır yoksa bütünü gören gözler daha sonra mı küçük detayları algılar? 

Dış güzelliğe aldanmak iç güzellikleri görmeye bir engel midir? Bir günlük sevgi kaç günü ya da yılı kurtarır, ya da yıllar sevgileri pekiştirip yılların ötesine uzanır mı? Böylesine kısa bir hayatta sevgiyi dile getirmek için çok uzun cümleler, çok büyük hediyeler, çok görkemli kutlamalar  mı gerekir? 14 Şubat'ta tek bir günün 24 saati yeterli midir? "

Bazı sözcükler vardır;  Anlamı çok zengindir. Dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı şeyleri çağrıştırır. Duyguların en yücesidir, olumlu yönleriyle özlenen, beklenen davranışları içerir. Tek başına bir değerdir. Bir bakış, bir gülüş, bir duruş, bir şiir, bir müzik, bir şarkı, bir mektup bir kitap, bazen bir mekân, bir kent hatta bir ülke sevgiyi, sevgiliyi, sevileni çağrıştırabilir. Ne güzel, kalıcı bir izdir bu. Bir koku duyar, ardından neleri düşünürsünüz, bir renk , bir isim, bir çocuk masalı veya oyunu size çok şey hatırlatabilir. İçinizde beslenen sevgidir bu duyumsamaları yaratan... 

SEVGİ sözcüğü ne çok şey barındırır içinde; Güven, şefkat, koruma duygusu, saygı, sempati, içtenlik, saflık, duruluk, temizlik, inanmak, sadakat... Sevginin kapsama alanı öylesine geniş ki tüm dünyaya yeter; Doğayı sevmek, vatanını, yurdunu, insanları, çocukları sevmek, bitkileri, çiçekleri, ağaçları, hayvanları, otu, böceği sevmek, korumak... Sevmek bağlanmaktır, sevmek özlemektir, sevdiğine zarar gelmesin diye içi titremektir, görmek istemektir, sevdiği için kaygılanmaktır. Gösteriş amaçlı sevgi olmaz. 

Çocukların sevgisi her şeyi  ne kadar yalın, sade, saf ve güzel anlatır:

"Dağlar, denizler, dünyalar kadar seviyorum." derken o minik kollar neredeyse tüm dünyayı içine sığdırır.

"Siz öğretmenimden daha mı iyi bileceksiniz?" Güvenle sevginin buluşmasıdır bu.

"Ben o çok bağıran, kavga eden, öfkeli amcaları sevmiyorum." Dedikleri kesindir, kimse değiştiremez, dünyanın merkezinde sanki onlar  vardır." Özü-sözü bir olmaktır bu.



Usta şairlerin dilinde , şiirlerin gizemli dünyasında bir başka  değer kazanır SEVGİ:

"Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek

Yılların telâşlarda bu kadar çabuk 

Geçeceği aklınıza gelmezdi."

Behçet NECATİGİL


"Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi 

Geceleyin ateşler içinde uyanarak

Ağzımı musluğa dayayıp su içer gibi..."

Nazım HİKMET


 "... ve dostluğu ve sevgiyi,

yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim

onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye "

Yılmaz GÜNEY


Ve şarkılarda, türkülerde dile gelir SEVGİ 

Sezen Aksu- Çocuklar gibi

Tarkan Ahde Vefa

Hümeyra- Sessiz Gemi

Musa Eroğlu- Mihriban 

Aşık Veysel- Tatlı Dillim Güler Yüzlüm 


 Çocuklar Gibi (Sabahattin Ali- Ali Kocatepe- Sezen Aksu )





SEVGİ Dünyamızdan Hiç Eksilmesin.

Makbule ABALI-Eğitimci

Urla 15 Şubat 2024



Temmuz 30, 2026

KUŞLAR GİBİ...

 Gökyüzünü masmavi bilirdi çocuklar

Ansızın kıpkırmızı oldu her yer

Gökyüzü karardı, kirlendi

Kapkara bulutlara şaşırdı, korktu küçükler

Bir çocuk annesine sordu:

Neden gökyüzü öfkelendi, kızardı anne?

**********

Yangınlar günlerce gecelerce sürdü;

Gökyüzü kıpkırmızı

Her yer dayanılmaz sıcak 

Her şey karmakarışık 

Mevsimler, iklimler, kayıtlar 

Bütün bilgiler, tüm değerler altüst 

Dünya zamansız yakalandı...

**********

Yurtsuz , evsiz insanlar gibi 

Kuşlar da perişan, şaşkın 

Hep birlikte göç ediyorlar 

Soluk alamadıkları diyarlardan 

Sığınacak tek ağaç kalmamış, ormanlar yanıyor 

Her şey tutuşmuş, kavrulmuş, yanmış 

Kanadı kırık, tüyleri dökük kuşlar gibi... 

**********

Gökyüzü bir renk paleti gibiydi 

Ana renkler kayboldu

Kıpkırmızı oldu her yer 

Alevler kavurdu, yok etti ne varsa

İnsanlar çaresiz, insanlar suskun

Kuşlar gibi ürkek, 

Kuşlar gibi kaygılı 

Doğanın tükenişine ağıt yakıyorlar...

Makbule ABALI- Eğitimci 

30 Temmuz 2026 Türkiye 







Temmuz 18, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-7 YENİ BİR EVE TAŞINMAK

 

YENİ BİR EVE TAŞINMAK... 

Çocuklukta her taşınma biraz merak, biraz kuşku, biraz da hüzün yüklüdür. Bir bilinmezler dünyasına yolculuk yapılacaktır. Kimler komşunuz olacak, kimlerle görüşülecektir? Yakın çevrede neler bulunacaktır? Okul değişimi söz konusu olduğunda ; yeni okul, yeni öğretmen ya da öğretmenler, yeni arkadaşlar... Haklı olarak hep merak konusudur. 

Adana'da Büyük saate yakın, tarihi evimizden, babamın annemi ve bizleri düşünerek yaptırdığı bağımsız, tek katlı. bahçeli, villa tarzındaki evimize, bir eylül öncesi, okullar açılmadan taşındık. O yıllarda çevremizde çok ev yoktu. Vali Konağı ve Stadyum yakındı. Yarbaşı Karakoluna çok yakındık. Kısa zamanda o semt de yerleşim alanı haline geldi. Yan tarafımıza Güney Sanayi Fabrikası Lojmanı yapıldı. Bir süre sonra Öğretmenler Kooperatifi tek katlı öğretmen evleri yaptı. Semtimiz kısa zamanda değişti, şehrin uzağındaki yerimiz değer kazandı. 

Adana sıcaklarına karşı bir önlem olarak yüksek tavanlı, 3 geniş balkonlu, 4 oda 1 büyük salonlu evimiz ilk gidişimizde bize saray gibi gelmişti. Babam da annem de o yıllarda çalışıyorlardı. Babam, ceza davaları dışındaki davalara giriyor, annem dikiş dikerek terzilik yapıyordu. Bir oda annemin atölyesi olarak düzenlendi. O ev nişanlara, düğünlere tanıklık etti, çok kişiyi ağırladı. 

Annem işlerinden ötürü ev gezmelerine, günlere gitmezdi. İyi bir ev sahibi, iyi bir dinleyici idi. Gelenler huzur bulduklarını söylerlerdi. Büyük masada mutlaka yemekli misafir olurdu. Dayanışmayı, paylaşmayı biz çocuklukta öğrendik. Aşçı olarak çalıştığı evlerden bir huzursuzluk nedeniyle ayrılan Havva Teyze'nin valiz yerine kullandığı paketleriyle ilk geldiği yer bizim ev olurdu. Bir süre sonra yeni bir iş yeri bulur, taşınırdı. Neden bilmem okul dönüşü buram buram poğaça kokusunu alır, ama onun izni olmadan yiyemezdik. 

Salon ve misafir odası (aynı zamanda yatak odası olarak kullanılırdı.) bizim ölçülerimize göre çok büyüktü. O yıllarda Adana İncirlik Hava Üssünde çalışan Amerikalılar  şehrin güvenli bölgelerinde ev kiralarlar, memleketlerine dönerken de büyük eşyalarını satarlardı. Onlardan alınmış iki büyük gaz sobası, salon ve misafir odasına kurulmuştu. Tutumlu babamın onayladığı zamanlarda gaz sobaları çalışırdı.

Önde, yanda ve arkada uzanan bahçe, biz çocukların en sevdiği yerdi. Babam arkaya demirden büyük salıncaklar yaptırmıştı. Büyük küçük herkes binerdi. Babamın hemşerisi Kıbrıslı Ülfet Amca ara sıra gelip bahçe bakımını yapardı. Bahçede her ağaçtan birkaç tane vardı. Muz, zeytin, nar, portakal, mandalina, turunç, limon ve annemin balkonlardaki çiçeklerine ek olarak her çeşit çiçek. Okul dönüşü orada yediğim portakalların tadını başka hiçbir yerde bulamadım. 

Bahçenin bir köşesinde bir tavuk kümesi bile vardı. Eşelenen tavuk yumurtalarından her gün yağda iki yumurta yiyen küçük kardeşim Hakkı, Denizli'de geçirdiği iki yıllık askerlik süresinin sonunda Burdur'a bizi ziyarete gelirken sorduğum "Ne yemek yapayım istersin? " soruma "Sadece az tereyağında 2 yumurta." diyerek beni şaşırtmıştı. Çocukluktaki tatlar, kokular, beğeniler, hayat boyu geçerliliğini koruyor.

Geçmiş yıllarda bizi en mutlu eden şeylerden biri de bahçenin bir yerinde babamın "Çamaşırlık" olarak yaptırdığı, içinde taş ocak bulunan bir kulübe idi. En güzel evcilik oyunları, en verimli kitap okumalar, en güzel söyleşilerin yeri, o küçük kulübe olmuştur. Orada düzenlediğim kitaplık bize ve kardeşlerime, onların arkadaşlarına  ilk okuma sevgisini ve kitap arkadaşlığını kazandırmıştır diye düşünürüm. 

Eski bir Adanalı olarak şimdilerde Adana'ya gitsem çok yabancılık çekerim sanıyorum. Pek çok kentimizde olduğu gibi orada da portakal bahçeleri kesilip yerlerine çok katlı binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler dikilmiş. Eski Öğretmen evleri yıkılıp çok katlı binalar haline dönüşmüş. Ekonomik güçlükler, yakıt sıkıntıları da insanları değişime yönlendirdi. O çevrede direnip, en son yapıma verilen ev bizim bahçeli güzel evimiz oldu. 

Çalışma hayatının içinde hepimiz ayrı bir şehirdeydik. Evin girişinde güney kentlerimizin simgesi iki görkemli palmiye ağacı vardı. Onlardan minik palmiyeler yetiştirildi. Sonra onlar da büyüdüler. Ev yıkılırken anneme karşı binada bir ev kiralanmıştı. Tüm çalışmalara tanık olmuş. Telefondaki sesini hiç unutmadım;  "Ah Makbulüm, Neron gibi bütün ağaçları yakıyorlar..." diyordu. Nerede olursa olsun, ağaçlar kesilirken içi yananları çok çok iyi anlıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci 

18 Temmuz 2026 İzmir-Urla




Temmuz 05, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-3

 



Yaşamın ta içinden, derinlemesine yazmaya başladığınızda bir durgunluk çöküyor üstünüze. İnsanın kendinden söz etmesi zor. Sınırlarınız, korunaklarınız var. Hele hayat boyu daha çok dinleyici olduysanız hemen yer değiştiremiyorsunuz. Ne çok kişinin sırrını paylaşmışımdır. Anne babalarının bilmediği sorunlarını dinlemişimdir gençlerin. Bazen gözyaşları eşlik etmiştir anlatılara. Beden dilinden, gözlerden, mimiklerden anlarsınız, anlamaya çalışırsınız ruhsal kaygıları, derinlerdeki yaraları.

Güvenmek, inanmak ne kadar önemlidir teke tek görüşmelerde. Sırdaşınız, dert ortağınız var mıydı yaşantınızda? Benim vardı, kaybettim. Hayatta yapayalnız hissediyorsunuz kendinizi o zaman. Kanadı kırık kuşlar gibi. Bastonunu kaybetmiş bir âma gibi. Tutunacak bir dal bulamadığınızda yolunuzu yordamınızı şaşırabiliyorsunuz bir süre.

Belki günümüz ekonomik koşullarında  değil ama, kalabalık aile içinde olmak güzeldir. Paylaşmayı, tutumlu olmayı, sevgiyi, dostluğu içinize sindirirsiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarımda "Küçük Ev" dizisi çok sevilirdi. "Küçük Kadınlar" romanı ve filmi de unutamadıklarımdandır. İlk gençlikte roman karakterleriyle özdeşleşmek adettendir. Kitaptaki büyük kardeş rolü bana uygundu. Ama gerçek hayatta benden 1.5 yaş küçük kardeşim Rasime can yoldaşım, sırdaşım en güzel oyun arkadaşımdı. 

Çocukluk oyunları çocukların iç dünyasını, umut ve beklentilerini ne güzel açığa çıkarır. Evcilik oyunlarımızda Rasime hep doktor olmak isterdi. Oyunun kahramanı ben değilsem,  hastası ben olurdum. Evdeki küçük araçlar doktorluk malzemesi olarak kullanılırdı. Okullarımızdaki aşı günlerinde korkusuz oluşumuz o oyunlar sayesindedir. Yıllar sonra İstanbul, Çapa Tıp Fakültesinden gerçek doktor olarak mezun olmasında çocukluk hayallerinin rolü vardır mutlaka. 

Çocukluk hayalleri sonsuza dek uzanır. Masumdur, tertemizdir, maddi ilişkiler, çıkarlardan uzaktır. Bazen hayalle gerçek birbirine o kadar yakındır ki, rüyalar gibi şaşırtır insanı, ya da hayal kırıklığına uğratır. Kimileri bu duruma kader ağlarını örüyor dese de, büyük ölçüde insan, hayatının tuğlalarını kendi eliyle yerleştiriyor. Temelin sağlam ya da dayanıksız olmasında bizim de payımız var. Nedenlere, nasıllara yanıt aramak anlamsız. Mantık duyguya yenik düşüyor bazen.

Çocuklukta oyun oynarken sadece "bugün, o an" yaşanıyor. Geleceği planlamak ya da gerçekleştirmek olayların gidişatına bağlı. O yıllarda oyun arkadaşımın, 48 yaşında kötü bir hastalığa yakalanacağı ve tam 2 yıl sonra 50 yaşında bu dünyaya veda edeceği hiç aklıma gelir miydi? Çevresindeki herkese belli bir yaş döneminde mutlaka mamografi çektirmeyi öneren bir doktor, çalışma koşulları içinde kendini o denli ihmal edebilir mi...? İnsan sevdiklerine hastalığı kolay kolay konduramıyor. Ben de onu, hep neşeli, her an espri yapan, cıvıl cıvıl, girdiği ortama neşe saçan biri olarak hatırlıyorum.

Yıllar nasıl da aktı geçti. Kızı Zeren annesinin yolunda çok başarılı bir tıp doktoru olarak yaşamını sürdürüyor. Annesi gibi alçak gönüllülüğünü hiç kaybetmeden, Hipokrat yeminine sadık , insana saygılı, hümanist genç bir profesör oldu. Rahatsızlıklarımızda ilk danıştığımız, 24 saat yanıt vermeye hazır, sabırlı bir aile hekimimiz. Çalışma saatlerinde görevine engel olmamak için çok titiz davranmakla birlikte, kayda değer ilginç olaylar yaşanabiliyor. Çok acil bir durumda gece arayınca geri dönüşü biraz gecikmişti. Sonra aradı, uluslararası bir kongre için dünyanın bir ucundaydı, ancak gene de sorumuz cevaplandı. Çok iyi biliyorum ki, bu tavır onda içselleşmiş, nitelikli karakterinin bir parçası olmuş artık...

Her zaman öyle içten diliyorum ki; Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilerin, iyiliklerin farkında olalım, takdir ve teşekkürümüzü ihmal etmeyelim. Olumsuzlukları uygun bir dille uyaralım. Kırmayalım, kırılmayalım. İnsanların tahammül sınırını aşmayalım. Kin ve öfke ekildiğinde bir gün mutlaka bir biçimde patlama yaratabiliyor. Dengeli, ölçülü davranışlar zamana yenik düşmeyecektir. 

Makbule ABALI-Eğitimci 

5 Temmuz 2026 İzmir-Urla.



                                                  Müzeyyen Anne, çocukları Rasime ve Makbule ile.


Doktor Rasime Barış, çocukları Zeren ve Baran ile.







Temmuz 01, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-1

 Yıllar nasıl da ardı ardına geçti. Sadece dönüp arkamıza baktığımızda değil, derin derin düşünmeye başladığımızda daha iyi fark ediyoruz. Yaş aldıkça eskiyen yıllar, anılar daha belirgin olmaya başlıyor. yakın geçmiş unutulurken uzak geçmiş "Beni bir kez daha yaşayın." diyor sanki. Hayal meyal hatırlanan adlar, silik bir biçimde canlanan simalar ve yaşanmış onca olay ve durum.

Beyin nasıl depoluyor yüzlerce belgeyi, görüntüyü, sesleri, kokuları, renkleri, bir ömür yaşanmışlığı...? Bizler; 50'li, yıllarda çocukluğunu, 60'lı 70'li yıllarda gençliğini yaşayan bireyler "Nostalji" sözcüğünü çok severiz. O sözcüğün içinde buram buram sevgi vardır, dostluk, arkadaşlık vardır, merhamet, iyi niyet, empati, adalet duygusu , güven vardır. 

İletişim insan hayatında ne kadar önemlidir. Bizim kuşak dostlukları yoğun yaşadı. Cep telefonları yoktu, mektuplar uzun yazılırdı, bazen sayfalarca, bıkmadan, usanmadan. Meramını anlatmak, anlaşılmak önemliydi. 29 Haziran'da bloglar arasında yeni bir iletişim bağı kuruldu. Projenin yaratıcısı, Mindmills  Blog sahibi Neslihan arkadaşımız. 29 Haziran -24 Temmuz arasında geçmişe mektuplar yazarak yüzleşeceğiz. İsteyen her konuda yazabiliyor.  Mektup yazmayı çok seven, nostaljiye düşkün bir kişi olarak bir günlük gecikmeyle bu etkinliğe katılmak istiyorum. 

Son yazımda hastalıklardan daha sonra söz edeceğimi belirtmiştim. Bu bir ay içinde ele alabilirim. Hastalıklar benim yumuşak yanım. Kendim ya da bir başkası. Çok kapsamlı "Nasılsınız?" sorusuna alacağım yanıttan hep ürkerim, tedirgin olurum. "Ne var ne yok?" sorusu da öyle değil midir? Eskilerin "Bir vur bin ah işit kâseden" dedikleri gibi.

 Bu etkinlikte yazılarımızı istediğimiz sıklıkta yazabileceğiz. Bu esneklik çok hoşuma gitti. Bazen gün 25 saat olsa yetişemeyeceğimi düşünüyorum. Hayatı ağır çekimde bir "Engelli" olarak sürdürmek, pek kolay değil. (Yaşlılık da bir engelli olma hali, biliyorsunuz. 

Hayatı kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil. Dünden söz ederken bugünle kıyaslamalar yapabiliyor insan. Ya da bugünden yarınlara, geleceğe sıçramalar yapılabilir.  Geçmişi düşünürken bazı anlar çok net hatırlansa da, bazı  anlar sisli bir perdenin ardından gözleniyor. İnsan kendini korumaya alıyor, çok olumsuz bazı anılar hiç hatırlanmayabiliyor. Bilinçaltı koruyucu bir sığınak gibi. Unutmak istediklerimizi saklayan bir eski zaman barınağı. 

"Hastalık bir çeşit ruhsal mutluluktur" diyor bir düşünür. Sevdiklerimizle aramızdaki bağı güçlendirir, bizi onlara yaklaştırır. Zor bir günde okula gitmek istemeyen çocukların bahanesi, karın ağrıları, bulantılar değil midir? Şair Can Yücel "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirinde çocukluk hastalığını ne güzel dile getirir. "Sevinçten uçardım hasta oldum mu/ 40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a" Psikosomatik hastalıkların ( Ruhsal nedenlere bağlı bedensel hastalıklar) kökeninde endişe ve kaygılarımız. korku ve sıkıntılarımız yatar. 

Geçmişe ilk mektubum bir tanıtım amaçlıydı. Ay içinde yazacağım diğer mektuplar genelden özele inecek. Yıllar öncesinde aileme, sevdiklerime yazdığım mektuplar gibi çok uzun olmamasına dikkat edeceğim. Ancak yorumları dahi kısa yazamayan biri bunu nasıl yapar bilemiyorum. Değerli yazarımız Oktay Akbal'ın sözü kulaklarımda; "Yazmak yaşamak..." 

Makbule ABALI

1 Temmuz 2026





Haziran 23, 2026

BİR YAYLA KADINI...


Onu yıllar önce tanıdım. Yayladaki evimize çok yakındı evleri. İlk gördüğünüzde seversiniz sanırım. Güler yüzlü, hoşsohbet, çalışkan bir yayla kadını. O yıllarda "Teslime Yenge ne iş yapar?" diye sorsanız " Her işi ustalıkla yapar" derdim: Hayvanları otlatmaya götürür, süt sağar, yoğurt yapar, yemek yapar, 95 yaşındaki annesine bakar, saç üzerinde bazlama, börek, sıkma yapar, zamanı kalırsa çulfalık dokur, harikalar yaratırdı. Her derde deva-. mucizevi bir insandı.


Aradan yıllar geçti. Onun  çalışma temposu hiç azalmadı.
İnsanı şaşırtan, parmak ısırtan bir enerji ile hayatını sürdürdü. El tezgahında dokuduğu dokumalıklar kentte de alıcı buldu. Teslime Yenge usta öğreticilik de yaptı. Çok sipariş aldı, onları başarıyla tamamladı.

Evde oğlu, gelini ve kızı da Teslime Yenge ile birlikte hayatı paylaşıyorlardı. Ama asıl büyük yük bu güzel yürekli yayla kadınının üzerindeydi. Biz Güneyin sıcaklarında her yaz iki ay yaylaya çıktık. Her yaz sütümüzü, tereyağımızı onlardan aldık.


Bu yaz gene yaylada karşılaştık. Teslime Yenge yıllar sonra hayatı rölantiye almıştı. Beli artık hayatın yükünü kaldıramaz olmuştu. Elinde baston iki büklüm yürüyor ama gene dokuma yapıyor, evin yemeklerini pişiriyordu. Bilincinde en küçük bir zayıflama yoktu. Çevresinde yakın dost ve tanıdıklarının ziyaretlerini de ihmal etmiyordu.
O gün, yıllar önce eşini kaybetmiş bir akrabasının anma mevlüdünde idi Çıkışta evine çaya davet etti. Evin avlusunda ziraat mühendisi torununun da yardımıyla çiçekler içinde bir oturma düzeni oluşturulmuş. Orada sohbet  edip çay içtik.


Aynı avlunun içinde iki farklı evde oğlu, gelini, torunu ve kızı  oturuyorlar. Bahçede üstü kapalı bir hayvan barınağı yapılmış.


Birkaç gün önce kızım uğrayıp dokumalardan almıştı. "Anne o kadar ustalıkla dokunmuş ki görmelisin." diyordu. "Bir de çaydanlık koleksiyonuna dikkat et" diye ekledi. Bu konuda Teslime Yenge "Eskiyenleri atmaya kıyamıyorum" diyor.
Evi tertemiz, düzenli. Annesinin ölümünden sonra tek başına yaşıyor. Ama yalnız değil.
Odasında can yoldaşı radyosu üstü güzelce örtülmüş olarak yerini almış. Değerini bilenler tarafından korumaya alınmış. Eski radyo bu evde olmaktan mutlu. Geçmişten  bugüne anılar, sesler ve izler taşıyor.


Gelini Zeynep, Teslime Yengenin yıllardır yaptığı işleri büyük ölçüde üstlenmiş. Güler yüzlü, sevecen, çalışkan, hamarat bir yayla kadını o da. Eşi eski muhtar. Teslime Yenge, gelini için "Yıllardır ne o beni kırdı ne ben onu incittim" diyor.
Bedeni artık iki büklüm ama yüreği pırıl pırıl Teslime Yengenin." Üşenmek" sözcüğü onun sözlüğünde yok. O gün karnıyarık yapacakmış. Merdivenden inerken yardım teklif ediyorum. "Sağ ol , ben alışkınım " diyor. Israr etmiyorum.



Doğadaki otlarla, doğal yemlerle beslenen inek ve keçilerden yarın gene süt almaya geleceğiz. Bugün ayrılırken Teslime Yengenin hediye ettiği bir dokuma var elimde. Sabırla, emekle ilmek ilmek sabırla  dokunmuş. Sanki iplerinde hayatın tüm renkleri var.
Ülkemizin güzel insanları da her yaştan adeta rengarenk .Üretken, paylaşımcı , özverili, çalışkan. Onları tanıdıkça mutlu oluyor, coşkuyla doluyor insan. Değerlerini bilmek gerek, emekleri ödenmez.

Makbule ABALI-Eğitimci
Temmuz 2017 Mersin Arslanköy




Güncelleme: Haziran 2026- İzmir-Urla 
Teslime Yenge'yi rahmet ve saygıyla, sevgiyle anıyorum. M.A