Sayfalar

Aralık 28, 2014

"UMUT VAR" DİYEBİLMEK...



Bazı zamanlarda, olaylarda ya da durumlarda içimiz aydınlanır. Gülümseriz, "umut var" deriz. Ama bazen de bir karamsarlık, umutsuzluk çöker içimize; Beklenmedik davranışlar, şiddete başvuran insanlar, gücünü kötüye kullanan tipler, iç karartıcı durumlar, yalan, aldatma, hırsızlık, iki yüzlülük... gibi davranışlar insanı umutsuzluğa yöneltir. 

Umudun varlığına inanmak ister insan. "Umut var" diyebilmek ister. Örneğin neler bize-size umudu çağrıştırır, neler bize güç verir, umuda olan inancımızı tazeler ?

Alın teriyle, emeğin değerini bilen, yalan söylemeyen, insanı aşağılamayan, aldatmayan, hırsızlık yapmayan, kadınlara kaba davranmayan, çevreye duyarlı insanların varlığını bilebilmek, onların giderek çoğaldığını görmek... 

Aslında yoksul olduğu halde, bulduğu yüklüce bir parayı araştırıp sahibine iade eden, hiçbir karşılık beklemeden mutlu olan insanı bilmek.

Paranın yanlış verildiğini fark ettiğinde müşterinin arkasından yetişip parayı iade eden, haksız kazancı reddeden esnafı tanımak...

Hangi partiden olursa olsun, doğru bildiğini iradesiyle, uygun bir üslupla çekinmeden söyleyen, halkın yararlarını savunan, dinleyen, çözüm üreten milletvekilinin varlığını bilmek...

Kendi partisine oy vermeyen bir yöreye de ön yargısız hizmet götürebilen, halkıyla empati kurabilen yerel yönetici, dürüst politikacıyı tanıyabilmek...

Engelli vatandaşlarımızın varlığını kabul edip, onlara uygun iş imkanları sunan, çalışmasının gerçek karşılığını veren, çalışanların sigortasını yaptıran dürüst iş yeri sahibini bilmek...




Halk sağlığını düşünüp katkılı gıdalara, zararlı besinlere, hormonlu sebze ve meyveye karşı çıkan esnafın varlığından haberdar olmak...

Hastalıklardan önce koruyucu hekimliğe önem veren, hastasını dinleyen, anlamaya çalışan, hastasını kurtarmak için her çabaya başvuran Hipokrat Yeminine sadık kalmış doktorların varlığını bilmek. 

İdealist bir öğretmenin, imkansızlıklar içinde öğrencilerini yetiştirmek için çabalayarak her şeye rağmen onları" kendine yeter" uygun bireyler olarak yetiştirdiğini bilmek...

Bilgisini uygun biçimde kullanıp, kentlerin görüntüsünü bozacak her tür yapılaşmaya hayır diyebilen, depreme dayanıklı sağlam konutlar inşa edilmesine önayak olan dürüst mimar ve mühendislerin güvencemiz olduğunu bilebilmek...


Yerin yedi kat altındaki madende çalışan işçinin de, yerin üstünde bir inşaat asansöründe çalışan bir işçinin de can güvenliğini düşünüp gerekli önlemleri alan işverenlerin varlığını bilmek...

Halka yasalar çerçevesinde uygun şekilde davranan, kaba kuvvet, orantısız güç uygulamayan, toplumsal olaylarda halkın güvenliğini koruyan, toplum ve gençlik psikolojisini bilen, ancak yasa dışı davranışlarda yeterli uyarıları yaptıktan sonra önlem alan güvenlik güçlerini görebilmek...


Hayvanlara gerekli duyarlılığı gösteren, yaralı bir hayvanı iyileştirmek için çareler arayan, yardıma muhtaç her canlıya yeterince sevgi ve özen gösterebilen kişilerin farkına varmak...

Çevremizde, yakınımızda ya da uzağımızda bütün bu insanlar, olaylar, durumlar bize umudu düşündürür. İçimizde umut ışığının parlamasına neden olabilir." 2015 Umut Yılı" olsun diyebilmeyi öyle içtenlikle istiyorum ki. Yeni yıl umutsuzlukların üstüne umut taşısın. Tek tek her birimiz birey olarak, vatandaş olarak, insan olarak çaba harcamazsak umuda nasıl yer açarız? 

Tüm dünya için, Türkiye için 2014 beklendiği gibi bir yıl olmadı. Ama her yıl yeniden umut yüklenir insanoğlu. Şimdiden beklenti içine girdik bile. Ne olur bu yıl "boş umutlar yılı" olmasın. 

Makbule ABALI-Eğitimci 
Mersin 228.12. 2014

Fotoğraflardaki güzel çalışmaları yapan değerli dosta gönülden teşekkürler. Yüreğine-emeğine sağlık. M.A


Aralık 23, 2014

KORUMA... KORUYAMAMA...


Bir kadın korumaya alındı.
Korunacaktı; kavgadan, dayaktan, ölümden,
Bir zamanlar severek evlendiği kocasından,
Bir kış günüydü, akşam üstü, iş dönüşü...
Evine ulaşmak istedi;
Korundu ayazdan, fırtınadan,
Korundu yağmurdan, çamurdan,
Ama korunamadı ölümden.
Önce iki el silah sesi duyuldu,
Çocuklar pencerede, ürkek, şaşkın, şokta
Her şey karmakarışık, paramparça.
Babaları mı kurşun yağdıran...?
Komşular yetişti feryada,
Hava kuru soğuk, ayaz.
Cansız bedeni gazete kağıtlarıyla kapattılar.
Yerde kalan kanı yağmur temizledi.
Baba götürüldü elleri kelepçeli, başı önde,
Anne götürüldü ambulansla, cansız...
Çocuklar korumaya alındı bu kez,
Anneleri korunamayınca...


Aralık 18, 2014

KAZANDIKLARIMIZ YA DA KAYBETTİKLERİMİZ...



Bazı öyküler vardır, gerçekten yaşanmıştır dünyanın bir yerinde. Dilden dile söylenir, unutulmaz bir ders gibidir. Yıllar önce okumuş, çok etkilenmiştim. Olay İsveç'te geçiyor. Bilindiği gibi İsveç  dünyanın en uygar ülkelerinden biri. Ülkelerin "mutluluk" sıralamasında en üst sıralarda. Ekonomik yönden kişi başına düşen gelir düzeyi çok yüksek. Manevi değerler sıralamasında; dürüstlük, yasa ve kurallara uyma, güvenilirlik gibi değerlerde  üst sıralarda. Eğitim- öğretim düzeyi  pek çok ülkeden daha yüksek.

Bu ülkede bir gün bir yılbaşı öncesi, oyuncak satan büyük bir alışveriş merkezinde bir olay geçiyor: İki genç arkadaş mağaza yöneticilerine  bir oyun oynamaya karar veriyorlar. Kimsenin haberi yokken mağazanın anons merkezine geçiyorlar ve bir duyuru yapıyorlar: "Yılbaşı öncesi alışveriş merkezimiz müşterilerimize bir jest yapmaya karar vermiştir. Herkes 10 dakika içinde istediği oyuncağı para ödemeden alıp götürebilir."

Alışveriş merkezi bir anda karışır, mağazalar talan edilir. En pahalı oyuncaklar da götürülmüştür. Yöneticiler şaşkına dönmüşlerdir.Oysa dışarı çıkan müşteriler ve çocuklar nasıl da mutludurlar. Kısa bir düşünme devresinden sonra yöneticiler bir deneme yapmaya karar verirler; Yeni bir anons yapılır, kötü niyetli kişilerin oyununa geldikleri dile getirilir. Para ödemeden, haksızca alınan oyuncakların geri getirilmesi istenir. Bir gün içinde alınan bütün oyuncaklar iade edilir. Sadece kötü şakayı yapan iki kişinin aldığı iki oyuncak geri gelmemiştir. 

Bu olayda kim kazandı, kim kaybetti diye düşünüldüğünde kaybeden belki sadece iki kişidir. Herkes kazançlıdır, çocuklar hayatları boyunca bu olayı unutmayacaklardır. "Hak etmedikleri bir şeyi almamaları gerekir. Bedelini ödemeden bir şey alınmamalıdır. Yanlış davranıştan dönülmesi gerekir."
Dünyanın her yerinde çocuklar yaşayarak öğreniyorlar. Onlara ancak örnek davranışlar sergileyerek kalıcı davranışlar kazandırılıyor.


Aralık 11, 2014

BİR GÜZEL İNSAN: DİLEK LİVANELİ...


Güzellik sadece kaşın, gözün güzel olması değil elbette. Güzel diye nitelendirdiğimiz öyle insanlar var ki; yüreği güzeldir, yüzü aydınlıktır, davranışları içtendir. Çevresine adeta ışık saçar, adından söz ettirir. Güzel işler yapar, varlığı kazançtır çevresindekiler için. 

Ekranlarda izlediğimiz onca olumsuz haber arasında çok güzel bir haber vardı. Böyle haberler aslında çok kısa, yüzeysel geçiştirilir. Bu kez öyle olmadı; Haberin iki televizyon kanalında, iki gazetede yer alması sevindiriciydi. Güzel bir insanı, bir sınıf öğretmenini tanıdık böylece: Dilek Livaneli, Samsun'un Çarşamba İlçesi'ndeki Kumköy İlkokulu'nda beş yıldır "sınıf öğretmeni" olarak görev yapıyor. İki yıl önce çevresinde "Fark Yaratanlar" arasında seçilmiş.

Keşke Dilek Öğretmen gazetelerin 3. sayfasında değil de 1. sayfasında haber olabilseydi. Toplum olarak işini böylesine benimseyen, fark yaratan, dürüst, idealist insanlara öylesine ihtiyacımız var ki... Dilek Öğretmen çalıştığı okulun iç donanımını ve fizik şartlarını tamamen yenilemiş, sosyal içerikli projeler hazırlayarak çocuklarla aileleri arasında iletişimi güçlendirmiş.11 yıldır köy okullarında görev yapıyor.

Öğrencilerini operaya, sinemaya, tiyatroya, buz patenine götürmüş, velilere okuma-yazma ve meslek edindirme kursları açılmasını sağlamış. Okul lojmanının iki odasını atölye haline dönüştürmüş, köydeki kadınlar sertifika alarak üretime geçmişler. Yaptığı çalışmalarla Dilek Öğretmen Dünya çapında "Küresel Öğretmen Ödülü Komitesinin" (The Global Teacher Prize) seçtiği 5 bin öğretmen arasından son 50'ye kalan tek Türk Öğretmen olmuş. Daha sonraki elemelerde son 10 ve birinci seçilecekmiş. 

"Çağdaş bir çalıkuşu" bizlere hatta dünyaya, istenirse imkansızlıklar içinde de neler yapılabileceğini kanıtladı. İçimize su serpti, yüreğimizi aydınlattı.
Teşekkürler Dilek Öğretmenim, bunca kötü haber arasında bir tutam mutluluk, bir tutam umut sundunuz bizlere...


Aralık 04, 2014

ENGELLİ YARIŞ



                   ENGELLİ YARIŞ

Dün engelliler günüydü, engelliler unutulmadı...
365 gün unutulmuşlardı, bir gün hatırlandılar. 
Ne zorluklar yaşadılar, çoğu kez bilinmedi;
Merdivenlerden geçerken babaların annelerin sırtında taşındılar,
Hastanelerde bile bazen geçiş yolu bulamadılar.
Otobüslerde biniş kapakları açılmadı kimi gün, tartaklandılar.
Kaldırım taşları söküldü, yeniden yapıldı,
Olmadı, yeniden söküldü, günlerce-gecelerce tekrar yapıldı.
Önlerine nice engeller çıktı, bir şekilde aştılar,
Umutlarını yitirmediler, pes etmediler.
Bazen ödüller aldılar, mutlu oldular.
Ağladılar kimi zaman; sevinçten ya da mutluluktan.
Haksız ve yanlış davranışlarda şaşırdılar, duygulandılar. 
Bu bir engelli yarıştı çok katılımlı,
Toplum çaresiz kaldı, yenik düştü.
Çabalarıyla, iradeleriyle hayat yarışında engelliler kazandı.

                                                        Makbule Abalı 



Kasım 24, 2014

BAZEN UZAKLARDAN BİR SES DUYULUR; "ÖĞRETMENİM..."


Yıllar, yıllar öncesine gittiğinizde ilk öğretmeninizden neler kaldı geriye? Ya da öğrenim hayatınız boyunca karşılaştığınız diğer öğretmenlerden hangi izleri taşıyorsunuz? İyi-kötü, mutlu-mutsuz, eğitici-cezalandırıcı, göz yaşartıcı-neşeli...İlk öğretmen "ilk aşk" gibidir bazen, unutulmaz. Bazen de hayatın en çürük temel taşlarının yapı ustası. Hasarın onarılması yıllar alır.

Yılın bir gününde anlı şanlı konuşmalarla göklere çıkarılan, diğer zamanlarda sorunları gözardı edilen öğretmenler. KPSS'de (Kamu Personeli Seçme Sınavı) umduğunu bulamayan, çok yüksek puanlarla bile bazen branş öğretmenliğine atanamayan, hakkını aramaya kalktığında itilen, tartaklanan, şiddet gören öğretmen adayları...

Mesleğini seven, idealist bir öğretmen zor zamanda bazen tutunacak bir el olur öğrencisine, bazen destek alınacak bir omuz. Gün gelir gözyaşları akar yoksul bir öğrencisine, gün gelir birlikte güler bir mutlu sona.

Yıllar, yıllar sonra "Öğretmenim..." diye seslenen bir ses ya da bir kart, bir mektup, şimdilerde bir kısa mesaj bütün emeklerin, yorgunlukların geriye dönük bir teşekkürüdür sanki. Her şeye değer o gönülden sesleniş. İşinizi benimsemezseniz, çocukları sevmezseniz, o yorgunluklara dayanamazsınız ki. Sevgi gözlerde başlar. Çocuklar öğretmenin gözünde o sevgi kıvılcımını göremezse dersi de sevemez ki. Korku anlamaya da ket vurur.

Diğer mesleklerin aksine öğretmenlikten "emekli" olmak zordur. Hayattan emekli olup, kendinizi bir köşede dinlenmeye alabilirsiniz belki ama, öğretmenlikten emekli olmak çok da kolay değildir. Beyin aktiftir gene, çok yönlü düşünmeye devam eder. Eğitim-öğretim sorunları, düşük maaşlar, okullardan gelen zil sesleri, çınlayan çocuk sesleri hep meşgul eder emekli öğretmeni. 

Bazen Eğitim Sistemindeki aksaklıklar içini acıtsa da, söyledikleri eleştiriden öte değer taşımaz. Ya da sesini duyan olmaz. Antika eşyaların aksine, deneyimler eskidikçe değer kaybına uğrar ülkemizde. 

Emekle yoğurulmuş uzun ve zor yıllar adeta bir "anı defteri" gibidir. Zaman zaman yeri geldikçe gülümseyerek açılır, yeniden tazelenir geçmiş. Bazen 1-2 damla gözyaşı eşlik eder o sessiz okumalara. Bazen dile getirilir, anlatılır. Zamanın içinde gizemli, duygulu, uzun yolculuklar ayrı bir tatla sürer gider.




Kasım 17, 2014

COŞKULU BİR ETKİNLİK...NARENCİYE FESTİVALİ


Anadolu'da büyük kentlerdeki gibi çok büyük kültürel organizasyonlara çok sık rastlamıyoruz. İstanbul Kitap Fuarı, Çağdaş Sanat Fuarı, İstanbul Müzik Festivali giderek gelişen çok büyük organizasyonlar.Gerçi Mersin'de de Uluslararası Müzik Festivali var. Ama her festival halka inemiyor veya halk ona ulaşamıyor.

Her yörenin, her kentin kendine has özellikleri, güzellikleri var. Bazen doğal ortam; bir göl, bir akarsu, bir dağ, ya da farklı bir mutfak kültürü o yöreyi diğerlerinden farklı kılıyor. Akdeniz yöresi ılıman iklimi, dost insanları, tantunisi, cezeryesi, kebabı ile bilinir. Güneyin narenciye ürünleri ünlüdür. Turunç, portakal, limon, mandalina, greyfurt . Nisan'da ağaçlar tomurcuk verip çiçek açtığında buram buram bir koku sarar etrafı. Özellikle akşamları o güzel koku bayıltıcı bir hal alır. En güzel parfümden daha etkileyici bir kokudur bu.


Narenciye Festivali  her yıl 15-16 Kasım günlerinde yapılmakta. Bu yıl 5. kez yapılıyor. Günlük hayatın içinde festival farklı bir renk, bir ses, bir görüntü yaratıyor. Mersin sahil şeridinin 1.5 kilometrelik bir alanı tel maketlerin üzerine değişik figürlerle narenciye ürünleriyle süslenmiş. Çevreye sarı-turuncu renkler hakim. Korsan gemisi, ahtapot, zürafa, atlı arabalar, lokomotifler, küçük evler, kaplumbağalar ve daha nice narenciye heykeli... Bahçelerden toplanıp gelmiş, burada adeta can kazanmış yüzlerce narenciye ürünü. Betonlaşmayla birlikte yok olan doğaya dikkat çekmek amacıyla, Mersin Olgunlaşma Enstitüsü Öğretmen ve Öğrencileri, narenciye ürünlerinden oluşan bir defile düzenlemişler.





Pusette, kucakta bebeğiyle gelenlerden tekerlekli sandalyedeki ziyaretçiye kadar her yaştan katılımcı var. Pek çok dernek köşe açmış: Alzheimer Derneği Mersin Şubesi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Cumhuriyet Kadınları Derneği, İçel Sanat Kulübü, ODTÜ Mezunları Derneği... Bazı derneklerdeki doğallık ve dayanışma hemen fark ediliyor. Üyeler becerilerini en güzel şekilde sergilemişler. El işleri, takılar, sağlıklı yiyecekler... Sarımsaklı  köfteden yaprak sarmasına, çeşitli böreklerden portakallı keke, sarı burma tatlısından, kurutulmuş doğal ürünlere kadar her şey en güzel ve özenli bir şekilde hazırlanmış. Bazı reyonlarda kitap satışı bile var. Umarız "kitapsever", sağlıklı ürünlerle beslenen bir kuşak yetişiyor
.


.Çeşitli ülkelerden gelen müzik ve Halk Oyunları ekipleri de var. Değişik giysileriyle fotoğraf çektiriyorlar, zaman zaman oyunlarını sergiliyorlar. Öte yandan anında çektiğiniz fotoğraflarla katılabileceğiniz "fotoğraf yarışması" var. Bir taraftan birçok masada içecek olarak doğal mandalina suyu, limonata, çay, kahve ikram ediliyor. Makinede çocukların bayıldığı mısır patlatılıyor.Narenciye çeşmesi çocukların çok hoşuna gidiyor, gidip önünde fotoğraf çektiriyorlar. Özellikle çocukların hayal dünyalarını çalıştıran bir masal ülkesi burası. İki gün tam bir şenlik havasında geçti. Bu süre içinde nice "narenciye masalı" yaşandı. 



1. gün akşamüstü ansızın bastıran yağmur hayallerin üstüne su serpse de , bedenleri ıslatsa da yola devam edildi. Festivaller, fuarlar bir kentte günlük yaşamın içinde ekonomik açıdan, sosyal açıdan bir hareketlilik ve rahatlık sağlıyor. Daha bahara çok uzun bir zaman var. Narenciye Festivali narenciye çiçeklerinin kokusunu getiremedi ama, oyunlarıyla, renkleriyle, farklı yörelerden insanlarıyla Mersin'e coşku ve canlılık getirdi. Düzenlemede 100 ton narenciye kullanıldığı söyleniyor.Festival bitiminde halk torbalarla narenciye ürünlerini paylaştı. Bol bol ücretsiz dağıtılan meyve sularının,portakal, mandalina ve limonların halk sağlığına büyük katkısı olmuştur elbette...

Kasım 13, 2014

ÇOCUK VE DİYABET


                                       "14 KASIM DÜNYA DİYABET GÜNÜ"
Birleşmiş Milletler'in aldığı kararla tüm ülkelerde Dünya Diyabet Günü amblemi "mavi halka" olarak kabul edildi. Mavi umudu, halka birliği temsil ediyor. O gün dikkat çekmek amacıyla her ülkede bir eser mavi renkle ışıklandırılıyor. Bizde Boğaziçi Köprüsü ışıklandırılacak.

                                        ÇOCUK VE DİYABET (Bir çocuk diliyle ) 
Masallar vardı bir zamanlar annemin anlattığı,
Kucağında dinlerken düşler kurduğum;
Kaf Dağının ardındaki ülkeler,
Bazen ormanlarında, bazen dağlarında gezindiğim,
Kırlarında çiçeklerden taçlar ördüğüm.
Masallar vardı annemin okuduğu,
Masal kahramanları çocukluk arkadaşlarım:
Yalanlarla burnu uzayan Pinokyo,
Saf ama dürüst Keloğlan,
Güzeller güzeli Pamuk Prenses.
Öyküler canlanırdı belleğimde;
Pamuk Prensesi uyutan zehirli elma
Kırmızı kıpkırmızı, şekerli ama zehirli.
Annem bilir nasıl üzüldüğümü,
Neler neler düşündüğümü...
Pamuk Prensesi kurtarmak için ,
Yedi cücelerin yanında sekizinci cüce olabilir miydim?
Elma şekerinden zehri çıkarabilir miydim?
-------------------------------------
Şeker Kız Candy oldum bir dönem
Ama O uzaklardaydı, çok çok uzaklarda,
Ulaşamadım.
Babamın "şeker kızı" olmak vardı burada,
Yanı başında...
Türkülerle anlatırdı babam sevgisini,
Bayılırdım. 
"Karabiberim, top top şekerim
Yıllardan beri seni severim."
Bazen kızardım; neden karabiber?
Annem açıklardı, sevinirdim;
"Sen bizim tadımız, tuzumuzsun."
"Her tatlıyı yararlı bilme, parlayan her şeyi altın sanma" derdi annem.
Pamuk Prenses güzeldi,
Ama şekerli elma zehirli.
"Şeker gibi çocuk" derdi görenler
Oysa ben hiç şeker sevmedim,
Yalancı elma yerine gerçek elmayı dişledim
Sağlam dişlerimle hep gülümsedim. 
"Ne tatlı çocuk" derdi bilenler
Oysa ben" babamın karabiberi"," evin tatlandırıcısı"
"Üç beyazdan uzaklaştım" derdi annem;
Çocuktum, anlamazdım...
Düşünürdüm;
Bulutlar beyazdı gökyüzünde, çok uzak,
Martılar beyazdı denizde, tutamazdım,
Karlar beyazdı dağların tepesinde, erişemezdim.
"Üç beyaz" uzaktı, çok uzak.
-----------------------------
Çocuktum... Düşünürdüm:
Babamın karabiberi, annemin tatlısı,
Beyazlar uzaktı, evimiz renkli
Meyveler renkliydi, çiçekler renkli,
Balıklar renkli,
Muhabbet kuşlarımız renkli,
Yağmurun ardından gök kuşağı renkli
Biz üç beyazdan uzakta,
Bir masal ülkesinde sağlıklı, mutlu,
Küçücük dünyamızda her şey rengarenkti...

Makbule Abalı




Kasım 10, 2014

AĞAÇLARIN KIYIMI...

 

SAYGIYLA, ÖZLEMLE ANIYOR, ARIYORUZ...

Gün gelecek, büyükler çocuklarına, torunlarına içinde hüzün olan gerçek hayat öyküleri anlatacaklar: "Yıllar öncesi, çok eski zamanlarda insana da, bitkiye de değer verilirdi. Hatta bir zamanlar, bir çınarın dalları kesilmesin diye koca bir köşkün temeline inilerek , raylı bir sistemle köşk 4,5 m. ileriye taşınmıştı.Yalova'daki köşk o yüzden "Yürüyen Köşk" adını almıştı. "Burada ot bile yeşermez" denen yerlerde, bozkırda  koca çiftlikler kurulmuştu. Okullarda uygulamalı tarım dersleri vardı, fidan dikme kampanyaları düzenlenirdi..." 

"Günümüzde, ülkemizin cennet gibi bir yöresinde termik santral kurmak için 6000 (altı bin) zeytin ağacını kestiler." Çocuklar bile bu öyküye inanamayacak. Binlerce ölümsüzlük ağacına, kutsal ağaca kıydılar. Yetişmesi, ürün vermesi yıllar süren, kesilmesi, kökten cansız bırakılması birkaç saatte tamamlanan koca zeytinlikler..."AMA NEDEN???" diye sorduğunda çocuklar, büyüklerin cevap vermesi pek kolay olmayacak. "Ağaçların çok mu canı yanmıştır, ağaçlar ağlamış mıdır" gibi sorular da gelebilir. Çocuklar ağaçlarla kendini özdeşleştirebilir, daha duygusal düşünebilir, anlamakta zorlanabilirler. 

Şair "Yaşamaya Dair" adlı şiirinde ne güzel der:
"Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile mesela, zeytin dikeceksin." 


Ekim 28, 2014

YILLARIN ÖTESİNDEN SESLENİŞ...



"Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, anlama yeteneğini eğitmektir."

"Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister."

                                       Mustafa Kemal ATATÜRK