Sayfalar

Çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Temmuz 18, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-7 YENİ BİR EVE TAŞINMAK

 

YENİ BİR EVE TAŞINMAK... 

Çocuklukta her taşınma biraz merak, biraz kuşku, biraz da hüzün yüklüdür. Bir bilinmezler dünyasına yolculuk yapılacaktır. Kimler komşunuz olacak, kimlerle görüşülecektir? Yakın çevrede neler bulunacaktır? Okul değişimi söz konusu olduğunda ; yeni okul, yeni öğretmen ya da öğretmenler, yeni arkadaşlar... Haklı olarak hep merak konusudur. 

Adana'da Büyük saate yakın, tarihi evimizden, babamın annemi ve bizleri düşünerek yaptırdığı bağımsız, tek katlı. bahçeli, villa tarzındaki evimize, bir eylül öncesi, okullar açılmadan taşındık. O yıllarda çevremizde çok ev yoktu. Vali Konağı ve Stadyum yakındı. Yarbaşı Karakoluna çok yakındık. Kısa zamanda o semt de yerleşim alanı haline geldi. Yan tarafımıza Güney Sanayi Fabrikası Lojmanı yapıldı. Bir süre sonra Öğretmenler Kooperatifi tek katlı öğretmen evleri yaptı. Semtimiz kısa zamanda değişti, şehrin uzağındaki yerimiz değer kazandı. 

Adana sıcaklarına karşı bir önlem olarak yüksek tavanlı, 3 geniş balkonlu, 4 oda 1 büyük salonlu evimiz ilk gidişimizde bize saray gibi gelmişti. Babam da annem de o yıllarda çalışıyorlardı. Babam, ceza davaları dışındaki davalara giriyor, annem dikiş dikerek terzilik yapıyordu. Bir oda annemin atölyesi olarak düzenlendi. O ev nişanlara, düğünlere tanıklık etti, çok kişiyi ağırladı. 

Annem işlerinden ötürü ev gezmelerine, günlere gitmezdi. İyi bir ev sahibi, iyi bir dinleyici idi. Gelenler huzur bulduklarını söylerlerdi. Büyük masada mutlaka yemekli misafir olurdu. Dayanışmayı, paylaşmayı biz çocuklukta öğrendik. Aşçı olarak çalıştığı evlerden bir huzursuzluk nedeniyle ayrılan Havva Teyze'nin valiz yerine kullandığı paketleriyle ilk geldiği yer bizim ev olurdu. Bir süre sonra yeni bir iş yeri bulur, taşınırdı. Neden bilmem okul dönüşü buram buram poğaça kokusunu alır, ama onun izni olmadan yiyemezdik. 

Salon ve misafir odası (aynı zamanda yatak odası olarak kullanılırdı.) bizim ölçülerimize göre çok büyüktü. O yıllarda Adana İncirlik Hava Üssünde çalışan Amerikalılar  şehrin güvenli bölgelerinde ev kiralarlar, memleketlerine dönerken de büyük eşyalarını satarlardı. Onlardan alınmış iki büyük gaz sobası, salon ve misafir odasına kurulmuştu. Tutumlu babamın onayladığı zamanlarda gaz sobaları çalışırdı.

Önde, yanda ve arkada uzanan bahçe, biz çocukların en sevdiği yerdi. Babam arkaya demirden büyük salıncaklar yaptırmıştı. Büyük küçük herkes binerdi. Babamın hemşerisi Kıbrıslı Ülfet Amca ara sıra gelip bahçe bakımını yapardı. Bahçede her ağaçtan birkaç tane vardı. Muz, zeytin, nar, portakal, mandalina, turunç, limon ve annemin balkonlardaki çiçeklerine ek olarak her çeşit çiçek. Okul dönüşü orada yediğim portakalların tadını başka hiçbir yerde bulamadım. 

Bahçenin bir köşesinde bir tavuk kümesi bile vardı. Eşelenen tavuk yumurtalarından her gün yağda iki yumurta yiyen küçük kardeşim Hakkı, Denizli'de geçirdiği iki yıllık askerlik süresinin sonunda Burdur'a bizi ziyarete gelirken sorduğum "Ne yemek yapayım istersin? " soruma "Sadece az tereyağında 2 yumurta." diyerek beni şaşırtmıştı. Çocukluktaki tatlar, kokular, beğeniler, hayat boyu geçerliliğini koruyor.

Geçmiş yıllarda bizi en mutlu eden şeylerden biri de bahçenin bir yerinde babamın "Çamaşırlık" olarak yaptırdığı, içinde taş ocak bulunan bir kulübe idi. En güzel evcilik oyunları, en verimli kitap okumalar, en güzel söyleşilerin yeri, o küçük kulübe olmuştur. Orada düzenlediğim kitaplık bize ve kardeşlerime, onların arkadaşlarına  ilk okuma sevgisini ve kitap arkadaşlığını kazandırmıştır diye düşünürüm. 

Eski bir Adanalı olarak şimdilerde Adana'ya gitsem çok yabancılık çekerim sanıyorum. Pek çok kentimizde olduğu gibi orada da portakal bahçeleri kesilip yerlerine çok katlı binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler dikilmiş. Eski Öğretmen evleri yıkılıp çok katlı binalar haline dönüşmüş. Ekonomik güçlükler, yakıt sıkıntıları da insanları değişime yönlendirdi. O çevrede direnip, en son yapıma verilen ev bizim bahçeli güzel evimiz oldu. 

Çalışma hayatının içinde hepimiz ayrı bir şehirdeydik. Evin girişinde güney kentlerimizin simgesi iki görkemli palmiye ağacı vardı. Onlardan minik palmiyeler yetiştirildi. Sonra onlar da büyüdüler. Ev yıkılırken anneme karşı binada bir ev kiralanmıştı. Tüm çalışmalara tanık olmuş. Telefondaki sesini hiç unutmadım;  "Ah Makbulüm, Neron gibi bütün ağaçları yakıyorlar..." diyordu. Nerede olursa olsun, ağaçlar kesilirken içi yananları çok çok iyi anlıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci 

18 Temmuz 2026 İzmir-Urla




Temmuz 13, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-5

DERS SEÇİMLERİMİZ

Her seçim kişiye özgüdür. Karar vermekte zorlanırsınız bazen. Seçenekler arasında kalmış ve sonucu bulamamış gibi bir duygu kaplar içinizi. Doğru ya da yanlışı bulmak gibi iki seçenekli değildir konu. Bazen geleceğinizi düşünür, yeniden karar değiştirirsiniz. Yol gösteren, öneriler sunan bir yakınınız veya işin uzmanı bir kişi yoksa yanınızda, karar vermek daha da zorlaşır.

"Eğitimde Ders Seçimi" , "Seçmeli Dersler" konusundan söz etmek istiyorum. Okullu olduğumuz dönemlerde ortaokulda yabancı dil seçme vardı. İngilizce, Almanca, Fransızca  dillerinden birini velinizle birlikte seçerdiniz. Ya da okul yönetimi kadrolu öğretmen sayısına göre  öğrencileri yönlendirirdi. Hiç istemediği halde Fransızca ya da Almancaya yönlendirilmiş , başarısızlığa uğramış ne çok öğrenci olmuştur. Seçmeli ders, "zorunlu seçmeli" ders haline dönüşmemelidir.

Okul seçimlerinin bazen hayal kırıklığı yarattığı da gözlenmiştir. 5 yaşında okula başlama, el yazısıyla okuma yazma öğrenimine başlama uygulamaları neyse ki çok uzun zamanlı olmadı. Ancak o çocuklar çok zorluklar yaşadılar, bocaladılar. "Kredili Sistem" uygulaması başladığında gençlerin yetenek ve ilgilerine göre seçimler yapılacağını öğrenip mutlu olmuştuk. Ancak kredili sistem tam anlaşılamadan, verimli uygulamalar yapılamadan sona erdi. 

Ders seçimi, okul seçimi, meslek seçimi hepsi birbiriyle bağlantılı. Seçimlerin bireylerin hayatında neler  kazandırıp neler kaybettirdiğini ancak yaşayan bilir. Seçimler denince bir iç acısı hissetmem, ders seçimlerinde yaşadığım sıkıntılar nedeniyledir. Öğretmenlerin öğrencilerini çok yönlü tanıyıp değerlendirmesi ve yönlendirmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. 

Bizim kuşak o yıllarda orta 3. sınıfta yıl sonunda bütün derslerden bir yeterlilik sınavına girer, diplomayı sınav sonuçlarına göre alırdı. Tüm derslerden yeniden hazırlanmak gerçekten zordu. Ama diplomaya hak kazanmak gerekiyordu.  Lise girişlerinde seçmeli derslerde karar verirken çok zorlandım. 

Lisede resim, müzik. beden eğitimi derslerinden hangisini seçecektim? Qrtaokulda Beden Eğitimi dersinde çok başarılı değildim. Hatta takla atamadığım için bütünlemeye kalmıştım. Hayatım boyunca takla atamadım. O yıllarda bütünlemeye kalmak vardı. Onurluydum, kimsenin de rica ederek not yükseltmesini istemedim. Günlerce evde takla atma egzersizleri yaptığımı hatırlıyorum. 

Sanata, desen çalışmalarına çok yatkınlığım vardı. Ancak resim öğretmenimiz Mine Hanımın resmi seçenlerin Güzel Sanatlar Akademisine gitmeyi düşünmeleri gibi bir beklentisi vardı.  Adana Kız Lisesinde müzik derslerine Reisicumhur Senfoni Orkestrası'nda ayrılıp gelen bir müzisyen girecekti. Çok zor bir seçimdi. İlk yıl resmi sonra karar değiştirerek beden eğitimini seçmeli ders olarak seçtim.

Şimdi düşünüyorum da; ailece sanat olaylarını izlerdik. Babam esas mesleğinin dışında büyük yağlıboya tablolar yapardı. Çam kütüklerinin üzerine desenler çizerdi. Annemin diktiği gelinlikler, giysiler sanat eseri olarak adlandırılırdı. Ağabeyim İdil Biret, Leyla Gencer hayranıydı. İtalyan aryalarından ezberler, bizlere müzik ziyafeti çekerdi. Sıdıka Ablamız Türk Sanat Müziğinden parçalar seslendirirdi. Kız kardeşim Emel yıllar sonra Resim Öğretmeni olacaktı. 

Öğretmenlerin öğrencilerindeki gizil güçleri fark ederek yönlendirmeleri eğitimin özü. Çekingen ve utangaç bir çocuktum. Heyecanlıydım, ön planda olmayı sevmezdim. Beden Eğitimi derslerinde yıl boyu 19 Mayıs gösterilerine hazırlanırdık. Stadyumda tüm liselerin katıldığı gösteriler çok görkemli olurdu. Kurdelelerle, toplarla, çemberlerle yaptığımız etkinliklerden hep tam puan almışımdır. 

Ancak ters , düz takla atmayı, kasadan atlamayı hayatım boyunca beceremedim. O hareketler ayrı bir maharet ve beceri istiyor. Ata binebilmeyi çok isterdim. Ritmik jimnastik gösterilerini hayranlıkla izliyorum. Sanatın her dalıyla ilgileniyorum. Yeteneklerin keşfedilip belirlenmesi, gençleri motive etmek, cesaretlendirmek, başarmanın hazzını tattırmak... Bazı TV. programlarında öyle güzel başarı öyküleri dinliyorum ki, gençler adına seviniyorum, umutlanıyorum. 

Makbule ABALI-Eğitimci

13 Temmuz 2026 Türkiye





Temmuz 08, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-4

 

HAYATIN İÇİNDEN KARELER:

1- BİR DOĞUM

Toroslarda bir yayla. 50'li yılların ilk yarısı. Çukurova'nın sarı sıcağından bunalan orta direk aileler yazın yaylaya çıkıyorlar. Kışları sert elbette ama yazları nefes aldıran bir serinliği var. Her şey doğallığını koruyor Çevre görkemli çam ağaçlarıyla kaplı. Çamın her çeşidi var. Çam ağaçlarından yayılan nefes açıcı ferah kokunun rahatlatıcı bir etkisi var.  Sabahları kuşlar korosu, ağaçların arasından serenat yapıyor. Diğer zamanlarda sessizliğin sesini dinliyorsunuz adeta. 

Otoban henüz gündemde değil. Dağların arasından, bazen asfalt, bazen toprak yollardan geçerek ulaşıyorsunuz buraya. Bürücek Yaylasında doğanın tam içindesiniz. Uygarlık deyince teknoloji harikası lüks evler ,akıllı binalar aranıyorsa  o yıllarda burada 3 katlı ev bile yok. Adanalı zenginlerin birkaç evi geniş sofalı çatılı evler. Ve derme çatma barakalar, ahşap, taş, kârgir evler var. Yaklaşık bir saat uzaklıkta Pozantı Kasabası var. İstanbul'a kadar uzanan demiryolunda kara trenler çalışıyor. Anadolu'dan Yenice'de aktarmayla İstanbul'a uzanan bir gurbet yolculuğu yapılabiliyor.

Adana -Bürücek arasında belli saatlerde çalışan eski otobüsler var. Ulaşımı onlar sağlıyor. Meydanda bir kahve, iki bakkal, bir kasap, bir erkek berberi, bir fırın, bir ayakkabı tamircisi, bir hırdavatçı-tamirci var. Manyetolu telefonların çalıştığı bir postane bile var. Çarşının hemen kenarında içme suyu alınabilen bir kaynak su var. Kenarları korumaya alınmış şırıl şırıl akan su sesi insanda rahatlama yaratıyor.

Çarşıdan yukarı doğru çıkılınca karşınıza taşlı bir yokuş geliyor. Tepede sağa döndüğünüzde karşınıza 3 ev çıkıyor. Solda iki katlı taş örme bir ev. 7 çocuklu Asiye Hanımlar. Köşe başında bir baraka, içinde babaanne ve iki torunu oturuyor.  Ve az ilerde küçük bir yayla evi. Altı taş üstü ahşap, iki katlı. Alt katta 2 oda, mutfak, banyo.  Üst katta bir yatak odası, bir geniş balkon.  Tam bir yayla evi. Alt katta sofada bir çam ağacının büyümesi engellenmemiş, üst kat balkonunda tam ortada bir yer açılarak çam ağacı büyümeye devam etmiş. Sere serpe uzayan özgür bir çam ağacı. Görüntü muhteşem.

Yıllar önce bu evde, Ağustos ayının ikinci günü, sabah vakti yayla kuşları öterken bir doğum gerçekleşti. Kuş seslerine bir bebeğin ağıt sesleri karıştı. İşinin ehli bir ebe, bir kız çocuğunun dünyaya gelmesine yardımcı oldu. Miyase Emel kondu bebeğin adı. Yayla  evinde yaşayan diğer çocuklar gün boyu tüm hazırlıklara tanık oldular. Kazanda su kaynatıldı, steril bezler, pamuklar hazırlandı. Yayla ebesinin araç gereci çantasındaydı.

Olağanüstü bir gündü o gün. Çocuklar böyle günlere bayılırlar. Gün boyu yapılan hazırlıklar o günün farklı bir gün olacağını vurguluyordu. Sabah erken uyandılar. Alt kattaki odalardan biri hazırlanmıştı. İzin almadılar ama doğum odasının ahşap duvarında birkaç tomruk deliğini hemen fark ettiler. Delikler minicikti ama içeriyi görmeye engel değildi. Sıdıka, Makbule, Rasime 3 çocuk, 6 çift göz deliklere göre ayarlandı. Henüz hiçbir şey görülmüyor, sadece sesler duyuluyordu. 

Heyecan doruk yapmışken içerdekiler gülüşmeleri duydular.  Hemen önlem alındı, delikler kapatıldı. Çocuklar doğum olayına tanık olamadılar ama sabahın sessizliğinde bir bebeğin ilk ağlayışını duydular. Güneş yeni bir güne doğarken, hayatın içinde yeni bir gün başlıyordu. Umutlu, aydınlık, yepyeni bir gün. Ve  anne karnından dünyamıza katılan temizliğin, masumiyetin simgesi bir bebek. 

Hoş geldin Bebek... Hoş geldin yeni kardeş... Yuvamıza umut, mutluluk, bereket getirdin... 

Makbule ABALI- Eğitimci

8 Temmuz 2026 





                                Emel Yanar doğduğu evin önünde (Fotoğraf-Murat İnceler)


Temmuz 03, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-2

 


Dünyanın neresinde olursak olalım, bir insan ömrü keşke'ler, iyi ki'ler, nedenler, nasıllarla dopdolu. Geçmişin izleri en berrak şekliyle geceleri uykuya geçmeden, zihnin dingin halinde ortaya çıkıyor. Düşünceler birbirini çağrıştırıyor. Bazı anılar kişiyi uykusuz bırakabiliyor. Anılar silsilesinin içinde dalıp giderseniz, ertesi güne yorgun ve güçsüz , bazen mutlu, bazen mutsuz uyanırsınız. 

Geçen hafta okullar tatile girdiğinden beri yollarda, parklarda, hatta hastanelerde daha çok çocuk görür olduk. Çocukları görünce gözlerim aydınlanıyor. Onlar da sevgi halesini hissediyorlar galiba. Önce bakışıyor sonra en kısa biçimde, birkaç sözcükle konuşmaya başlıyoruz. Bilinmeyen bir yabancıya karşı anneler önce biraz tedirgin, sonra onlar da katılıyorlar mini sohbete.

Bir dinlenme anında, iç sesime yöneldiğim zaman, okula ilk başlangıç günüm geliyor aklıma. Heyecanlı, yüreği kıpır kıpır iki örgü saçları, kocaman kurdeleleri, beyaz yakasıyla küçük bir kız var anılarda. Annem ya da babamın elinden tutarak okulumun ilk gününe katılmak istiyorum ben. Ama hayır, karar alınmış. Ankara'dan gelen eski bir dost, Başöğretmen Arif Mutlu beni götürecek ilk gün. Öğretmenimle tanıştıracak. Annem babam ondan hayranlık ve saygıyla söz ediyorlar.

Adana'da evimize çok yakın 29 Ekim İlkokulu var. Ona gitmeyeceğim Tepebağ Mahallesinde Namık Kemal İlkokuluna kaydım yapılmış. Arif Öğretmen elimden tutuyor, küçücük elim onun ellerinin içinde adeta kaybolmuş. Titrediğimin farkında mı acaba diye düşünüyorum. Okulumda yeni sınıfımın olduğu sıraya giriyorum. Yeni bir heyecan dalgası sarıyor bedenimi. Öğretmenim erkek!

O ana kadar erkek öğretmen olduğunu hiç düşünmemişim. Bütün öğretmenler kadındır diye biliyorum ben. Zamanla her şeyi kabulleniyor insan. Çocuk ruhuna sevgi egemen. Öğretmenim çok çok iyi. Günler geçtikçe onu çok seviyor ve benimsiyorum.

 Yıllar sonra nikâh davetiyeme Başöğretmen Arif Mutlu'nun, titrek bir el yazısıyla gönderdiği kısacık kutlama mektubunu gözümden yaşlar akarak okuyorum. Yılların ardından biz büyümüşüz, onlar yaşlanmış. Sisli bir anılar silsilesinden bakıyoruz yılların ötesine. Eğitime gönül verenleri, emek harcayanları saygı ve rahmetle anıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci

3 Temmuz 2026 İzmir-Urla





 


Aralık 05, 2025

YAĞMUR SONRASI GÖKKUŞAĞI

 


Usul usul, sindire sindire yağan yağmuru çok severim. 
Şimşekler çakarak, yıldırımlar düşerek, gök gürültüsüyle yağan yağmurdan ürkerim. Hele gece uykudan uyandıran gürültülerle yağan yağmur karabasan gibi gelir. Ruhum daralır adeta. Ürküten  senaryolar üretirim zihnimde. Başrolde hep endişeli küçük bir kız çocuğu vardır. Cenin biçiminde kıvrılarak uyur öyle gecelerde...

Yağmur sonrası gökkuşağı ya da eskilerin deyişiyle ebemkuşağı insanın içinde, yüzünde, gözlerinde çiçekler açtırır. Çehrenize bir aydınlık yayılır adeta. Çocuklardan duydum: Gökyüzünü rengarenk boyadık diye öğünüyorlardı. Çocukların övünüp böbürlenmesi bile sade, yalın ama nasıl da etkileyici. 

Günümüz çocuklarının, gençlerinin adları bile öyle güzel ki. Bu yaz 3 yağmurla tanıştım. Can, Doğa, su, Nehir, Deniz, Irmak, Lina, Yağmur, kaç tane oldu sayamadım. Ahmet, Ali , Ayşe, Fatoş, Özge, Zeynep, Leyla, Özden...Hep vardılar. Hiçbirini unutamadım. 

Yetişkinler özlemlerini çocuklarında gerçekleştirmek istiyorlar. Haklılar. Çocuklar geleceğimiz, umudumuz, zor günlerde avuntumuz. Her biri yağmurdan sonraki gökkuşağı gibi. Parmak izlerimiz çok farklı olsa da köklerinden güç aldıkları ataları, anne babaları var. Her yıldız kaymasında gözlerim dolarak iyiliklerin, iyilerin devamı için dua etmem ondandır. Gece dualarım tanıktır bu güzel dileklere... 

Makbule ABALI- Emekli Eğitimci
5 Aralık 2025 Urla-İzmir






Ağustos 27, 2025

-Nostaljik Bir Yazı: Çocukluk... (Ağaç Ev Sohbetleri-158)



Bloglarda "Ağaç Ev Sohbetleri " adıyla anılan uygulamayı seviyorum. Her hafta Pazartesi günü bir konu belirleniyor , o konuda fikir alışverişi yapılıyor. Bu haftaki konuyu Taha Akkurt arkadaşımız belirlemiş. İlginç bir konuydu. Hafta bitmeden ben de yazmak istedim:

"Çocukluğunuza dair neler hatırlıyorsunuz ? "

"Nasıl bir çocuktunuz? "

Çocukluktan söz etmeyi seviyorum. Geçmişe bir vefa borcu gibi. Güzel şeyleri hatırlamak iyi geliyor insana. Amaç; bugünü unutmak değil,  geçmişin izlerini aktarmak, deneyimleri tazelemek. Yeni kuşakları daha gerçekçi olarak anlayabilmek hatta  tanıyabilmek için de bu gerekli. 

Atalar genel anlamda  söylemişler: "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. " Görüşler, yargılar, fikirler , davranışlar yılların ardından her ne kadar değişime uğrasa da uzmanların da benimsediği bir gerçek var: "Genlerle, doğal, sosyal ve kültürel çevrenin etkisiyle 7 yaşına kadar çocukların  kazandığı kişilik yapıları pek değişmiyor." 

"Şanslı çocuklardık" diye düşünürüm zaman zaman. "Orta direk" ailelerin çoğunlukta olduğu, zenginlerle yoksullar arasında henüz uçurumların olmadığı, insanların birbirine çıkarsız dost olduğu, güvendiği, idealist öğretmenlerin yeterli sayıda olduğu bir ortamda mutsuzluktan söz edilebilir mi? Dünya güzeldi. 

Sevgiyi, saygıyı çok yoğun yaşadık. Karma Devlet Okullarında farklı sosyal çevrelerden arkadaşlar edindik. Bazı yoksul arkadaşlarımın  arasında giysilerim farklı olduğunda çok üzüldüğümü, onları giymekten kaçındığımı  hatırlıyorum.  

İlk çocukluğumu üç kelime ile özetlerdi annem :"Sakin, uslu, güzel bir bebektin."   Onun ilk çocuğu, ilk göz ağrısı  idim. Ama "abla" olmak çok da kolay değildi. Hep özverili, hep paylaşımcı, hep düşünceli olmak zorundaydı ablalar. Bazen düşünürüm; " Ailemiz içimize sanki iyilik tohumu ekmiş" derim. İyilikler kötülüklerle çatışınca çok büyük hayal kırıklıkları yaşanıyor. Aslında o kuşak belki de bu yüzden duygusal anlamda çok acı çekti. 

Merhamet duygumuz yoğundu. Bir çöreği  bazen sekiz ya da  on parçaya  böldüğümüz, bir portakalı  dilim dilim paylaştığımız zamanlar olurdu. Pahalı oyuncaklarımız değil, bez bebeklerimiz vardı. En yaramaz arkadaşlarımız sınıfta kağıt tan yaptıkları uçurtmaları uçuranlar olurdu. 

Milli Bayramlarda sınıflarımızı renkli kağıtlarla süslerdik. Renkli ince krapon kağıtlardan bayram elbiseleri hazırlanırdı. Bir gün tören günü ansızın yağan yağmur kâğıttan yapılmış elbiselerimizi ıslatmış, emeklerimizi nasıl da harcamıştı. O komik görüntülere  bile çocuksu duygularla gülmüştük. 

Tutumlu çocuklardık. Okulda iş derslerimiz vardı. Kartondan kumbaralar yapar, harçlıklarımızdan biriktirirdik. Bebek elbiseleri dikmeyi, yama yapmayı, sökük onarmayı hep okulda öğrendik. Hayat Bilgisi derslerinde ıslak pamuklar arasında nohut, fasulye çimlendirerek, üretmeyi öğrendik. 

Temizlik aranılan bir değerdi. Her pazartesi okulda beyaz mendiller ellerimizde, tırnak temizliği kontrolünden geçerdik. Kitaplar defterler önce kaplanır, etiketlenir, sonra kullanılırdı. Defterlere özenle kenar süsleri yapılırdı. Kutlama kartlarını bile kendimiz hazırlardık. Yaratıcılık kabul görürdü.

Renkli boyalı kalemler çok çeşitli olmasa da dayanıklı kurşun kalemlerimiz vardı. Sanata, çizime yatkın eller öyle çoğaldı. Karikatürler, gülmece dergileri olumsuz zamanlarda bile dik durup gülebilmeyi sağlamıştır.

Cep telefonları yoktu tabii. Ama oyunlarımızda kibrit kutularından telefonlar oluştururduk. Duvar yazılarının belki en güzelleri, en anlamlıları o dönemlerde yazıldı: "Oku oku yaz / Okul açıldı/ Ali Ayşe'yi seviyor..." Günlüklerin en duygusalı, en sadesi o dönemlerde tutuldu. "Bana kalbin kadar temiz bu sayfada bir yer ayırdığın için... Sepet sepet yumurta sakın beni unutma.

Anlamsız kısacık mesajlar yerine uzun mektuplar  vardı tabii. Çocukluk bu ya; meraklıydık da. Babamın anneme yazdığı buram buram sevgi, özlem kokan mektupları nasıl unuturum... İnci gibi bir el yazısıyla, bazen de ilkokul döneminde öğrendikleri eski Türkçe ile yazılmış mektuplar... Okuyamadıklarımız oldu tabii.

Küçük bir kutuda, pembe bir kurdeleyle bağlanmış, kurutulmuş çiçeklerle süslenmiş upuzun mektuplar. Sanırım hayatımdaki en büyük suç, o mektupları annemden gizli okumak olmuştur. Ama gene de kardeşlerimle vicdanımız elvermedi, bir gün itiraf ettik. Bir suçlu gibi ezik, yüzümüz kızarmış... 

O zamanlar beden ruha uyardı; yüzlerimizin kızarması, gözlerimizin sulanması, utanma özelliğimiz  vardı. Gerçek duygularımızı gözlerimiz anlatırdı, yalan söylemek, aldatmak ayıptı. Belki de ondandır bu çağa kolay kolay uyum sağlayamayışımız... 

Özür dilemeyi, gerekirse bağışlamayı bilirdik. Bir demet kır çiçeği affedilmek için yeterdi çoğu zaman. Kitaplar en güzel hediyeydi. Ve okumak, yazmak bir tutku. Çocukluk düşleri yılların ardında kaldı. Sadece çocukluk değil, zamanla pek çok değer de, insanlar da  yitirildi. Belki de "Toplumsal bellek zayıflığımız" da unutmaları, vefasızlıkları hızlandırdı. 

Geriye kalan; anılar... anılar... anılar...

Makbule Abalı-Eğitimci 

31. 08.2024 İzmir-Urla

 Güncelleme:27 Ağustos 2025





Kardeşler: Makbule, Rasime 
"23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı" Günü anısı...







Eylül 21, 2024

Bir Dünya Masalı... Alzheimer

   


 BİR DÜNYA MASALI... ALZHEİMER 

   Bir anneanne, bir anne, bir de çocuk.
   Değişim kuralına uydu üç kuşak; 
   Yıllar değişirken onlar da değişti... 
   Yüzler, eller, gözler değişti, 
   Çağ değişti, insanlar değişti, 
   Hastalıkların adı bile değişti...



   Bir gün ansızın bir "konuk" geldi eve, 
   Kapıyı bile çalmadan, sessizce... 
   Evdekiler hep konukseverdi, 
   Ama bu yabancı da bir başkaydı.   
   Davetsiz konuk yerini kendi seçti, 
   Anneannenin beyninde bir köşeye yerleşti...
   Korkuttu, incitti, üzdü evdekileri, 
   Adını öğretti, belletti, yineledi; 
   Demans,  Bunama, ya da Alzheimer. 

   
   Yeni  konuk  altüst etti düzeni; 
   Çanta, para, anahtarlar hep kayıp, 
   Anneannenin kafası karmakarışık... 
   Anneanne şaşkın, anneanne çaresiz; 
   Kimdir, kiminledir, nerededir...? 
   Unuttu; günü, ayı, yılı 
   Unuttu; nerede, nasıl, kiminle olduğunu 
   Unuttu; ne yediğini, nasıl, kiminle yediğini 
   Unuttu, unutmak istemediklerini bile... 


   Roller değişti durmadan, 
   Kimlikler karıştı birbirine; 
   Kızı "annesi", ya da "ablası", damadı "babası" 
   Oysa sahne aynı, oyuncular aynı, 
   Değişen yalnızca insandı... 
   Anneanne huy değiştirdi onca yıl sonra; 
   Sinirli, öfkeli, uykusuz, 
   Kırılgan, alıngan, huzursuz..
   
   Bir güzel düş oldu çocukluk, 
   Film hep geriye sarılıyor artık;
   Yakın geçmiş silindi bitti, 
   Uzak geçmişe köprüler döşendi.
   Dünya kocaman, dünya soğuk, 
   Gün bitti, güneş batıyor artık... 

    


   Anneanne başını dayadı sevdiklerine; 
   Elini tuttular sımsıkı, okşadılar usulca, 
   Dünya küçüldü birden, dünya ısındı... 
   Acıyı paylaştılar üç kuşak; 
   El ele, yürek yüreğe, omuz omuza 
   Direndiler hastalığa sevgiyle
   Tutundular yaşama umutla... 
   Yorgun belleklerden silindi pek çok şey ama; 
   "Unutulmaması gerekenleri" unutmadılar... 

Makbule ABALI- Eğitimci 
2010- Mersin 

Eylül Ayı : Alzheimer Farkındalık Ayı. 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü . 

Ülkemizde ve tüm dünyada Alzheimer hastası olup "ikinci Çocukluğunu yaşayanlara",  bu konuda "Farkındalık" yaratmak için emek ve çaba harcayan hassas ruhlara, hasta yakınlarına, her düzeyde özveri ile çalışan sağlık görevlilerine saygıyla... M.A 




   
   
  
  

    
   

Eylül 14, 2024

NARİN BİR KIZIN HAZİN ÖYKÜSÜ...

 


Ne çok Narin varmış meğer ülkemizde;

Çok uzaklarda değil,

Yanı başımızda.

Tanımadığımız, bilmediğimiz

Farkında olmadığımız,

Yüzünü görmediğimiz,

Sesini bile duymadığımız 

Hassas, narin, alıngan, kırılgan...

Narinler, Kaderler, Yeterler, Songüller; 

Yaşarken değil,

Ancak öldükten sonra haberdar olduklarımız... 


Adları değişseydi

Yaşamları da değişir miydi acep?

Oyuncakları, kitapları olur muydu? 

Okullu olup önlük giyerler miydi ?

Genç kız olup sevdalanırlar mıydı ?

Hatta belki gelinlik giyip

Telli-duvaklı gelin bile olabilirlerdi... 

Olamadılar...


Minicik fidanlardı;

İnce, narin, korunmasız.

Bir dala tutunamadılar 

Bir fırtına, bir kasırga aldı götürdü çoğunu 

Kıydı çocukluklarına.

Kim kıydı, nasıl, ne zaman kıydı... ? 

Gören gözleri, duyan kulakları, sezen yürekleri olmasaydı

Daha uzun yaşarlar mıydı acaba...? 


Yüzyıllar ötesinden gelen bir toplum 

Umutsuz, umarsız yaşayabilir mi yıllarca ?

Adaletin şaşmaz terazisi, gün gelir de bir gün

Masum çocuklar için de dengelenir mi...?


Makbule ABALI - Eğitimci 

14. 09.2024- Urla





Nisan 27, 2023

ZAMAN...

 

Bazı sözcükler var ki adeta içimize işlemiş,  konuşurken, yazarken , düşünürken sürekli bizimle birlikteler. Anlamlı varlıklarıyla anlatımımıza güç kazandırıyorlar ; "Zamanda yol almak , zamanla yarış, zamana yenik düşmek, zaman harcamak, zaman kazanmak, zamansızlık, ahir zaman, geçmiş zamanlar, zaman doldurmak, evvel zaman içinde..." ve daha niceleri. Zamanı önemsediğimizden mi, alışkanlıktan mı , vazgeçilmez oluşundan mı böylesine sarılmışız bu sözcüğe...? 

En kısa zaman birimi "an" diye düşünürüz. An'ların birikimiyle anılar da bütünleşiyor.  Bir ömür öbek öbek anıları barındırıyor içinde. İyi-kötü, acı-tatlı, mutlu- mutsuz, neşeli- hüzünlü anlar. Kişiliğimize özgü yaşanmışlıklar...  Bir anda karar değiştirebilir insan, bir anda  şaşırabilir,   bir anda  bocalayabilir. Bir anda bayılabilir hatta bir anda ölebilir de. Hayat bir çelişkiler yumağı. 

Her zaman dilimi kendine özgü durumlar yaşatır insana. Dakikaları içine alan saatler bir başkadır. Bir saat bazen ne kadar uzun, bazen ne kadar kısa gelir insana. Saniyeler dakikaya dönüşür de saatler geçmiş gibi gelir insana. Bir siyah beyaz fotoğraf ya da birkaç dakikalık bir film karesi ömür boyu gözünüzün önünden gitmez. İnsanoğlu gariptir;  yıllar önce mutluluk veren anılar bir anda kâbusa dönüşebilir. Bazen de akıp giden zamanla değişimler yaşanır, mutsuzluk anları bile tebessümle hatırlanır. 

Gün içinde en önemsediğimiz zaman dilimi herkese göre değişir elbette. Yeni bir günün başlangıç saati gündoğumu benim en sevdiğim zamandır. Sabahları erken uyanıp da güneşin doğuşunu izlemek, günü daha bereketli kılar, umutları tazeler, bedene canlılık katar. Günün bitiminde güneşi yolcu ederken günbatımında biraz hüzün vardır sanki. Her ikisi de bir başlangıç ve bitişi düşündürür adeta. Zaman değişirken bir gün daha eksilir ömürden...

Zamanı vurgulayan saatler bir evde ne kadar önemlidir. Her yerde gözüm bir saat arar. Odada, salonda, mutfakta mutlaka bir saat bulunmasına özen gösteririm. Büyük küçük, süslü püslü, renkli renksiz olsun, hiç önemli değil. Yeter ki işlevini yerine getirsin. Durmuş veya pili bitmiş saatler hep bana o evdeki olumsuzluğu, durağanlığı düşündürür. Zaman akıp giderken saatler de ona eşlik etmeli, durmamalı derim. 

İnsanlar gibi saatler de çeşitli. Adana'da Büyük Saat ve Küçük saat  aynı zamanda  iki ayrı semt adıydı. Mersin Mezitli Sahilinde kocaman saat kulesindeki saat nedense hiç doğru zamanı göstermezdi. Çocukluğumda  evimizdeki guguklu saati nasıl unuturum.  Evin içinde adeta bir başka canlı gibi. Onun saat başlarında her çalışında biz de taklit ederdik; "Guguk... guguk..." Kuş hep saatin içinde olunca açlığını nasıl giderir diye sorduğumu da hatırlıyorum.

Yıllar önce İstanbul'da bir kırtasiyecide çok beğenerek aldığım bir başka saat de halâ çalışmaya ve yol göstermeye devam ediyor: Üzerinde "Bugünün Tekrarı Yok" yazısıyla. Küçük kız kardeşim Emel'in oğlu çok sevdiğim yeğenim Berk, Mersin'deki evimizde üniversite sınavına hazırlanırken, odasına astığım o saatten çok huzursuz olmuştu. Saat öylece bir başka odaya taşınmıştı.

Yaşamın içinde her şey ince bir çizgide ruh buluyor, rol değiştiriyor. Bazen bir anı üreticisi, bazen düşündüren bir simge, bir anı çözümleyicisi. Zaman çok şeyi alıp götürse de bazı eşyalar yıllara meydan okuyup ses vermeye devam ediyor. Zamansız  kaybettiğim diğer kız kardeşim Fazilet Rasime'nin  hediye ettiği mavi çalar saat ,aralıksız tik taklarına devam ediyor. Bizim için öyle değerli ki. 

"Bugünün tekrarı yok" zamanın akışında ama,  yarınlar daha güzel olacak düşlerimizde...

Makbule ABAL-Eğitimci

27 Nisan 2023











Ekim 09, 2022

BİR VARMIŞ... BİR YOKMUŞ...



"Bir varmış bir yokmuş" diye başlardı

Çocukluğundaki tüm masallar

Masal saati, uyku saati gibiydi 

Gözleri kapanırdı masalları dinlerken

Uykuya dalardı Kaf Dağının ardındaki kahramanla

Cüceler ve devler ülkesine yolculuklar yapardı,

Çocukluk rüyası Keloğlanı görür,

Zehirli elmayı ısıran Pamuk Prensesi kurtarırdı.

Sonra unuttu tüm masalları 

Hiç anlatılmamış gibi...

Çocuk masallarından bir yol uzandı ergen masallarına;

Oyunlar, sevdalar yer aldı hayatın ikinci perdesinde

Bilgisayarlar işlem yaptı, bellekler yerine

Günlüklere, yüreklere yazıldı ezberdekiler...

Ve hayatın son perdesinde 

Dramdan trajediye yöneldi yaşam;

Unutuldu geçmiş

Unutuldu çocuk masalları

Unutuldu dünya masalları

Unutuldu tüm gerçekler...

Silik hayaller kaldı geriye

Belleğine sığdırdı geriye kalanları;

Parçalanmış anılar, karıştırılan adlar

Ve bir kucak dolusu umut...

Gün geldi, her şey eskidi, her şey yıprandı

Bir küçük sandığa sığdırdı hepsini

Güvenemedi kimselere, kilitledi sandığı

Bu kez de anahtarı nereye koydu unuttu... 

Anılarla, zamanla, yaşamla mücadele etti

Hayatın son evresinde;

Koskocaman bir dünyada

Unuttuğu adlarla, unuttuğu detaylarla,

Unutulmuş anılar, unutulmuş insanlarla...

Hastalığın adı Alzheimerdı... 

Makbule ABALI

 21.09.2022

Dünya Alzheimer Günü'nde tüm hastaları, hasta yakınlarını ve bu konuda emek harcayan sağlık çalışanlarını saygıyla anıyoruz.


21 Eylül 2022 Tarihinde yayınladığım şiirimi seslendirerek tekrar yayınlıyorum .

Makbule Abalı-Eğitimci




 

Kasım 29, 2021

KELİME OYUNU 52- SON UÇUŞ (Mini Öykü)

 Bloglar arasında Kelime Oyunu devam ediyor. Bu haftanın kelimelerini Deeptone belirledi. 

Bu öyküyü  oluştururken bulunması gereken kelimeler: Kuş tüyü, kuyu, Çatı, ipek, Mermer.


SON UÇUŞ... (ÖYKÜ)

O zamanlar 7-8 yaşlarındaydım. Bahçesinde kuyu olan iki katlı , sarmaşıklı  bir evde otururduk. Kuyunun  suyu içilmezdi, bahçe sulama amaçlı  kullanılırdı. Ama tehlikeli olur düşüncesiyle üstü hep kapalı olurdu.

Mevsim geçişlerinde çatının üzerinden sürüler halinde kuşlar geçerken bütün çocuklar el sallardık. Bahçe çok kalabalık olmazsa bir mola verirler, bahçedeki süs havuzunun kenarındaki mermere konarak su içerlerdi. Onların çırpınarak su içişlerini izlemeye bayılırdım. Birbirlerinin sıralarını hiç almazlardı.

Keşke benim de bir kuşum olsa dediğim çok zaman olmuştur. Babam "Kuşlar özgür olmalı" derdi. "Onlar açık havada yaşamalılar." Ama bir gün zorunlu olarak bir kuşa sahip oldum. Kuşlar sürü halinde havuzdan su içip giderlerken bir tanesi uçamadı, en geride kaldı.  Onu kurtarmak için elimi uzattım. Önce ürktü sonra kaçmadı da.  Annemin ipek fularını istedim. Zaten eskimişti, yumuşacıktı. Kuşu sardım sarmaladım. Canlandı. 

Ama bir gün daha dinlensin istedim. Korumaya aldım. Anneme, babama söz verdim. Sadece bir günlüğüne. Ertesi sabahı zor bekledim. Gözümden yaşlar akarak kucağıma aldım, kucakladım. Ömrü o kadarmış. Oysa adını bile hazırlamıştım. Ondan geriye bir kuş tüyü kaldı. Mavi, ipek gibi bir tüy. Onu oymalı ahşap bir kutunun içinde saklıyorum . Sürüden kaybolduğunu diğer kuşlar anlamışlar mıdır acaba...?

Makbule ABALI

Kasım 2021

Ekim 11, 2021

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ...Bir mim: Küçükken Etkilendiğimiz Masal Ve Öyküler.



Bazen düşünürüm, neden "Bir varmış bir yokmuş" diye başlar masallar? Anlatılanların gerçek olmadığını vurgulamak için mi? Oysa çocukluk çağında tüm masallarda bir gerçek payı bulur çocuklar. Öyle olmasa anlatılanlarla dinlediklerinden öylesine keyif alırlar mıydı.

Hangi çocuk masalı sevmez ki? Gerçekle hayal dünyası arasındaki o ince çizgiyi aşıp düşler alemine adım atmak... Sihirli bir dünya güçlü kılar insanı, gücüne güç katar, imkansızı mümkün kılar. 

Düşündükçe çocukluktaki mutluluk kaynaklarımız, masal ve öyküleri nasıl da ince ayrıntılarıyla hatırlıyor insan... 4-12 yaşlar arasında çocuklar masallara daha düşkün oluyorlar. 

Sevdiğim, etkilendiğim ne çok masal vardı. Şimdi düşünüyorum da hepsi bir iz bırakmış: Pinokyo, Kibritçi kız, iki inatçı keçi, Kül kedisi, Diyet, Şimdiki çocuklar harika, Bir şeftali bin şeftali 

Pinokyonun yalan söyleyince uzayan burnu, adeta benim de burnumu kaşındırır, hiç yalan söylememeye özen gösterirdim. Kibritçi kızın soğuktan morarmış ellerini hatırladıkça ellerimin uyuştuğunu çok iyi bilirim.

La Fontaine Hikayelerini hem evde dinledim, hem ilkokulda kitaplardan okuduk. Tavşanla kaplumbağanın öyküsünde ben her zaman kaplumbağadan yana oldum.  İki inatçı keçinin neden o kadar inatçı olduklarını bir türlü anlayamadım. 

İnsanlara uyarlandığında ne çok ders çıkarılabilir. Kül kedisi gibi öykülerin çocuklara anlatılmasından yana değilim. İnsanlar öylesine kötü olabilir mi, birbirlerine eziyet edebilir mi diye ne çok düşünmüşümdür. Herhalde o zamanki ben gibi bugün de o hikayeye ağlayan çocuklar vardır.

Çocuklar gerçek kahramanlık öykülerinden de çok hoşlanıyorlar. Ben de bir zamanlar Çakırcalı Efe'yi çok severek okumuştum. Sonraki yıllarda çocuklarımızı da gözleme şansım oldu. Eşimin anlattığı gerçek öyküleri çok büyük merak ve heyecanla dinlerlerdi. Eşim eğitim Müfettişi olarak okullara giderken o yıllarda köy yollarında daracık köprülerden at sırtında geçmiş, ıssız vadilerde yılanlarla karşılaşmış. " Baba ne olur o yılan hikayesini bir daha anlat" deyişlerini unutamam.

Doğan Kardeş Dergisine bayılırdım. İçeriğiyle öyle zengindi ki çocuklarda tatlı bir tiryakilik  yapardı. Dört gözle çıkacağı günü beklerdik. Çocukluğumun en sevdiğim kahramanlarından biri de bir gazetede çizgi roman halinde yayınlanan Hoş Memo idi. Dünyada da çok tutulan bir çizgi roman olduğu söylenirdi.
 
Annesi Boncuk anne, eşi Gül pembe, çocukları Merdefe'nin yaşam öyküleri. Hoş Memo'nun maceralarını önce dinledim, sonra okudum. Büyüdükçe , çok yararlı bilgiler de sunduğunun farkına vardım. Hoş Memo yararlı bir bitki olan pancarı çok severdi. Eşini, çocuğunu korur, komşularıyla çok iyi geçinirdi. Daha sonraları babam gazeteden kestiği dizi  hikayeleri cilt yaptırmıştı. Bugünlere kadar  dayandı o. ciltler. Sevgili Hoş Memo kuşaktan kuşağa el değiştirdi, okundu...

Son çocukluk dönemimde Ömer Seyfettin, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin öykülerini çok severek okudum. "Şimdiki çocuklar harika", " Hayvan deyip geçme" defalarca okuduğum kitaplardı. Ergenliğe geçmeden okuduğum Küçük Kadınların  hayatımda kalıcı izleri oldu. Hepsi farkı karakterde ama çok iyi anlaşan kız kardeşlerin öyküsü. Okumaktan çok büyük keyif aldığım, defalarca okuduğum bir kitaptı.

En büyük kardeş Meg'in yerine koyardım kendimi. Küçük ayrılıklar, büyük benzerliklerle kardeşler olarak hepimiz o kitaptaki bir karakterdik bence...

İlkokulda sınıf kitaplıkları ne güzeldi. Eğitsel kollar iyi çalışırdı. Hep kitaplık koluna seçilmek isterdim. İsteyen herkes sınıf kitaplığına bir kitap armağan ederdi. Her kitabı aynı renk kaplama kâğıdıyla kaplar, numaralardık. İsteyen ödünç alır, sonra iade ederdi. Okumak için özellikle kalın kitapları seçerdim, çabuk bitmesin isterdim.
 
Çocuklar var olduğu sürece masallar ve öyküler de gelişerek devam edecek. Kuşaktan kuşağa aktarılarak dersler çıkarılacak. "Masal bu ya" deriz çoğu zaman. Oysa masallarda ne çok dünya gerçeği gizlidir.

Masallar, öyküler daha yıllar boyu yetişkinlere çocuklarının eğitiminde yardımcı olurken ,çocukların hayal dünyalarına da uzun, gizemli yolculuklar sağlayacak.

Makbule Abalı-Eğitimci
Temmuz 2016

Not: Mim'lere çok alışık değilim. "Ayna Hikayesi" bloğundan sevgili Aytül Örcün' ün teklifiyle yıllar öncesine bir yolculuk yaptım.  Çocukluğumda etkilendiğim masal ve öyküleri düşündüm, yazdım. "İçimdeki çocuk" da böylece çok mutlu oldu. 
Teşekkürler çok sevgili Aytül Örcün.  ( Didemika )

Not:2 Çocuklar, sevgi ve ilgi ile, özenle, güzel masallar dinleyerek büyüsün, hayal dünyasından gerçeklere; akıl, mantık ve sağduyularıyla ulaşsınlar. İçten dileğimdir... 
Makbule Abalı-Temmuz 2025


Mayıs 07, 2021

MAYIS İÇİNDE BİR GÜN...

 Her yaşın kendine göre farklı bir rengi, ayrı bir dokusu, ayrı bir güzelliği var: 20 Yaş kırmızı mıdır acaba? Enerjik, dinamik,  hareketli. Ama kişiye göre değişebilir de. Romantik, melankolik tiplerde kırmızı bordoya dönüşebilir.  Hatta siyaha kadar renk değiştirebilir. 


Oysa çocukluk rengarenktir. Papatyalardan taçlar, renkli bilyeler, renkli bez bebekler, kay kaylar... İnsanın içini aydınlatan bir renk tablosu. Çocuklukta hep büyümek ister insan ve sonra giderek küçülmek. 

Orta yaş biraz ilkbahardan sonbahara geçiş gibidir. Zevkle karıştırılmış renkler bütünlüğü. Maviler, beyazlar, su yeşilleri, sarılar, lacivertler. Bir renk armonisi. Yaş aldıkça renkler karışabilir. Siyah, kahverengi, yeşil, alacalı bulacalı. Renkleri ustalıkla karıştırmak da deneyim ister. 

Mayıs, tüm renkleri içinde barındıran bir ay değil midir? Ve de coşku dolu tüm günleri. Çocukluğumun. gençliğimin bahar bayramlarını, Hıdırellezlerini öyle özlüyorum ki, Gelenekler, görenekler kuşaktan kuşağa geçiş yapıyor. Çocuklar farklı günlere, efsanelere bayılırlar.


Hıdırellez 5-6 Mayıs tarihlerinde kutlanırdı. Bahçelerde yapılan piknikler, gece gül ağaçlarının altına kağıtlara yazılan ya da çizilen dilekler, sabah denize atılan dilek kağıtları, ateşler üstünden atlamalar...

Hıdırellezin sevgi, huzur, bolluk ve bereket, barış getireceğine inanılırdı. Bir ritueller toplamı hayata bir renk ve fark katar, sıradan günlerin arasında bir değişiklik yaratırdı. 

Makbule ABALI


Aralık 15, 2017

SİYAH BEYAZ ÇOCUKLUK...



İnsan düşünmek için hafızasına yol açtığı zaman ne çok şey hatırlıyor. Bellekte gizlenmiş yüzlerce anı yüzeye çıkmak için sabırsızlanıyor. Dünle bugün arasında kıyaslamalar yaptıkça geçmişin anılar denizinde uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Deniz bazen dalgalı, bazen sakin olsa da beyin jimnastiği sağlayan bu yolculuk iyi geliyor hepimize. İçimizdeki çocukla el ele, kol kola sanal ya da gerçek alemde bir gezinti yapıyoruz..

Kuşaklar X-Y-Z kuşakları olarak adlandırılsa da bu kuşak Internet kuşağı. Bizler kalemlerin, daktiloların hüküm sürdüğü çağda yetiştik. Fotokopiler vardı. Kopyalar çoğaltılırdı. Kafa yorardık; imza nereye atılacak, yazım hatası olmamalı, damga pulu nereye yapıştırılacak...? Zamanımız mı çoktu, bizi uğraştırırlar mıydı bilmiyorum. Geçmiş zaman...

Şimdilerde gençler beğenilerini kolayca iki tık tıkla tıklayarak ifade ediyorlar. Onca emek verilmiş çalışmalarda da tık tık... Yazı zor geliyor belki. Zaten kısaltmalar ve emojiler var. (Görsel mesajlar demek doğru olur mu bilemiyorum.) Ama iyice bilmeyince anlamakta zorlanıyor insan. Çiçekler, böcekler, hayvanlar, insan yüzünün türlü çeşitli halleri, eller, parmaklar. Bilgisayarla adeta oynayın dese de çocuklar, biz temkinli kuşağız. "Ya yanlış yere dokunursam" endişesinden kolay kolay kurtulamıyoruz halâ.
 
Yazıyla mesajlaşmada; slm - iki harf eksiğiyle selam. Selam, yarım yamalak oluyor böylece. msj-mesaj demek. İyi akşamların kısaltması yok galiba, uzun kelime. Lütfen, saygıyla sözcüklerinin kısa mesajla dile gelmiş haline ben rastlamadım. Çok da ihtiyaç duyulmuyor belki de...

Emojiler, kısaltmalar anlatmak ya da anlaşılmak için her zaman yeterli midir ? Ben pek emin değilim. Belki bizler henüz Internet diline çok aşina değiliz. Şair "Melali anlamayan bir nesle aşina değiliz." diyordu . Oysa melal değil de, çağa ayak uydurma sorunları var pek çok yetişkinin.
 
Örneğin ben, telefonda insan sesi yerine talimatlar veren mekanik seslere halâ alışamadım. Ne kadar hızlı davransanız da saniyelerle yarışırken onların istediği zamanda çözüme ulaşamıyorsunuz. Mekanik ses: "Yanlış tuşladınız." diyor. Oysa doğru tuşladım. Bazen çağın gerisinde hissediyorum kendimi.

Bizler zengin insanlar değildik. Ama yoksul da sayılmazdık. O yıllarda zengin-yoksul arasında uçurum yoktu. Gösteriş merakı da yoktu. Orta direk henüz çökmemişti. Çok zenginler çoğunlukta değil, azınlıktaydı. Dolmuşlar yoktu. Toplu taşıma araçları otobüslerdi. Cep telefonları zaten yoktu. O yüzden otobüslerde, kimse yüksek sesle anlatılan hayat öykülerini veya farklı sohbetleri dinlemek zorunda kalmazdı. Henüz dinleme-anlama-anlaşma gündemdeydi.

Renkli fotoğraflar yoktu. Dijital fotoğraf  makineleri de. Karanlık odada tabedilirdi fotoğraflar. Düşünüyorum da her işte daha titiz olmak zorundaydı insanlar. "Beğenmedin, at" psikolojisi henüz her alana yayılmamıştı. Tüketim toplumuna henüz geçmemiştik. Üretme eğilimindeydi insanlar. Renkler her zamanki gibi cazibesini koruyordu. İsteyen, fotoğrafçılarda siyah beyaz fotoğrafına- çok gerekli olmasa da.- renkli düzenleme yaptırabilirdi.

Hayatımız da çok renkli değildi zaten. Önlüklerimiz siyah, yakalar beyazdı. Gösterilerde giydiğimiz şortlar beyaz, kara tahtamız siyahtı. Okulların dış boyaları şimdiki gibi renkli değildi. Televizyonlar bile siyah beyazdı. Ama o yıllardaki filmler bir başkaydı. Filmlerde rolü olan kadın-erkek sanatçılar da farklıydı. Çok sayıda kişi tarafından taklit edilirlerdi. 

Cep telefonları olmayınca iletişim belki kısıtlıydı ama, daha çok hayal kurulur, daha çok özlem çekilirdi. Günlük tutulur, anket defteri doldurulur, mektuplar haberleşme aracı olarak kullanılırdı. İstanbul'da üniversitede okurken yazdığım uzun mektupların hepsini bir kutuda saklamış annem. Bulduğumda nasıl da şaşırmış, sevinmiştim..

Okula giderken kızların makyaj yapma adeti yoktu. Şimdi yeşile, maviye boyanmış saçları görünce çok yadırgıyorum. Tutucu değilim ama, kuralların yer ve zamanla, kurumlarla sınırlı olması gerektiğini düşünürüm.

Biz "Güzellik sadelikte gizlidir. gençliğiniz güzelliğinizdir" anlayışıyla büyüdük. Ama platonik aşklar vardı. "Hayallerinizin sınırını siz çizeceksiniz" derdi bir öğretmenimiz. Sınırları çizmek, sevgi, güven, vefa,  vicdan, ahlak, namus şemsiyesi altında yer almak önemliydi.

Varlık Dergisi, Varlık Yayınlarından kitaplar, mizah dergileri  okurduk. Bu kitaplar şimdiki kitaplar gibi kuşe kağıda basılı değildi. Parlak, resimli kapakları yoktu ama gözümüz gibi korurduk. Şaka gibi geliyor şimdi; Sınıf kitaplıklarımız, okul kütüphanelerimiz bile vardı. 

Lisede okul salonunda Moliere'in bir oyununu sergilemiştik. Bir Kız Lisesinde, erkek kılığında oynadığım rolümü nasıl da ciddiye almıştım. Doğum günlerinde birbirimize kitap hediye etmek gibi bir alışkanlığımız vardı ve hiç de garip kaçmazdı. Kız çocukları için Barbie bebeklerimiz yoktu. Bez bebekler dikerdi anneler çocuklarına. Ortaokulda Ev-iş dersinde bez bebek yaptığımızı hatırlarım. Sümerbank Dokuma Fabrikası'nın ürettiği pazen kumaşlardan  kullanmıştık.

 Alışveriş Merkezlerinde çocuklara, bebeklere satılan giysiler bile payetli, pullu günümüzde. Şimdiden süslü bebekler yetiştiriyoruz. Satış elemanına soruyorum: Çocuklar bunları hiç mi kirletmeyecek, hiç mi bu giysiler yıkanmayacak? Öyle isteniyor diyorlar. Modayı kimler belirliyor, kimler aldatılıyor, kimler aldatıyor?

Günümüzdeki gibi kafeler yoktu. Pastaneler ve küçük çay ocakları vardı. Yazlık-kışlık sinemalar vardı. Hatta Adana'da tiyatro salonu bile vardı. O yıllarda Yıldız Kenterleri, Müşfik Kenterleri, Genco Erkalları izleme şansımız oldu. 

Dans okulları, jimnastik salonları, diskolar, barlar yoktu, ama İl Halk Kütüphanemiz vardı. Şimdi düşünüyorum da, acaba çok şeyden mahrum muyduk yoksa pek çok yönden kazançlı mıydık? Ama halimizden memnunduk, yakınmazdık. Kendi kendimize yeterdik sanırım. Alışkanlıktan belki de, günlerce evde kalsam sıkılmadan kendime bir uğraş bulabilirim.. Beklentilerimiz çoktu, gene de. Umudumuz, hayallerimiz, ideallerimiz vardı.

Dünyaya bakış açısı olarak kendimizi zengin sayardık. Şimdi de öğrenim görmemiş ama kendini geliştirmiş, yürek zenginliği olan insanı yoksul ya da cahil saymıyorum ben. İnsan isterse çok yararlı, güzel işler yapabiliyor. Beyin kaydediyor, göz görüyor, kulak duyuyorsa çok şey gerçekleştirilebilir. Bunlardan birinin yetersiz olduğu durumda yürek ve beyin imdada yetişecektir.

O yıllarda çoğumuzun fotoğrafçıda çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı vardı. Fotoğraflar siyah-beyaz, anılar rengarenk idi. Doğal değil de poz vererek çekimler yapılırdı. Belki o yüzden hiç sevmem fotoğraf çektirmeyi. Ama çocukluktan kalma bu fotoğraf bilmem neden, baktıkça mutlu eder beni. Belki 23 Nisan çocukları gibi eteklerimizi tutarak yapay gülüşlerle poz vermediğim için. O yıllardan pek çok kişinin öyle bir fotoğrafı vardır sanırım.

Küçük şeylerle mutlu olan, elindekiyle yetinmesini bilen bir kuşak,  yaşadığı döneme ayak uydurmaya çalışıyor şimdi... Bazen sanal alem denen bir okyanusta boğulmamaya çalışarak, bazen gençleri anlamaya, bazen de kendini anlatmaya uğraşarak...

Eski kuşak teknik konularda çok yeterli olmasa da kendini yeniliyor. Hayat boyu öğrenme devam ediyor. Mutlulukla mutsuzluk arasındaki uzun ince yolun ucu nerede başlar, nerede biter hiç bilinmiyor. Hayat bilinmezlerle dolu. Ne zaman... nerede... nasıl...? Teknoloji bu kadar ilerlemişken renkli hayatlarda hayatın sonunu kim tahmin edebilir? 
Bilgisayarlar ve Yapay Zekâ günümüzde  ona yanıt veremiyor...

Makbule ABALI- Eğitimci
Aralık-2017