Sayfalar

İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ağustos 13, 2026

MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇEKEBİLMEK...

 


Yaşadıkça neler görüyor, nelerin farkına varıp, nelerden mutlu olup, nelerden hüzünleniyoruz?  Bazen mutluluk ve hüzün nasıl aynı anda yaşanabiliyor?

Bu sorunun tek bir cevabı olabilir mi? Hayat sürprizlerle dolu. Bazı günler masmavi bir gökyüzü, içinizi ısıtan bir güneşle güne başlıyor, her şey ne kadar güzel gidiyor derken, anlık değişimlerle dengeniz bozulabiliyor. Varsın olsun, elbet mutluluk anları da yaşanacak.

Bloğumun sağ üst köşesinde, profilimin içinde yıllardır değiştirmeye ya da silmeye kıyamadığım bir cümle vardır; "Mutluluk Kaf Dağı'nın ardında değil. Uçun Kuşlar Uçun." Gerçekten öyle düşünürüm... 

Mutluluk bazen yanı başımızda. Tutunuverecek bir dal gibi, elinizi sakince-sessizce-sevgiyle uzatırsanız,  hiç karşı çıkmaz. 

Polyanna kırılmasın ama, sözünü ettiğim öylesi bir oyun değil. Gerçekleri göz ardı etmeden, olumsuzluklar olsa da güzelliklerin, iyi ve yararlı şeylerin, doğanın, ağaçların, çiçeklerin, canlıların "farkında  olabilmek"...

Yıllardır konuşulur; Mutluluğun fotoğrafı" çekilebilir mi? Onun cevabını Usta Sanatçılar -profesyoneller versin. Biz amatörce; duygularımızı harmanlayarak, beynimizi ve yüreğimizi rahatlatan,  duyu organlarımıza işlerlik kazandıran resimleri kayda alalım.

Açmış çiçeklerini kesince, giysileri elinden alınmış çocuklar gibi küstü sandığım sarmaşık gül, yoğun bakımdan çıktı. İlk tomurcuklarını  görünce çocuklar gibi mutlu oldum ben de. 


Doğadaki tüm canlılar "Sevgi-ilgi-güven" ikliminde canlanıyorlar. Belki de birlikte bir dostluk halkası oluşturma içgüdüsünden kaynaklanıyor bu durum. Kupkuru begonvil de ortama uydu. 


Lavantalar zaten her zaman kendileriyle de, çevreleriyle de barışıklar. Semizotu da onlara imrendi. Salata ve yemeklerimize tat katıyor. Fesleğen, reyhan, nane de  katıldı onlara...


Salyangozlarını ellerimle toplayıp kurtardığım kaktüslerin, özellikle Aloa veranın dikenleri artık canımı yakmıyor. Bir vefa gösterisi belki de.


Bugünkü mutluluğumun resimleri;  şimdiden kendilerine ortaklaşa bir dünya oluşturdular bile. Dijital ortamda, mekanik seslerden, yapay ilişkilerden uzakta, henüz düzenleyemediğim fotoğraflar klasöründe. Eski albümlerdeki gibi "Dokunmatik" olmasalar da aramızda bir sevgi bağı oluştu bile. Siyah beyaz ya da renkli, seviyor, kolluyor, koruyorum onları. Dünya da daha güzel ve yaşanabilir geliyor o zaman...

Makbule ABALI-Eğitimci 

19. 06. 2025 Türkiye 

Güncelleme.13 Ağustos 2026









Mayıs 08, 2026

AĞAÇLARIN FISILTISI


Kentlerde yaşayan çocuklar, ancak parklarda gördükleri baharda çiçek açan ağaçları tanıyorlar. Onların henüz tanışmadıkları öyle çok ağaç ve bitki var ki... Meyveleri yerken erik, şeftali hangi ağaçta yetişir, acaba bilirler mi? Portakalın kabuğunu soyarken nerede, nasıl yetişiyor, düşünebilirler mi? Ya da bu ağaçlar nasıl, ne zaman çiçek açar, çiçek nasıl meyveye dönüşür? O ağaçlar kaç yılda yetişir, nelerden etkilenir? Ağaçlar da ölür mü? Doğayla dost olmadan insanı tanımak, anlamak mümkün mü?

Eskiden okullarda "uygulama bahçeleri", tarım dersleri vardı. Oysa şimdilerde yeşile yabancı kuşaklar yetişiyor. Ağaçlarla dost olmak, onların sesine kulak vermek, dilinden anlamaya çalışmak... Aslında çok da zor değil; sevmek ve benimsemekle başlıyor her şey. Çocuk gözüyle dünyayı tanımak, beraberinde benimsemek ve korumak... Hepsi birbirine bağlı. Doğayla iç içe yaşayan çocuklar paylaşımı da daha kolay öğreniyor. Üretimin değerini bildiği için korumaya da daha yatkın oluyorlar. 


Ağaçsız, çiçeksiz, upuzun uzanan beton bir yol nasıl da ruhsuz gelir insana. Şekillendirilmiş taşlar belki bir fark yaratmıştır yolda. Ama yeter mi? Yeşile hasret yollar yaşanmışlık, canlılık ister. Yurdun dört bir yanında "korumaya alınmış" asırlık ağaçlar, yakın çevredeki okulların öğrencilerine tanıtılabilse keşke. Yüzlerce yıldır o ağaçlar neler görüp, neler yaşadı kim bilir? Çocukların hayal dünyası için paha biçilmez bir kaynak olur. 


Her ağacın ayrı bir dünyası vardır elbette. Sedir ya da diğer adıyla katran dağlarda, yaylalarda yüksek yerlerde olur. Sağlam gövdesiyle göklere uzanır. Yol yapımı veya çeşitli nedenlerle kesim yapıldığında boylu boyunca uzanışına ağıt yakar sanki diğer ağaçlar da....


İnsanlar gibi, her ağacın yerleşmek istediği yer ayrıdır. Daha çok güney sahillerimizde ve Ege'de görülen palmiye nasıl da onurlu bir ağaçtır. Dimdik uzanır gökyüzüne. Kökleriyle ayrılmaz bir biçimde tutunmuştur toprağa. Toprağa derin bir çukur açılarak aynı yörede başka bir yere yeniden dikimi yapılabiliyor. Palmiyenin bir cinsi meyve veren bir ağaçtır. Mevsiminde salkım salkım hurmalar süsler gövdesini. Genç, küçük palmiyeler arasında nasıl da görkemli duruşları vardır. 


Vişne, kiraz, şeftali, elma... Meyve vermeye hazırlanırken açtıkları çiçekler nasıl da güzel, nasıl da narindir. Yağmurdan, doludan, kardan kurtulabilen çiçekler zamanı gelince meyveye dönüşecek, olgunlaşacaktır. Cevizin yararları anlatmakla bitmez. Kabuğu, yaprakları, meyvesi... her derde devadır. Görkemli görünümü, geniş gölgesi, sağlam dallarıyla adeta "ben farklıyım" der, başkalığını hissettirir. Bazen üzümle dost olur, bazen bir başka ağaçla Ama genellikle esas yer cevize aittir.


Saksıda dar yerde, ya da bahçede bol toprakta yetişen çiçek ya da ağaçlar farklı olur elbette. İnsanlar gibi çiçekler, ağaçlar da nefes almak, ferahlamak isterler. Evlerde saksıda özenle büyütülmeye çalışılan kauçuk, verimli toprağı görünce nasıl da coşar, güneşi yakalamaya çalışan bir ağaç olur adeta. 

Zeytin ağacı, yüzyıllardır meyvesiyle, yağıyla köklü gövdesiyle insanlara hizmet vermeye devam ediyor. Kutsal ağaç olarak da tanınan zeytinin dalı, "Barış" sembolü olarak kabul edilmiş. Kesildikçe yeniden dal veriyor. Sağlık sektöründe ve doğal boya elde etmede de kullanılıyor.


Ağaçlar kimi zaman gölgesini, kimi zaman meyvesini, kimi zaman yeşilliğini, tazeliğini sunar insanlara. Bir ağacın altında boş bir kanepe nasıl da çağırır insanı. Kısacık bir öğle arası uykusu, ya da dostça bir söyleşi, biraz düş kurma... Ağaçlar her zaman dostturlar insana. Kendileri sessizdir ama sesli düşünmeyi çabuklaştırırlar. Sessizliğin sesini dinlersiniz kimi ağacın altında...

Ne güzel demişler:
"İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar.
Ne üzerinde barınan kuşların,
Ne gölgesinde yatan insanların,
Ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar.

Doğaya ve doğayı seven, koruyan, yaşatan insanlara saygıyla...

Makbule ABALI-Eğitimci
30. 09. 2013 Mersin 

Güncelleme:8 Mayıs 2026
İzmir-Urla-Türkiye




Nisan 27, 2026

DOĞANIN UYUMU-DOĞA YASALARİ

 


Doğa kendi içinde harika bir uyum sağlamış. Kendine has yasaları var. Bazen bizi şaşırtsa da, hayal kırıklığına uğratsa da genel yasaları her zaman geçerli. Kışın kupkuru olan ağaç dalları baharla birlikte göneniyor. Yağmurlar yağıyor, kar suları eriyor, ağaçlara, bitkilere can suyu gidiyor. Belki biraz geç, ama mutlaka... Sanki verilmiş bir sözü gerçekleştirircesine. 


Doğayı dikkatle izlediğinizde, zamanında gözlemler yaptığınızda  öyle çok şey öğreniyorsunuz ki. Kupkuru ağaçlarda önce tomurcuklar açıyor, çiçekler çoğalıyor. Daha sonra yapraklar dalların üzerinden, çiçeklerin yanından baş veriyor.  Yapraklar ve çiçeklerle görevini tamamlamış ağaçlar meyve vermeye hazırlanıyor. Değişmez bir düzen bu. Soğuklar zarar verirse ağaçlar da kırılıyor, küsüyor adeta. Meyvelerinden mahrum ediyorlar.

İlkbaharın ikinci ayı Nisanın son günlerini yaşıyoruz. Ege ve Akdeniz yörelerimizde hava sıcaklıkları yükseliyor. Ağaçlar budanıyor, aşılar yapılıyor. Havada ne olduğu belirsiz çiçek kokuları var. Mutluluk ölçütlerinden biri de güzel kokular sayılmaz mı? İçinizi açar, ruhunuzu ferahlatır.

Nisan ve Mayıs aylarımızın güzelliği,  bayramların coşkusu, varlığı değil midir? Her şeyden habersiz çocukların görüntüsü, 23 Nisan günü rengârenk  çiçek tarlası gibiydi. Büyüklerin hüznü henüz onlara tam yansımamış gibiydi. Çocukların mutlu ya da mutsuz olduğunu gözlerinden hemen anlayabiliyorsunuz. Yalan makinesine gerek yok.Yaşamın uzun ince çizgisinde her şey değişken. Her konuda veya durumda yanılmak mümkün.


Canlılar söz konusu olunca bitkiler ve insanlarla diğer canlılar arasında ne çok benzerlik var. Her canlı var olduğunu kanıtlamak, yerini belirlemek, gerekirse güç gösterisi yapmak istiyor. Yapay çimin arasından baş gösteren papatyalar görenleri şaşırtıyor. Çiçekçilerde çok yüksek fiyatlarla satılan gala çiçekleri ormanlık bir bölgede hiç bakımsız, sadece yağmur suyuyla onlarca açabiliyor. 


Karıncaların insanlara örnek olabilecek nice davranışları var. Kış mevsiminde minicik karıncalar vardı. Hemen her yerde, mutfakta, odada, bahçede. Karıncaları uzaklaştırmak için bir yol önermişlerdi. Evin kapısına şekerli su konursa içeri girmeyebilirlermiş. Öldürmeden uzaklaştırmak için bir başka öneri küflü limon oldu. Bu aralarda büyük karıncalar görev başında. Harıl harıl çalışarak yuvalarına yem taşıyorlar. İnsanların geçtiği toprak yollarda bile karıncalar var. Paylaşımın, işbirliğinin en güzel örneklerini sergiliyorlar. Gözlemeye değer. 


Narenciye çiçeklerini arılar çok seviyorlar. Fırça çiçeklerini de. Boşuna söylenmemiş, "Arı bal alacak çiçeği bilir." diye. Dokunmazsanız, gürültü çıkarmazsanız insanlara hiç zarar vermiyorlar, sokmuyorlar da. Bahçe kapısının önüne koyduğum su kaplarından arılar da, kedi ve köpekler de  kavga etmeden yararlanıyorlar Kuşlar kendilerine zarar vermeyen her cinsle barışık. Farklı türler her telden çalıyor, ahenkli bir müzikle doğanın uyumunu kalıcı kılıyorlar. 


Doğa dengesini en uygun biçimde kurmuş. Dengesi bozulmadıkça her şey saat düzeniyle işliyor. Adilce paylaşımlar hiçbir şekilde bozulmuyor. Çalışan hakkını alıyor, düzene uyum sağlıyor. İnsan hem yapıcı, hem yıkıcı. Özgürlüğüne düşkün kuşlar bile dost bildikleri yerlere yuva yapıyorlar. Kilometrelerce yoldan uçarak gelip yuvalarını bulabiliyorlar. Ağaçları kesilirken kuş seslerini dinlediniz mi hiç? Doğal  afetlerde tehlikeyi sezen canlıların canhıraş çığlıklarını duydunuz mu? 

Makbule ABALI-Eğitimci

27 Nisan 2026 İzmir-Türkiye



Nisan 12, 2026

YAŞ ALMAK YA DA YAŞLANMAK...

 


Bir yıl daha azaldı ömrümüzden

Yaşlılık Haftası da geldi geçti

Yaşlılık bir dönem, herkes için beklenen

Detaylar ince ayrıntılarda gizli;

Saçlar ağarır, yüz buruşur

Kaslar, eklemler güçsüzleşir

Duyu organlarının işleyişi aksar

Boy kısalır, beden küçülür

Daha alıngan, daha kırılgan, 

Daha bencil olur insan.

Unutmalar, hafıza kayıpları başlar

Geçmişe çokça özlem duyulur 

Eski dostlar, dost bilinenler aranır 

Anılar sarar insanı, dört bir yandan.

Hastalıklarla savaş uzayıp gider...

Aylar yıllar geçerken, günler kısalır, uzar

Her gün güneş yeniden doğar 

İlk dördün, yarım ay, dolunay izlenir günbegün

Mevsimler dönüşür birbiri ardınca

Geride sadece izler,  anılar

Yaşanmış deneyimler kalır

Kökler kalır, tıpkı ağaçlar gibi 

Kökler nereye çekerse, ruh oraya akar 

Rüyalar, hayaller haberler taşınır, uçan kuş kanatlarında 

Bir diyardan, uzaklarda bir başka aleme... 

Makbule ABALI-Eğitimci

12 Nisan 2026 İzmir-Urla




Nisan 05, 2026

BİR BEBEK GİBİ...

                                                                    



İnsanoğlu ne ilginç bir varlık. Canlılar arasında en uzun sürede dünyaya ayak basmaya hazırlanıyor. Doğum sonrası uzun bir zaman yalnız olamıyor, bakıma ihtiyaç duyuyor, yaşamını sürdürebilmesi için yardım gerekiyor. 

Hayatın ilk ve son evrelerinde benzer davranışlar sergiliyor. Bebeğin önünde bebeklikten yetişkinliğe uzanan koca bir ömür var. Her yeni gün yeni kazançları beraberinde getiriyor. Oysa yaşlılıkta günbegün yeni kayıplar söz konusu...

Bir bebek gibi... Bir bebek gibi saf, temiz ve masum olmak... ama yardımsız yaşamını sürdürememek.
Bir yaşlı olarak olgun, yorgun, düşkün olmak... Ve büyük ölçüde yardıma ihtiyacı olmak....
Bebek de yaşlı da aç kalınca doyurulmayı bekler, bebek de yaşlı da normal insandan daha çok uyur.
Bebek de yaşlı da tuvalet kontrolünü bilemez, bebek de yaşlı da yüksek sesten, gürültüden ürker, yumuşak sesten, sakinlikten hoşlanır. Bebek de, yaşlı da göz teması ister, sevgiye ihtiyaç duyar, dokunulmaktan hoşlanır. 

Sembolik olarak resmedilirken yeni gelecek olan her yıl ne güzel, anlamlı anlatılır; Yeni yıl sevimli güzel bir bebek resmiyle gösterilir. Giden eski yıl ise bastonlu, sakallı, beli bükülmüş yaşlı bir adam olarak resmedilir. Yeni doğan bebek, umuttur, heyecandır, sevinçtir, neşedir. Yeni vaatlerdir, beklentilerdir. Bir şanstır, hayatın olumsuzlukları içinde bir aydınlıktır, güzelliktir. 

Yaşlılığın da inkar edilmez güzellikleri, olumlu yanları vardır. Yaşlılık olgunluktur, deneyimler bileşkesidir, anılarda zenginliktir, dünyaya geniş bir açıdan bakmayı öğrenmiş olmaktır. Kazanılmış bir sabır deposu olmaktır. Bunca zenginliğin arasında kayıplar da olacaktır elbette; Fiziksel güç azalması, bellekte zayıflama, algı karışıklığı, alınganlık, çocuksu davranışlar sergileme, karamsarlık... Hayat yokuşunu çıkmak ne kadar çetinse, iniş de o denli karmaşık ve yorucudur. 

Bebeklik fotoğraflarında insanların değişmeyen tek yanı gözleridir. Hayata bakışın ilk belirtileri o bakışlarda gizlidir adeta. O minicik bedenlerde çocuk gözleri nasıl da kocamandır. Oysa eller ve ayaklar miniciktir. O eller zamanla neler alıp verecek, o ayaklar ne yollardan geçecektir kim bilir? Dünya kocaman, bebekler küçücük... Anne karnından sonra nasıl da yabancı bir dünya; Isı, ışık, su, yer, her şey farklı. Yaşam mücadelesi dünyaya geldiğimiz andan başlıyor. 

Yaşlılıkta da aynı değil mi, zorlu bir uyum süreci, gene yardım beklentisi... Bebeklerin elleri büyürken bedenleri de gelişiyor. Yaşlıların boyları kısalırken elleri, yüzleri kırışıyor. Bebeklerin ayakları büyürken, yaşlıların ayakları güçsüzleşiyor. Bir tarafta gelişme, diğer tarafta çöküntü. Ancak hayat her yönden mücadelelerle sürüyor.

Ünlü şair Tagore ne güzel demiş: "Her yeni doğan bebek, Tanrının insanlardan hala umudunu kesmediğini gösterir."

Dünya dönmeye devam ederken, "yaşama savaşı" da son hızıyla devam ediyor. Ve umut hiç bitmiyor, tükenmiyor...

Makbule ABALI-Eğitimci
5Ağustos 2013 Mersin
Güncelleme: 5 Nisan 2026








Nisan 02, 2026

ŞİİRİN RAHATLATICI GÜCÜ: C. S. Tarancı 'dan Şiirler.

 


DESEM Kİ

Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır

Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini

Ormanların en kuytusunu sende görmekteyim

Senden kopardım çiçeklerin en solmazını

Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

Sende tattım yemişlerin cümlesini

Desem ki sen benim için, 

Hava kadar lazım,

Ekmek kadar mübarek, 

Su gibi aziz bir şeysin;

Nimettensin, nimettensin.

Desem ki... 

İnan bana sevgilim inan

Sen bende hüküm sürmektesin. 

Bırak ben söyleyeyim güzelliğini, 

Rüzgarla nehirlerle, kuşlarla beraber.

Günlerden sonra bir gün,

Şayet sesimi fark edemezsen

Rüzgarların nehirlerin kuşların sesinden,

Bil ki ölmüşüm.

Fakat yine üzülme müsterih ol

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini

Ve neden sonra

Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede

Hatırla ki mahşer günüdür

Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum

Cahit Sıtkı TARANCI



BİR UMUT

Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin;

Yitirmişsin neyin varsa birer birer.

Bir sağlık bir sevinç bir umut...

Onlar da neredeyse  gitti gider.

Dost bildiğin insanların yüzleri

Aynalar gibi kapkara.

Suyu mu çekilmiş bulutların?

Dönmüşsün kuruyan ırmaklara 

Taşlara düşen saat gibi 

Ne artı, ne eksi. 

Bir sağlık, bir sevinç, bir umut

Hikaye hepsi


Cahit Sıtkı TARANCI 



MEMLEKET  İSTERİM 

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.


Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun,

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. 


Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.


Memleket isterim 

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikayet ölümden olsun. 


Cahit Sıtkı TARANCI



Her mevsimde, her iklimde  şiir dilinin canlılar üzerinde rahatlatıcı, sakinleştirici etkisi var. Ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı şiirleri bu  günlerde umarım hepimize iyi gelecektir. 

M. Abalı 

13 Haziran 2024 Urla

Güncelleme:2 Nisan 2026




Mart 05, 2026

BAHAR MEVSİMİNİ YAŞARKEN

 


Günlük hava tahminleri yanıltmadı. Urla'da öğleden sonra fırtına ile karışık sağanak yağış bekleniyordu. Günlük işlerimizi hava durumuna göre belirledik. Öğleden sonra hava birden karardı, Yazıma başladığımda dışarıda insanın içini titreten bir yağış vardı. Yağmur, kar hep beklenir, bereket sayılır. Ancak düşünmekten kendimi alamam; Kimler ıslandı, kimler zarar gördü, kimler yağışların keyfini sürüyor. Karda-yağmurda yollarda kalanlar, ailece perişan olanlar adına içim yanar.

Yıllar öncesi canlandı  anılarımda. 1978 Yılı 23 Nisan'da eşimin yeni ehliyetiyle kullandığı, Anadol marka arabayla Mersin'de Arslanköy Beldesine büyükleri ziyarete gitmiştik. O yıllarda deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte , virajlı daracık yolları (henüz asfaltlanmamış) yol üstünde içilebilir doğal kaynak suları yol boyunca el değmemiş çam ,ardıç, katran (sedir) ağaçları  ile ünlü bir yayla.

Çocukluk anılarımın toplandığı Adana-Bürücek Yaylasından sonra  gördüğüm ikinci yayla, eşimin doğduğu, 14 yaşına kadar yaşadığı, dağlarında hayvan otlattığı, 4. erkek çocuk olarak annesine -ailesine hamur yoğurduğu, beş şişle yün çorap ördüğü, babasına tarlada yardım ettiği , okuma oranı yüksek bir büyük köy, belde. 

O yıllarda yol boyunca tek bir kahvede (kafe değil) nefis kekik çayı içilirdi. Gerçek kekik tadı ve kokusu unutulmaz. Bugünlerde kaç durak yeri vardır bilmiyorum. Geçmişten söz ederken, mevsimler gibi zaman da iç içe yaşanıyor. Dün başladığım yazımı -rahatsızlık ve yorgunluk  nedeni ile- bugüne  ertelediğime üzülmüştüm. Yanlış düşünmüşüm. İnsan isterse;  emek ve çaba verdiği, sevdiği işi-ertelese bile- kolay kolay bırakamıyor. 

Yıllar öncesinde de sürprizlerle dolu bir Nisan ayı yaşamıştık. 1978 yılında eşimle birlikte Arslanköy'de Baba Evinde rahmetli anneyi ziyaret  etikten sonra yola çıkmadan, eşimin halası Emine  Hala ve eşi Mustafa Amca'yı köy merkezinde,  kirada oturdukları evde ziyaret ettik. Beklenen ama ansızın başlayan ve giderek artan kar yağışı, o gece orada kalmayı zorunlu kıldı. 

Gerçek bir Anadolu kadını olan rahmetli Emine Halanın yer sofrasında hazırladığı muhteşem kahvaltının lezzetini, nice konforlu sofrada bulamadım. Karın bereketi miydi o sofraya yansıyan, onların derya gibi sohbetleri miydi tadı damağımızda kalan... Halâ düşünürüm...

Makbule ABALI- Eğitimci 

13 Nisan 2025 İzmir-Urla 

Güncelleme: 5 Mart 2026










Şubat 25, 2026

AYDINLIK BİR GÜN

 


Günler süren uzun yağmurların ardından güneş yüzünü gösterdi bugün. Gözlerimiz aydınlandı, içimiz ısındı. Güneşin sihirli bir sopası var sanki. Acı veren bir sopa değil bu. Hafif dokunuşlarla insanı kendine getiren, doğadaki tüm canlılara yaşama sevinci aşılayan, adeta dirilten gizemli bir dokunuş gibi. 

Evin bahçe kapısının önüne kurumuş papatyaların tohumlarından atmıştım. Yağmursuz sıcak günlerde azar azar su verdim. Bir dolu papatya açtı. Güzelim kır çiçeklerinin sembolü papatyalardan minik bir tarla oluştu. Papatyalardan birkaç  taç oluşturacak kadar çok. Çocukları mutlu etmek çok kolay.

Papatyaların hemen önünde Arnavut Kaldırımı doğal taşlardan oluşan bir sokak uzanıyor. İyi örneklerin güzelliklere yol açması gibi sık döşenmiş taşların arasından bile papatyalar baş gösterdi. Önce sadece iki minik papatya var oldu. Bugün baktığımda gözlerime inanamadım.

Sanki bizi mutlu etmek istercesine çoğalmışlar. Yanı başlarındaki zeytin ağacı da onları destekliyor adeta. Üstlerine kol kanat germiş. Doğa, güzellikleri buluşturmada çok usta, çok yaratıcı. Mükemmel bir renk uyumu içinde, koruyucu bir  tavırla her bitkiye yer açıyor, yaşam hakkı veriyor.

Evrende tüm canlılar her koşulda yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Onlardan ders alarak varlığımızı kanıtlamak; Doğru çözümlere ulaşmak için bir adım sayılabilir mi?

Makbule ABALI-Eğitimci

25 Şubat 2026-İzmir-Urla






Şubat 10, 2026

SUSKUNLUK...


Suskunluk güzeldi önce

Sakinlik, sessizlik, sükûnet,

Denizin yumuşak çırpınışları,

Kuş sesleri, dalların hışırtısı,

Ta uzaklardan gelen şarkı ezgileri.

Saatler, günler, aylar, yıllar

Sessiz sedasız geçti 

Hiç ses duyulmadan,

Hiçbir belirti olmadan.

Beklemek zordu, beklemek azaptı.

Bütün virgüller, noktalı virgüller kondu

Noktalar kalmadı, üç nokta bile bitti.

Doğa bile dayanamamıştı

Bu kadar uzun sessizliğe.

Şimşekler çaktı ardı ardına,

Gök gürledi sonra yağmur indirdi 

Sessizlik; tiz-pes seslerle karıştı.

İç sesler dış seslerle buluştu,

Suskunluk bitti;

Her yer uyumsuz seslere  büründü yeniden

Karmakarışık oldu  dünya...


Makbule ABALI- Eğitimci

2021-Mersin



Güncelleme:2026-Urla










Şubat 05, 2026

50 YIL ÖNCESİNİN ŞİİRLERİ...




Yıllar değişim rüzgarlarıyla birlikte geçiyor. Bazen çok sert rüzgarlarla, fırtınalarla bir şeyler kaybolup  giderken , bazı günler, ılıman rüzgarlar ve küçük değişikliklerle hayat kendini kanıtlıyor.
 
Toplumsal veya bireysel olarak değişim, elbette kaçınılmazdır. Doğal olarak her değişimde kayıplar da, kazançlar da vardır. Doğada dengeyi sağlamak zordur. Savunmasız ya da  yalnız kalmak, an meselesidir.

Hayatın karmaşası içinde; yazılanlar, çizilenler yıllar sonra da güncelliğini koruyabiliyor. Bir süre soluklanıp; "Daha henüz dün gibi" diyorsunuz.

İnsan yaşamında 40 -50 yıl önemli bir zaman dilimi. Acaba yakındığınız bir durum halen devam etmekte midir? İnsan olumsuzlukların iyiye gitmesini beklerken, diğer  yandan olumlu özelliklerin sürekliliğini diliyor.

Hayat rüzgarları her zaman istediğimiz yönde esmiyor ya da beklentilerimize uygun değişmiyor. Yıllar zamanı da beraberinde sürükleyerek hızla akıp gidiyor. 

Geçmişte yazdığım şiir denemelerinden küçük bir demet...



                KOŞU
Amansız bir koşuydu bu
Bizden öncekilerin başlattığı
Ve sürüp gidecek bizden sonrakilere
Koştuk yürümeyi öğrendiğimizden öte
Koştuk koştuk hep koştuk...
Başarıya, iyiliğe, güzelliğe
Dostluğa, sevgiye, umuda...
Öyle bir koşuydu ki bu bitiş' siz
İpi göğüsleyemeden göçtü nicemiz...

Makbule (Gültekin) Abalı
Adana

                  KÜÇÜCÜK
Küçücüktü; 
Ama öylesine küçük ki,
Başı, elleri, ayakları.
Yalnızca gözleriydi kocaman olan.
Yıllar geçti,
büyüdü...
Neler gördü bilseniz,
gözleri de küçüldü...


Makbule (Gültekin) Abalı
Adana

            DOĞA KANUNU

Taştı, duygusuz-anlamsız.
Kaldı yıllarca yerinde.
Fırlatıverdiler bir gün denize doğru
Düştü, yer değiştirdi.

Bitkiydi,  güneşe-ışığa-suya tutkun.
Uzadı, büyüdü, çiçek açtı.
Baharı özledi hep mevsimlerin ardından
Susuz kaldı bir gün, kurudu...

Güçlü bir çoban köpeğiydi.
Sürüyü korudu onca yıl
Hata yaptı bir gün,
Kurtlara yem oldu.

İnsandı, düşünen- konuşan-gülen-ağlayan.
Doğdu, adım attı dünyaya.
Girdi oyuna, türlü rollere büründü senelerce
Uydu yaşama, büyüdü, gelişti ve öldü...

Mezar taşında sadece iki sözcük kaldı;
Doğdu... Öldü...

Makbule Abalı-Eğitimci 
Mersin
Güncelleme: 5 Şubat 2026
İzmir-Urla







Ocak 30, 2026

DEĞİŞKEN DUYGULARIMIZ...



İnsanız, duygularımız var, karmakarışık; Mutluluk, aşk, coşku, acı, nefret, korku, şüphe, şaşkınlık, utanç, stres, duyarsızlık, merhamet, sabır, şefkat, kıskançlık... Bazen kişiliğimizin ta derinliklerinde, pek dışa vurulmayan, bazen bizi olağan dışı davranışlara iten, heyecanlandıran...

Duygularımız; bizim insan yanımız. Bizi biz yapan, bizi bütünleştiren, kendimizi ifade etmeye yardımcı olan dürtülerimiz... Olaylara, kişilere, yaşadıklarımıza göre farklı duygular yaşıyoruz, farklı tepkiler gösteriyoruz. Duygularımızın ifade ediliş tarzı da bizi başkalaştırıyor. Başkalarından farklı kılıyor.

Sevgisini platonik aşk düzeyinde yaşayan da var, sevdiğini çok kıskandığını söyleyip uğruna cinayet işleyen de... Son yıllarda kanlı aşk cinayetlerinin sayısında inanılmaz artış var. Ülke sevgisini yararlı işler yaparak,  şiirlerle dile getiren de var, bir sözle kıyasıya kavgaya tutuşup vatansever olduğunu iddia eden de. 

Bir insana güven duyarken neleri ölçü alırsınız? Ya güvensizliğinizi neler etkiler? İnsan düşününce şaşırıyor; Ne oldu, neler yaşadık da toplum olarak bu denli birbirimize güvenemez hale geldik? Yalan, aldatma, acımasızlık, şiddet giderek arttıkça insanların karşı çıkma duyguları da kabarıyor.

Duygularımızı gizleyebiliyor muyuz? Acaba beden dilimiz, ses tonumuz, bakışlarımız, duruşumuz da bizi ele veriyor mu? Bazı duygularımız yılların ardından erozyona uğradı. Eskiden böylesine öfkeli insanlar mıydık? 

Öfkelenen insanda beden de büyük değişime uğruyor: Yüz mimikleri gerilir, gözler yuvalarından fırlayacakmış gibi olur, yumruklar sıkılır, ses kısılır, yüz kızarır. Son yıllarda öfkenin de şiddeti değişti. Öfke, hırs tavan yaptı adeta. "Yan baktın, ters baktın, yerime oturdun, önüme geçtin, beni eleştirdin, fikrime katılmadın " gibi deyişlerle her davranış tepki sebebi olabiliyor.


Duygularımız değişken, iniş çıkışlı.  Yaşa göre, duruma göre, yaşadıklarımıza göre duygularımızın yoğunluğu da değişiyor. Örneğin küçük bir çocukta en yoğun duygular sevgi ve güven. Anne veya babasının elini sımsıkı tutar, kendini güvende hisseder. Kucaklanır, korunduğunu bilir, içinden geçeni olduğu gibi söyler, sevgiyle gülümser, rahattır, güvendedir. Sevgi, güven, hayat boyu her yaşta ihtiyaç duyulan temel duygular. Zedelenirse; Kişilik bozuklukları, davranış kusurları da başlıyor.

Ergenlikte kendini gösterme, gösteriş duygusu ağır basar. Orta yaşlarda dost arar insan, sevgi arar, vefa arar. Sevgi, vefa, güven daha sonraki yaşlarda iyice ihtiyaç haline dönüşür. Son yıllarda çeşitli nedenlerle kimi insan adeta duyarsızlaştı, olaylar karşısında tepkisiz kalıyor. Acı, nefret, şüphe, güvensizlik, acımasızlık  gibi duygular arasında çatışmalar yaşanıyor.  Kimisi de aşırı duyarlı hale geliyor, kuşku, korku, kaygı, stres içinde bocalıyor.

İnsanlar; birbirlerini dinleyip-anlayıp, duygularını okumayı başarabilselerdi; sağlıklı kişi, sağlıklı toplum özlemimiz belki de daha kolay gerçekleşirdi. 

Makbule ABALI-Eğitimci 
22. 01. 2017 Mersin

Yeniden yayınlama:
30 Ocak 2026 İzmir-Urla



Desen boyama: Muzaffer Emin Yalçın.

Ocak 26, 2026

YOLCULUK

 


Anne karnından

Adım attık bir başka dünyaya

Sıcacık bir mekândan

Buzullar ülkesine

Atıldık, bilinmez bir evrene 

Yaşam başladı;

Önce emekledik,

Sonra yürüdük...

Nice koşuya katıldık

Koştuk aralıksız

Engelli- engelsiz

Bedelli- bedelsiz

Unuttuk zamanı

Önceyi, şimdiyi, sonrayı

Gün geldi, dengemiz bozuldu

Bastonlardan medet umduk

Sona ulaşamadan nefes tükendi

Ömür bitti... 

Makbule ABALI-Eğitimci

26 Ocak 2026 İzmir-Urla 





Ocak 20, 2026

HATIRLAMAK- HATIRLANABİLMEK...

 


Hatırlamak güzeldir. Hatırlanabilmek daha da güzeldir, özeldir, insana özgüdür.

Yaş aldıkça daha çok şeyi hatırlamak ve hatırlanmak istiyor insanlar.

Sadece hatırlanmak değil, güzel hatırlanabilmek değil midir asıl önemli ve geçerli olan? 

Dünde kalan güzellikleri unutmadan anarak, bugünü özenle yaşayarak, yarınlara iyi şeyler bırakarak...

Makbule Abalı-Emekli Eğitimci

20 Ocak 2026




Ocak 11, 2026

YENİDEN DOĞMAK

 


Çiçeklerle insanlar arasında gizli bir bağ var sanki. Onların da insanlar gibi duyguları olduğuna inanıyorum. Çiçeklerle konuşan insanlar vardır. Belki içte kalan bir sohbetin dışa vurumu gibi.

Örneğin annem her çiçeğiyle tek tek ilgilenirdi. Coşkuyla açardı çiçekler. Hava, su, toprak, ısı, ortam, sevgi, ilgi... Hiçbir şeyleri eksik değildi ki. Yasemin, menekşe, güller, ful, zambak, çiçek açan kaktüsler. Balkonda sıraya dizilmiş okul çocukları gibi sakin, rahat, hep birlikte şikâyet etmeden geçinip yaşarlardı.

Sanırım o ortamda büyümenin kalıcı izi olsa gerek, ben de çiçeksiz ev düşünemem. Yapma çiçekler değil, capcanlı, beni de alın yanınıza diyerek adeta ses veren çiçekler. Evin bir bireyi gibi yerini bulmuş çiçekler. Sularını, yumurta kabuğu ya da çay sularını, çiçek besinlerini hiç eksik etmem. Karşılıklı, çıkarsız bir dostluk bu. Açtıkları zaman mutlu olduklarını hissederim. Duygusal bir bağlılık bu.


Yaklaşık 15 gün kadar önceydi. Kızımın çok tatlı, ince, naif bir arkadaşıyla, bir projenin başlangıç çalışması için bizim evde buluştuk. O kadar zarifti ki, elinde kocaman harika bir çiçekle geldi. Saksıda çiçeğin Lâtince adı yazılı bir kart. Sunny Robyn. Kartın arkasında çiçeğin bakım koşulları belirtilmiş.

Asıl önemlisi çiçeğin içinde inci gibi bir yazıyla yazılmış ikinci kart. Çiçeğin anlamı yazılmış: "Temiz niyetlerle duyulan, incelikli ve derin bir sevgi" Altında bir cümle; Ne güzel bir tesadüf oldu bu çiçeğin anlamı, tıpkı karşılaşmamız gibi...


 
Çok sevgili Dilek, inan çiçeğine gözüm gibi baktım. O kadar güzeldi ki. Tek tek bütün goncalar açtı, sırayla- günbegün. Sonra bir gün baktım, bir bölümdeki yapraklar solmaya başlamış. Ardı ardına açan çiçekler kuruyup düşmeye başladılar. Son hali yoğun bakımdaki bir hasta gibi. Üstünde sadece tek çiçek kaldı. Tek başına.


Çiçekler de insanlar gibi. Onların hayatının da bir anlamı var. Her şey zamanını bekliyor. Günü gelince yeni bir hayat var önünde. Ben merakla gözlemeye devam edeceğim. Tekrar ne zaman can bulacak? Baharı mı bekleyecek, kış uykusuna mı yatacak? 

Önce tomurcukların açmasını beklemiştim. Çiçekler güzelliklerini sergilediler ve tükendiler adeta. Tıpkı insanlar gibi. Ama inanıyorum ki hayat devam ediyor. Umudumu yitirmedim. Gün gelecek, Robyn sağlam köklerinden güç alarak yeniden uyanışa geçecek. Öyküsü mutlu son'la bitecek.

Makbule ABALI-Eğitimci

11 Ocak 2026