Sayfalar

Ahmet Abalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Abalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Temmuz 13, 2024

BİR OKUMA ÖYKÜSÜ - (KÖYDEN KENTE OKUMAK )



Bazen düşünürüm; Hepimizin yaşamında belli kesişme noktaları var. Bazen bir yer, bir tarih, bir haber, bir insan, yaşantımızda büyük değişimler yaratıyor. Farklı adlarla değerlendiriyoruz bu durumu;
Rastlantı diyoruz, kader ya da şans diyoruz. Bu değişimler sonrası yollar ya yön değiştiriyor ya da kesişiyor. Asıl yaşam, o yollardan birinde duraksaması değil midir insanoğlunun?

Bu bir kısa öykü. Bir varoluş öyküsü. Yaşamdan bir kesit. Yapı taşları yıllar önce yerleştirilmiş, iyi bir temel oluşturmuş. Tamamı anlatılsa bir kitap olur belki. 
Bir dağ köyünde 14 yaşlarında bir erkek çocuk. İlkokulu aynı köyde bitireli 2 yıl olmuş. 5 erkek, 2 kız 7 kardeşler. 
Babasına iş gücü lazım. O da dağlarda hayvan otlatıyor, tarlada ekin biçiyor, harman kaldırıyor. Ürettikleri ürünlerle geçimlerini sağlıyorlar. 

Ancak anılarında unutamadığı bir gün var; tarlada toza toprağa bulanmışken babası yüzü asık bir şekilde gelir. Yazıyı göstererek "Sınavı kazanmışsın, okula çağırıyorlar" der. Birbirini çok seven iki kişide o an mutluluk-mutsuzluk çatışması yaşanmaktadır." Gitmek mi zor, kalmak mı " çelişkisidir bu. 

O yıllarda Mersin-Arslanköy arasında toplu taşıma araçları yoktur. Yol yürüyerek 24 saattir. Yolun yarısında mola verilir, ağaçların altında yatılır. Gecenin ayazı iliklerine işler. O yıllardaki çocukların en büyük hayali okumak, bir meslek sahibi olmak. Özellikle dağ köylerinde yaşayanlar için okumak, bir başka dünyaya adım atmaktır. 

Günümüzde Finlandiya'nın , bazı kuzey ülkelerinin hala örnek aldığı, fakültelerde tez konusu olan bir eğitim modelidir Köy Enstitüleri. İlkokuldan sonra 5 yıl. Okul öncesi ve okula girişte iki ayrı sınavdan geçiyorlar. O yıllarda kurulan 21 tane Köy Enstitüsü tarıma elverişli topraklar üzerinde inşa edilmiş. Okul inşaatlarında öğrenciler de çalışmış. Okulda tarıma dayalı uygulamalı iş eğitimi ve kültür dersleri verilmesi amaçlanmış.

Haziran döneminde okulu bitirenler ilkokul öğretmeni olarak Temmuz-Ağustos aylarında göreve başlıyorlar. 
Köy Enstitülerinde genellikle büyük bir kütüphane, çeşitli enstrümanların bulunduğu bir müzik odası, çeşitli atölyeler bulunuyor. Öğrenciler yemeklerde okul bahçesinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri yiyorlar.

Her gün önce topluca sabah jimnastiği yapılıp ardından 45 dakika etüt saati uygulanır ve kahvaltıdan sonra derse girilirdi. Okula gelinceye kadar hiç kitap okumamış, eline müzik aleti almamış çocuklar için okul, bir gelişim ve değişim merkeziydi adeta. Yılda en az 25 kitap okuyorlar, mutlaka bir enstrüman çalmayı, klasik müzik dinlemeyi öğreniyorlar.

Enstitülerde kazandırılan çok önemli bir başka özellik;
Sormayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, hak aramayı davranış olarak kazanıyorlar. Her cumartesi sabahı sorunları dile getirmek için toplantılar düzenleniyor. Bu toplantılara yöneticiler, ilgili öğretmenler, öğrenciler hatta bazen Bakanlık yetkilileri katılıyorlar. Öğrenciler rahatlıkla yöneticileri eleştirebiliyorlar. Anlattıkları dikkate alınıyor. Haklı oldukları konularda gerekli düzenlemeler yapılıyor.

İlk bölümde okuma öyküsünü anlattığım eşim Ahmet Abalı, ilk iki yılına  Antalya Aksu Köy Enstitüsü'nde başlamış. Enstitüler kapanınca okul, "Aksu  İlk Öğretmen Okulu" adını almış. 5 yıllık eğitim 6 yıl olmuş. Kültür dersleri arttırılmış, tarım ve iş dersleri azaltılmış. Okulda gene yatılı öğrenci olarak devam etmişler. Okul bitince Diyarbakır Silvan İlçesine ilkokul öğretmeni olarak  atanmış, 4 yıl orada görev yapmış. O yılların Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, mezun olan her öğrenciye kutlama mektubu gönderirmiş.

Köy Enstitülerinden çok donanımlı öğrenciler yetişmiş. Sonradan  fakültelere girerek ortaokul ve lise öğretmeni, doktor, eczacı, mühendis, avukat, hakim olanlar var. Çok sayıda ünlü şair, yazar, sanatçı, Adalet Bakanlığında Yüksek Hakimler Kurulu üyesi olan var. 

Eşim 8 yıl başarılı İlkokul Öğretmenliğinden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (Gazi Eğitim Fakültesi) sınavlarını kazanarak  Pedagoji bölümünü bitiriyor, Eğitim Müfettişi oluyor. (27 yıl  da müfettiş olarak çalışıyor.) 

Yıllar sonra bir gün Ankara'da , geçmişte ilkokuldan mezun ettiği öğrencileriyle karşılaşıyor. Çoğu üniversite mezunu, bir meslek sahibi  olmuştur. Yıllar öncesinden üstün görev anlayışıyla çalışan eğitimcilerin bir başarı belgesidir bu. İdealist öğretmenlerin ülkenin her yöresinde güzel işler yaptıklarının bir kanıtıdır.

Köy enstitülerine ön yargıyla bakmamak lazım. Savaş sonrasının yoksul Türkiye'sinde adeta mucizeler gerçekleştirmişler. Türkiye koşullarına uygun bu eğitim-öğretim modeli keşke sürdürülebilseydi. Kayıplar değil, kazançlar gündeme gelirdi bugün. 
Bugün Köy Enstitülerinin 78. kuruluş yıl dönümü.

Yitirdiğimiz, keşke yaşatılabilseydi dediğimiz değerlerimizden biri. Uzun, taşlı yollardan, köylerden kentlere uzanan yollar. Bu yollardan geçerek bir meslek sahibi olmak, ülkesinin kalkınmasına katkıda bulunmak isteyen çocuk ve gençlere yardımcı olmak gerek...

Makbule ABALI
17. 04. 2018

Not:Blogda Köy Enstitüleriyle ilgili başka yazılar da var. Okumak isterseniz:

17 Nisan 2015 Bir zamanlar Köy Enstitüleri.
17 Nisan 2016 Orada Bir Köy var uzakta. 


13 Temmuz 2024 notu: Yıllar öncesinden yıllar sonrasına... 
Yarın 14 Temmuz. Kamuda görev yapma isteğindeki tüm adaylar yeni bir sınava katılacaklar. KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı)
 
Tüm adaylara kendilerini, yeteneklerini kanıtlayabilecekleri başarılı bir sınav ve ardından adil bir Ölçme- Değerlendirme Sistemiyle yerleşecekleri görevler diliyoruz. Hak eden kazansın... 






Eylül 11, 2017

BEKLENMEDİK BİR KAZA...


Hayatın içinde yaşantımız süresince iyi günümüz de kötü günümüz de olacak elbette. Mutlulukla mutsuzluk, sevinçle keder, gözyaşı ile kahkaha nasıl da iç içeler. Bıçak sırtı inceliğinde geçişlerle bağlıyız her birine.

Bazen beklenmedik bir kaza hayatımızı altüst edebilir. Bazen cıvıl cıvıl bir günaydın bizi yeniden kendimize getirir. Yaz sıcaklarında çıktığımız yaylada, Mersin'e gidiş hazırlıkları başlamıştı. 

O günün akşamı ikimizin de  içinde nedenini bilemediğimiz bir sıkıntı vardı. Ama ikimiz de birbirimizi üzmemek için hiçbir şey söylemedik. Günlerdir belli belirsiz yağan yağmurlar mıydı sıkıntının kaynağı bilemiyorum.
 
Her zaman bir gün sonrasının işlerini hep planlardık. O gün ilk iş depodan getirilecek bir ilacın eczaneden alınmasıydı. Aç karnına alınması gerekli bu ilaç bu öykünün başlangıç noktası sayılabilir. Saat sekizde alınacak ilaç için her zamanki dakikliğinle sekize beş kala evden çıktın. 

Son yıllarda yayan veya arabayla hiçbir yere yalnız gitmez olmuştuk. Bu arada ne çok tanıdığımızı kaybettik. Ne çok hastalık ve kaza duyduk, içim titriyor, sevdiklerime konduramıyorum.
"Sen kahvaltıyı hazırla, hemen gidip geleceğim " diyerek ısrar ettin. Bilirsin sakin ve uysalımdır. Hemen kabullendim. Kahvaltıdan sonra gidelim desem de sanırım beni yormak istemedin.

Aradan on dakika bile geçmedi. Eski muhtarın eve gelip söyledikleri hala kulaklarımda çınlıyor. O an tam net duyamadım sanırım. Şimdi sözcükleri birleştirebiliyorum. "Hocam, Ahmet Hocam küçük bir kaza geçirdi, sizi görmek istiyor."  "Nerede, nasıl, ne zaman, şimdi iyi mi...?" Sorular... sorular... İnsan bazen nasıl da hızlı düşünebiliyor.

Kahvaltı sofrası hazırdı. Her şeyi olduğu gibi ortada bıraktım. O anlarda duygu ile mantık çarpışıyor sanırım. Çaydanlığın altını kapatmayı unutmadım. İlaçlarımızı çantama aceleyle koydum. Teknoloji hepimizi öylesine esir almış ki, cep telefonlarımızı ne zaman çantama attığımın farkında değilim. Ama telefon şarjlarımızı almayı düşünecek halde değildim. Yıllardır acil hastaneye gidişlerde öncelikle neler gerekir biliyorum. Panik yok.

Kaza yerine varıyoruz. Her zaman sağlık ocağının önünde bekleyen ambülans gelmiş bile. Kapılar sımsıkı kapalı. "Elektro çekiliyor" diyorlar. Belki çok kısa bir süre ama bana öyle uzun geliyor ki... Kapılar açılıyor, eşimi görüyorum. Büyük bir heyecan yaşadığı belli. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Henüz olayın ayrıntısını bilmiyoruz. Arkada, onun yanında oturmak istiyorum. "Olmaz" diyorlar. Yasakmış. Bu "yasak" sözcüğünü de hiç sevmem. Kurallar daha farklı ifade edilebilir.

Ön tarafın yüksek basamaklarına zorlukla çıkıyorum. O anda öyle güçsüzüm ki. Arkadan inleme sesleri geliyor. Elini tutabilsem kendini daha iyi hissedecek biliyorum. "Hiçbir şey yemedi, susamıştır, acıkmıştır." diyorum. Serum veriliyor, boyunluk takılmış. Arkada çantamda telefonlar durmaksızın çalıyor. Her zil sesi beynimde yankılanıyor. Çantamı ne zaman arkaya koydum hiç bilmiyorum. 

40 yıldır kaza yapmadan araba kullanan, kurallara hep uyan bir insandır eşim. O sabah büyük bir belediye otobüsü ile virajda çarpışan arabası geriye kayarak köprüden aşağıya taklalar atarak uçmuş. Hava yastığı açılmamış, ön camlar paramparça. Alnında kesikler var. Sonradan arabanın görüntüsünü görenler "içinden sağ çıkan olmuş mu?" diyorlar. 

Bu olay anılarda kötü izleriyle kalacak. Hep yaptığın gibi başka anlatacak güzel öykülerin olacak. Dinlediğimizde nasıl da etkilenirdik: Çocukluğunda karlı kış günleri okula nasıl zorluklarla gittiğini anlatırdın. Bugün kaza geçirdiğin köprünün yan tarafında karda kayarak yuvarlandığını, yüzükoyun düşüp baygınlık geçirdiğini, ölümden döndüğünü...

Dinlerken nasıl da içimiz yanardı. Yoksa bu köprü sana hep tuzak mı kuruyor? Ya şimdi...? İyi ki emniyet kemerini bağlamışsın. Ama kırık 5 kaburga kemiğinin ağrısı 2-3 ay sürermiş. Sen sabırlı ve acıya tahammüllüsündür. Eylüller hep hüzünlü gelir bana. Bu hüznü neşeye, sevince mutluluğa dönüştürelim. Beklenmedik zamanda beklenmedik kazalar olmasın artık. 

Ancak her olumsuzluğun bir güzel yanı var. Böyle kötü günlerde, anlarda dostlarını daha iyi tanıyor insan. O dayanışma nasıl da ferahlatıcı. Çevremizde ne çok iyi insan varmış. Kaza yerinde, yolda, ambülansta, hastanede onlarca duyarlı, güzel insan...
Onlar değil midir acımızı hafifleten, bizi hayata bağlayan, insanlık adına umut veren...

Makbule ABALI-Eğitimci 
2017 Eylül-Mersin-Arslanköy