Sayfalar

21 Eylül Dünya Alzheimer Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Eylül Dünya Alzheimer Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 20, 2024

PARKTA BİR YALNIZ ADAM... ÖYKÜ- (BCP)




Hava kararmaya başlamıştı. Bu küçük parkta gün boyu süren sesler kesilmiş, havaya akşam hüznü çökmüştü. Banklar insansız, salıncaklar çocuksuz kalmıştı. Son kuşlar görkemli bir ağacın dalları arasında yer değiştiriyor, yaprakların arasında kendilerine sağlam yerler arıyorlardı. Şehrin karmaşık trafiğinden uzak, sakin bir köşeydi burası.

50 yaşlarında sade giyimli ince bir kadın parkın içine doğru yürüdü. Sanki yürüyüşe çıkmış da dinlenme amaçlı bir mola vermek ister gibiydi. Kenardaki bir banka oturdu. Bir süre kuşların ağacını gözledi. Son kuş sesleri cıvıltılarla sürüyordu. Birden onu gördü; En kuytu köşedeki bankta oturan 60 yaşlarında bir adam. Bulunduğu yerden profilden görebiliyordu. Antik heykeller gibi bir görüntüsü vardı. Kırlaşmış saçları yüzüne daha olgun bir ifade veriyordu. 

Elleri dikkatini çekti ansızın; İnce, uzun parmaklı, bir sanatkar eli gibi eller. Ellerini kucağında kavuşturmuştu. Dizlerinin üzerinde bir kitap duruyordu. Adını okumaya çalıştı, okuyamadı. Okunduğu yıpranmışlığından belliydi. Ama nasıl, ne zaman okunduğunu kim bilebilir.

Akşam serinliği bastırmaya başlamıştı. Rüzgar kuru yaprakları savuruyordu. Karşısındaki adamın davranışlarında bir gariplik fark etti. Tedirgindi, oturduğu yerde ayakları titriyordu. Evi, kimsesi var mıydı, bu soğukta nereye gidecekti, aç mıydı? Kadın "bana ne" diyen duyarsız tiplerden değildi. Ani bir hamleyle ayağa kalktı. Doğru-yanlış düşünmeden banka doğru birkaç adım attı, bankın bir kenarına ilişti. 

Sakin bir ses tonuyla sordu; "Buralarda mı oturuyorsunuz?" Yanındaki adam hiç cevap vermedi. Yüz mimiklerinde de en ufak bir değişim olmadı. Anlamsız gözlerle baktı sadece. Bal rengi gözleri bilinmezlerle doluydu. Kadın tekrar konuşmaya başladı:
"Benim adım Duygu. Ya siz kimsiniz? " "Bilmem, kimim, nereliyim, kiminleyim... hiçbir şey bilmiyorum. Evimi, sokağımı da bulamıyorum artık. 

Konuşmaktan yorulmuş gibiydi. Durdu, derin bir nefes aldı. Bir öksürüğe tutuldu. Sigara öksürüğü gibiydi. Ama parmaklarında sigara içenlere has leke yoktu. Kadın birden adamın çorapsız ayaklarını fark etti. Bu soğuk günde üstünde mont da yoktu. Sanki evden aceleyle çıkmış gibiydi. Ancak üşümüş gibi de durmuyordu. 
"Ya içindeki fırtına..." diye düşündü kadın. Birden elindeki kitabın adını okudu; Orhan Veli Kanık- Bütün Şiirleri. "Ne güzel bir seçim" dedi sessizce.

Tam o anda bir ses duyuldu: "Baba, nihayet seni bulduk. Aramadığımız yer kalmadı." 30 yaşlarında bir kadın ve bir erkek koşar adım banka doğru ilerlediler.  Genç kadın adamın elini tuttu. 
Ağlıyordu; Heyecandan mı, üzüntüden mi, sevinçten mi bilinmez... Genç kadın bir açıklama yapma ihtiyacını duydu; "Babam Alzheimer hastası. Annemi kaybettik, babam bizde kalıyor. Gündüzleri ben işe gidiyorum. Babam zaman zaman yürüyüşe çıkar, dolaşır, gelir. Sanırım hastalık ilerleyince evi bulamaz oldu."

Banktaki kadın kendi kendine bir iç hesaplaşma, sorgulama yaptı. 
"Hayatın cilvesi. Emeklilik dönemi neden bir huzur dönemi olamıyor? Kuşlar gibi insanlar da yalnız kalmak istemiyorlar. Farkında olmadan gene sürüye katılıyorlar. Başta insan tüm canlılar yalnız kalınca sıkıntıya düşüyorlar. Yalnızlık insana yakışmıyor. İnsan konuşmak istiyor, paylaşmak istiyor. Yanı başında bir sevdiğine dokunmak istiyor. Yalnızlık, suskunluk insanda yeni sorunlar yaratıyor..."

Hava artık iyiden iyiye kararmıştı. Baba-kız ve eşi uzaklaşırlarken geride kalan kadın da ayağa kalktı." Hayatı, insanı tanımak için bu gözlemler ne kadar önemli" diye düşündü. Dönüş yolunda Orhan Veli'den çok sevdiği bir şiir takıldı diline:

YALNIZLIK

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.

Orhan Veli Kanık

 Genç kadın çantasından çıkardığı küçük bir günlüğe kısa bir not düştü: "Hayatın sallantılı köprüsünde hiçbir sözcük, hiçbir anlatım, şiir, şarkı ya da türkü İNSAN' ı anlatabilmek için  tam anlamıyla yeterli olmuyor."
Güneş battıktan sonra akşamın hüznü havaya sinmişti. Gün ışığının yerini yapay ışıklar, lâmbalar alıyordu artık... 

Makbule ABALI 

 NOT: Bu öykümü 2017 yılında yazmıştım. Blogları Canlandırma Projesinin 2024  Şubat Ayı teması: "Yalnızlık, Kardeşlik, Dostluk, Sevgi " idi. Uygun olacağını düşündüm. M.A 


Not: 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü. Toplumda bu hastalıkla ilgili olarak farkındalığı arttırmak, insanlarımızı bilinçli kılmak, unutmamak, unutturmamak, belleklerimizi tazelemek, yeniden hatırlamak adına küçücük bir katkıdır bu kısa öykü. M.A 

20 Eylül 2024- Urla





Ekim 09, 2022

BİR VARMIŞ... BİR YOKMUŞ...



"Bir varmış bir yokmuş" diye başlardı

Çocukluğundaki tüm masallar

Masal saati, uyku saati gibiydi 

Gözleri kapanırdı masalları dinlerken

Uykuya dalardı Kaf Dağının ardındaki kahramanla

Cüceler ve devler ülkesine yolculuklar yapardı,

Çocukluk rüyası Keloğlanı görür,

Zehirli elmayı ısıran Pamuk Prensesi kurtarırdı.

Sonra unuttu tüm masalları 

Hiç anlatılmamış gibi...

Çocuk masallarından bir yol uzandı ergen masallarına;

Oyunlar, sevdalar yer aldı hayatın ikinci perdesinde

Bilgisayarlar işlem yaptı, bellekler yerine

Günlüklere, yüreklere yazıldı ezberdekiler...

Ve hayatın son perdesinde 

Dramdan trajediye yöneldi yaşam;

Unutuldu geçmiş

Unutuldu çocuk masalları

Unutuldu dünya masalları

Unutuldu tüm gerçekler...

Silik hayaller kaldı geriye

Belleğine sığdırdı geriye kalanları;

Parçalanmış anılar, karıştırılan adlar

Ve bir kucak dolusu umut...

Gün geldi, her şey eskidi, her şey yıprandı

Bir küçük sandığa sığdırdı hepsini

Güvenemedi kimselere, kilitledi sandığı

Bu kez de anahtarı nereye koydu unuttu... 

Anılarla, zamanla, yaşamla mücadele etti

Hayatın son evresinde;

Koskocaman bir dünyada

Unuttuğu adlarla, unuttuğu detaylarla,

Unutulmuş anılar, unutulmuş insanlarla...

Hastalığın adı Alzheimerdı... 

Makbule ABALI

 21.09.2022

Dünya Alzheimer Günü'nde tüm hastaları, hasta yakınlarını ve bu konuda emek harcayan sağlık çalışanlarını saygıyla anıyoruz.


21 Eylül 2022 Tarihinde yayınladığım şiirimi seslendirerek tekrar yayınlıyorum .

Makbule Abalı-Eğitimci




 

Eylül 21, 2018

UNUTMAK...UNUTAMAMAK... ALZHEİMER


UNUTMAK... UNUTAMAMAK... ALZHEİMER

Hiç unutmam derdin ;
Unutamam çekingen davranışlarını,
Unutamam utangaç bakışlarını,
 Unutamam mahcup gülüşlerini... 
Ama unuttun...
Unutmak; bellekten silmek ise anıları,
Birikimleri, yaşanan her şeyi,
İzi kalmamacasına yok etmekse eğer...
Unutmak kendime isyandır diyordun .
Hiç unutabilir miyim derdin;
Yüreğinin güzelliğini, insanlığını, 
Katıksız sevgini ; 
İnsanlara, çocuklara, doğaya...
Unutmak...
Kırmadan, sesini yükseltmeden,
İncitmeden yaklaşımlarını
Sevecen tavırlarını, duyarlılığını,
İnceliklerini...
Unutuldu her şey zamanla...
Hastalandığımda o eşsiz yaklaşımını
Bakışlardan sezen hassasiyetini,
Sesteki kırgınlığa duyarlılığını
Hoşlandığımız haber, fıkra, şiir, öykü paylaşımlarımızı,
gün doğumunu, gün batımını izlemeyi,
çiçeklerin , ağaçların bakımını,
Şiddetli gök gürültülerinde sakinliğini,
Şiirler,  öyküler  yazmak için defterler seçmeni,
Defterler doldukça görülebilir mutluluğunu
Ve kitaplarımız , sürpriz alınan şiir kitapları
Yumuşak tonda söylenen şarkılar
Akşam üstü el ele, kol kola yürüyüşlerimiz,
Selam verdiklerimiz. gülümsediklerimiz,
bazen konuştuklarımız, fotoğraf çekmelerimiz
Hepsini, hepsini unutabilir mi  insan ?
An'ları, günleri, ayları, yılları
Bir kalemde silmek tüm zamanı ,
Unutmak her şeyi...
Mümkün mü...?
Yağmur sonrası toprak kokusu burnunda tüterdi,
Üşüdüğümde ceketini çıkarıp verişini,
Bir zamanlar unuttuğun evlilik yıldönümlerini 
Sonraları hiç unutmayışını...
Günler önemli değil ki derdin,
Birlikte yaşamak, yaşlanmak önemli.
Birlikte yaşlanıyoruz;
Ama hiçbir şeyin anlamını bilmeden,
Geçmişi hatırlamadan,
Bugünü yaşayamadan,
Yarından endişe ederek,
En büyük korkumuz
Alzheimer çaldı kapımızı...
Bilmeni isterim ;
Dayanamayacağım tek şey,
Her şeyi unutsan da 
Adımı unutma lütfen...




21 Eylül Dünya Alzheimer Günü ... İkinci çocukluğunu yaşayanlara saygıyla...




Eylül 21, 2016

BİR TREN YOLCULUĞU... (Öykü )




Bir tren yolculuğunda karşılaştık onlarla. 8-10 saatlik bir yolculuktu bu. Tünellerden, ağaçların yakınından, mağaraların yanından geçerek yapılan bu yolculuk bana hep farklı ve heyecanlı gelmiştir. Bu güzergahta otobüs yolculuğunu hiç düşünmemiştim. Yorucu ve sıkıntılı geçer fikrindeydim. Trende koridorlarda, restoranda dolaşma imkanımız vardı. 

Eşyalarımı üst bagaja yerleştirdim, yer numarama bir kez daha bakarak yerime oturdum. 6 kişilik kompartımanda  3 kişiydik. Onlar tam karşımdaydılar. Biri 80 yaşlarında bir hanım-sanırım anne olmalıydı- ve yanında kızı. 45 yaşlarında gösteriyordu. İkisi de temiz ve şık giyimliydi. İkisinin de saçları topuz yapılmıştı. Doğrusu yaşlı bayana topuz daha çok yakışmıştı. Yaşanmış yıllar yüzünde derin çizgiler oluşturmuştu. "Ama neden bu yüz ifadesi bu kadar donuk?" diye düşündüm...


Çocukluğumdaki tren yolculuklarını hatırladım bir an... Nasıl da eğlenceliydi. Yola çıkmadan heyecanlanırdık, her şey bir masal tadındaydı. Ailece İstanbul'daki yakınlarımıza giderdik. O zamanki kara tren ya da buharlı trenler yüzümüzü-gözümüzü simsiyah yapardı. Ama dünyamız pırıl pırıldı. Koridorda durup, yarı açık camdan elimizi rüzgara uzatmak ne hoştu. Kendimizi güçlü masal kahramanları gibi hissederdik. 

O yıllarda ülkemizde demir yolları güçlüydü. Şehirler arası otobüsler bu denli yaygın değildi. Sanırım tren biletleri de çok pahalı değildi. Babam 4 çocukla annemin rahat etmesi için yataklı vagondan bilet alırdı. Tertemiz yataklarda beşik gibi sallanarak çalan tren zilleri arasında mışıl mışıl uyurduk. 

Yıllar sonraki yolculuğum devam ediyordu. Trenler eskiye göre daha gelişmişti. Buharlı trenlerin yerini motorlu trenler almıştı. Bu trenler eskilerden daha hızlıydı. Ben bunları düşünürken baktım, yaşlı bayan tepeden tırnağa beni süzüyor. bir ara elinde sımsıkı tuttuğu çantasını yere düşürdü. Hemen eğilip aldım, kendisine verdim. Önce şaşırdı, sonra dudaklarının ucuyla gülümsedi. Garip bir gülümsemeydi bu; ürkek, tedirgin... Teşekkür etmedi. O'nun yerine kızı teşekkür etti. Gülümsedim.

Tren yavaş yavaş hızlanıyordu. Çok yorgundum. Biraz uyumak için başımı arkaya yasladım. Birden tiz bir sesle irkildim: " Beni nereye götürüyorsun?" Gözlerimi açtım. Biraz önceki nazik bayanın yüzü allak bullaktı adeta. "Beni izinsiz götüremezsin. Önce annemden izin alman gerekirdi. " Genç bayan şaşkınlıkla konuştu: "Anneciğim biliyorsun, annen öleli yıllar oldu. Birlikte Ankara'ya gidiyoruz. "

Cümlesini tam tamamlayamadan yaşlı bayan bir çığlık attı: "Annem ne zaman öldü. Neden yalan söylüyorsun? Ben seninle gelmek istemiyorum. Genç kadının sesi titremeye başlamıştı: "Bensiz nereye gidersin anne? Zaten ablam bizi bekliyor." 
Yaşlı hanım giderek sesini yükseltiyordu: "Hem sen kimsin, ben seni tanımıyorum ki." 

Genç bayanın yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. Yüzü kıpkırmızıydı. Fısıldar gibi konuştu benimle: "Sizi de rahatsız ettik. Kusura bakmayın. Annem Alzheimer hastası." Bu arada çantasından çıkardığı ilacı  annesine verdi. Alzheimer deyince duraksadım. Duymuştum bu hastalığı. Bulunduğum kentte "Yaşlı yaşam Merkezi" vardı. Hastalıkla ilgili konferanslara, söyleşilere katılmıştım. Zor bir hastalıktı, dünyada hızla yayılıyordu. 

Bu arada anne uyuklamaya başlamıştı. Kızı düşük bir sesle anlatmaya koyuldu. Belli ki anlatma ihtiyacındaydı: " Annem emekli öğretmen. 35 yıl çalıştıktan sonra emekli oldu. Babamı 3 yıl önce kaybettik. Hastalık önce küçük unutkanlıklarla başladı. Giderek davranışları değişti. Kendi kendini idare edemez oldu. Korkuları,Kaygıları, halüsinasyonları var. An geliyor beni bile tanıyamıyor. Belki bir potansiyel vardı ama sanırım babamın ölümü de hastalığı tetikledi."

Artık ağlamıyordu. Hiç tanımadığı  ama yakınlık duyduğu birine sorunlarını anlatmak onu rahatlatmıştı. "Annem öğretmen" demişti.
Belki garip bir düşünceydi ama o anda düşünmeden edemedim; "Öğrencileri eski öğretmenlerinin bu halini görselerdi ne derlerdi acaba?" İdolünüz olan kişi imaj değişikliğine uğrarsa nasıl bir hayal kırıklığı yaratabilir? Eski bir şarkının sözlerini hatırladım; "Ateşe benzerdin, küle dönmüşsün sevdiğim güzel..." Ateşin yakıcı halinden sönmüş küle dönmek... Güfteyi yazan sanatçı kim bilir neler düşünerek yazmıştır.

Bir tünele daha girdik. Hayatın karanlık yüzü; hastalıklar, kazalar ve tünelin ucunda ölüm diye düşündüm. Zor zamanlarında yalnızlığı en yoğun şekilde yaşıyor insanoğlu. Güç anlarda tünelin ucundaki ışık gibi bir ışık arıyor. Aydınlanmak istiyor. Belli yaşlardan sonra dinlenmek için daha sakin, daha rahat günleri özlüyor. Oysa bazen her şey tesadüflerle gelişiyor. Yaşam sanki pamuk ipliğine bağlı...

Yaşlı bayan birden uyandı, Dehşet içindeydi. "Çantamı çaldılar, bulun çantamı..." Bağırıyor, ayağa kalkmaya çalışıyordu. Kızı çantasını eline verdi. Saki, rahatlatıcı bir ses tonuyla: "Bak çantan burada canım. Kimse çantanı çalmadı." dedi. Annesi çantasını göğsüne bastırdı, eliyle sımsıkı kavradı. 

Uzun bir yol vardı önümüzde. Hayatın zor, çetrefilli yolları gibi. Her an her şey olabilirdi. Hayat sürprizlerle doluydu. Neye, ne kadar hazırlıklı olabilirdik? Yaşlı bayan bana adeta bir "hayat dersi" vermişti. Öyle asil ve vakur bir duruşu vardı ki; iç dünyasını, rahatsızlığını bilmeseniz hastalığı konduramazdınız. Saçının taranış biçiminden giysilerine, çanta ve ayakkabılarına kadar zarafet akıyordu adeta. 

30- 40 yıl önceki halini düşündüm... Kim bilir ne kadar güzeldi. Öğretmenliğini hayal ettim; Tatlı-sert bir öğretmen olmalıydı. Yüzündeki bu sert ifade o zamanlar böyle değildi herhalde. Duygular yüz ifadesini nasıl da değiştiriyor. Gözler bizi en çok ele veren yanımız. Adeta iç dünyamızın aynası. Şimdi o güzel ela gözlerde güvensizlik, kaygı,korku okunuyordu. Yüz hatları gergindi. "İç huzursuzluk, mutsuzluk yüze de yansır elbette." dedim kendi kendime. 

Farkında olmadan yüksek sesle konuşmuşum."Anlamadım" dedi genç bayan. "Hayat öyle anlaşılmaz ve zor ki "dedim. Aynı duyguları paylaşıyorduk. Fazla konuşmaya gerek yoktu. Sözcükler anlamını yitirmişti. İkimiz de bir süre sustuk. Raylarda yankılanan ritmik ses aynen kulaklarımda da yankılanıyordu. 

Trenin keskin düdüğü beni gerçek dünyaya döndürdü bir an. Çocukluğumda bu sesler şarkı gibi gelirdi. Şimdi kulaklarımı tırmalıyor, beynimde uğulduyordu. Bu sesler, hayatın olumsuz yanları hakkında birer uyarı gibiydi belki de. Her yolculuk ya da her karşılaşma insan yüzlerinde hayatın bir başka yüzünü sergiliyor bana; İnsanın değişik halleri... insanlık halleri... Bazen hüzün, bazen keder, bazen mutluluk ya da mutsuzluk...