Bir bayram daha geldi geçti hayatımızdan. Bilmem neden, bayramlarda hep hüzün yüklenirim ben. Çocukluk yıllarımdan kalma bir duygudur bu. Bayram günlerimiz hep bir telâş içinde geçerdi. Şairin "Bu telâş beni öldürecek." dediği cinsten.
Annem, Adana İsmet Paşa Kız Enstitüsünde Biçki Dikiş Öğretmeni ve atölye şefi olarak 5 yıl çalışmış. Evlilik sonrası babamın da isteği ile evinde biçki dikiş atölyesi açarak hem öğrenci yetiştirmeye hem de terzilik yapmaya başlar. Ev ortamında hem bir anne, hem de üretken bir kadın vardır artık.
Her bayramda annemin dikiş çalışmaları geç saatlere kadar sürer, sonra da evi bayrama hazırlardı. Bazen o zaman dilimine bizim bayram giysilerimizi de sığdırırdı. Atölye çalışmaları son derece düzenliydi. İlkokulu bitirmiş öğrencileri, hiçbir ücret almadan yetiştirirdi. 10'dan aşağı öğrencisi olmazdı.
Bu bayram annemi, babamı, aile büyüklerimizi anı fotoğraflarına dalarak, bazen gözümden yaşlar süzülerek andım. Ayaklı Singer dikiş makinesinin tıkır tıkır işleyen sesi kulaklarımda yankılandı. Babamın her zamanki sakin hali gözümde canlandı. "Müzeyyen çok geç oldu, çok yoruldun, artık yat." diyen sesini duydum sanki...
Bayram sabahları, her yer pırıl pırıl, uzun bir sofrada, kalabalık aile kahvaltısı olurdu. Annemin sınırsız hoşgörüsüyle her bayram o sofranın müdavimi olan komşularımız da olurdu.. Yuvamızın Sıdıka Ablası, annemin çok sevdiği baş yardımcısıydı. Bilirsiniz, çocuklar misafirden çok hoşlanmazlar, ilgi, sevgi azalmış gibi gelir onlara. Ama gülen yüzümüz, nezaketimiz hiç azalmazdı. Saygılı, söz dinleyen çocuklardık biz.
Bayramın ilk günü, bizi Urla'ya taşıyan kızım ve damadımızın evinde "Bayram Kahvaltısı"na konuk olduk. Aile büyükleri, çocuklar, ev sahipleri upuzun bir masada toplandık. Dünden bugüne, tıpkı eski günlerdeki gibi... Geniş aile, krem rengi dantel örtüyle özenle hazırlanmış büyük sofra, masada yöresel tatlar... Küçük bir vazoda lâvanta, kır çiçekleri bile unutulmamış. Yıllar öncesini aratmayan sohbetler de dopdoluydu.
Gelenekler, görenekler, sofra kültürü ve adabı kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Aile içinde belki farkında olmadan eğitilen, yetişen çocuk ve gençler o kültürü kendi yaşamlarında da sürdürüyorlar. Çekirdek aile, geniş aile ile hayatını devam ettiriyor, can suyuyla besleniyor. Bu konuda farkındalık ve duyarlılık çok işe yarıyor. Torunlar henüz incelikleri öğrenme aşamasındalar. Ama öyle dikkatliler ki, onlar çok daha üstün niteliklerle donatılacaklar, bir önceki kuşağı aşacaklar.
Sofrada bir de aile dışından, ama yılların akrabası gibi bir konuğumuz da vardı. Kayseri'den 14 saatlik bir otobüs yolculuğuyla bizi ziyarete gelen çok sevdiğimiz öğrencim Çağrı. Güzel sohbetleriyle eşime ve bana can kattı. Evimizde bir gençlik rüzgârı esintisi gibiydi. Teşekkürler Çağrı. Uzakları yakın kıldığın için.
İnsan hayatının her an'ı kayda değer. Çoğu zaman yaşadığımız güzelliklerin farkında olmuyoruz. Kendimizle baş başa kaldığımızda, kendimizi ve çevremizi daha objektif bir gözle değerlendirirken yaşam su gibi berraklaşıyor, her şey netlik kazanıyor. Bugünü dünden daha güzel yapmaya çalışmak, çaba harcamakla başlıyor her şey. Yarının garantisi olmasa da, güzel an'ları ve anıları çoğaltmak elimizde...
Şubat Ayının bitimine bir hafta kaldı. 28 gün çeken bu yılın Şubat'ı içimizde soğuk rüzgârlar estirdi. Bazı yörelerimizde rüzgârla, fırtınayla, doluyla, sağanak yağmurla birlikte geldi. Hatta son zamanlarda yoğun kar yağışıyla kendini gösterdi. "Kış Ayı" olarak gücünü kanıtladı.
Ağaçlar çiçek açmaya girişmişken, göçmen kuşlar göçü düşlerken, koyunlar kuzulamaya, insanlar baharı karşılamaya hazırlanırken; 2025 Şubat'ı ansızın şaşırttı hepimizi. İçimizi dondurdu, sağlık sorunları yeniden önem kazandı. Her yuvada başka sorunlarla mücadele edilirken sağlık sorunlarının da ne kadar önemli olduğunu hepimize hatta tüm dünyaya kanıtladı.
Neyse müjdeler olsun, Şubat'ın bitimine yalnızca 7 gün kalmışken günler-saatler de inanılmaz bir hızla akıp geçiyor. Her evde bir takvim bulunması; mekân- zaman ve durum algılaması açısından ne büyük bir ihtiyaç. Bir zamanlar okullarımızda Resim ve Elişleri derslerimizde basit ama çok işe yarar takvimler hazırlardık. "Yaratıcı Beyinler İş Başına" dense ne harika eserler çıkar ortaya.
Güne erken başlıyoruz Sabahları önce kuşları, sonra diğer canlıları doyuruyorum. Sonra sıra bize geliyor. Günün en güzel en kolay hazırlanan öğünü. Takvim yaprakları, ömrünü tamamlamış güz yaprakları gibi birer birer düşerken, eşimle kendimize bir test uyguluyoruz. Ben soruyorum: kış mevsiminin soğuk aylarından birindeyiz. Hangisiydi acaba? Dün Cumartesiydi, ya bugün...? "Şubatın kaçıncı günüydü? "diye sorarken takvime bakıyor ve sorularımı her zaman doğru yanıtlıyor. Kahvaltıya umut ve mutluluk tazeleyerek başlıyoruz.
Zaman zaman nerede olduğumuz, akşam ne yediğimiz, çocukların-torunların adları, geri saymalar, çarpımlar, bulmacalar, fıkralar, gelen mesajlar kahvaltımıza eşlik ediyor. Güne biraz yorgun ama enerjik başlıyoruz. Bu hafta sağlık sorunlarımızla yorgun ve yorucu geçti. Ama atlatacağız.
Şubat Ayına yenik düşersek, dirençle yaşama sarılmazsak, diğer ayları nasıl karşılayabiliriz? Her yerde soğuk ve kar var. Bedenler ve ruhsal yapılar, hastalıklarla mücadelede. Değişen mevsim ve iklim koşullarında içimize de kar yağdırmayalım lütfen. Çocuklar ve gençler; Sağlıklı, mutlu, umutlu yarınlar için merakla, heyecanla, umutla bizleri gözlüyorlar.
Yeni bir yılın birinci ayı da bitti. Nasıl geçti habersiz demesek de; takvim yapraklarında 1 Şubat "Artık ben varım." dedi bile. Eşimin rahmetli annesi, Şubat Ayına "Güdük Ay" derdi. Ancak 4 yılda bir 29 çeken Şubat, bu yıl da 28 gün. Başlangıçlar hep güzel gelir insana. Umut vardır içinde, nasıl geçeceğini bilmeseniz de beklentileriniz vardır. Hayat sürprizlerle doludur diyerek, gökyüzünde kayan yıldızlara bakarak dilek dilersiniz çocuklar gibi...
Sabahın ilk saatlerinde kuşlar korosu başlayınca; "Şubat'ın ilk günü bugün, yeni bir yazı yazmalıyım mutlaka!" dedimse de akşam oluverdi birden. Kendime sözüm vardı. Yazım 2 Şubat Günü yayınlansa bile bugün başlamalıydım, takvim yaprağı belge niteliğindedir. 1 Şubat miadını doldurdu. Bugün 2 Şubat. Günaydın doğa, günaydın insanlar ve tüm canlılar, günaydın dünya. Zaman -mekân nasıl ve nerede olursa olsun; Günaydın, merhaba sayılır aynı zamanda. İyilik, güzellik ve hoşgörü taşır.
Yaşadığımızın, nefes aldığımızın, var olduğumuzun "farkında olmadan", algılamadan, düşünmeden, fikir yürütmeden değerlendirme yapmak bize çok şey kaybettiriyor. Dün sabahın ilk dersini ben, 9-10 yaşlarında iki çocuktan aldım. Kahvaltı sonrası küçük bahçemizdeki bitkilerin-çiçek ve ağaçların halini gözlemek için dışarı çıkmıştık. Pencere camının üzerine yapışmış salyangozu içeriden de görmüş ama önlem alamamıştım.
Buralarda yağan yağmurlar sonrasında salyangozların çok çoğaldığı ve bahçelere zarar verdiği söyleniyor. Biraz ürkerek, ayaklı süpürge ile faraşa topluyor, bahçe dışına atıyordum. Can almak bana göre değil. Kaktüs köşesinin ve dikenli begonvilin yanından geçip bu işlemi yapabilirdim ancak. Ama o köşenin bende kötü bir anısı var. Birkaç ay önce boylu boyunca düşüp çok kötü anlar yaşadığım yer.
Sağ olsun komşum Nur, tereddüdümü fark edip, sesleniyor: "Siz girişmeyin, kızlar geliyor." İki tatlı kızdan oluşan yardım ekibi (Doğa ve Nil) yıldırım hızıyla geldi, bir jimnastikçi çevikliğiyle eğilip bükülerek bir anda işlem tamamlandı. Sopaya bile gerek kalmadan, salyangozu eliyle oradan çekip alan Doğa çok sakin bir ses tonuyla bana günün ilk dersini verdi; "Biliyor musunuz, yaralara çok iyi geliyormuş ."Hiç ürkmeden salyangozu elinin üstüne koyuşunu şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla izledim. Biraz zaman aldı ama, artık ben de bahçeye zarar veren kabuklu salyangozları ellerimle toplayıp dışarı atabiliyorum.
Bahçe içinde küçük dekoratif eşyalarla düzenlemeler yapmayı seviyorum. Çiçekler ve farklı bitkiler arasında görüntüleri ile bir başka dünya yaratıyorlar sanki. Çok severek kullandığımız iki obje hasar görmüşler ne yazık. Alçıdan yapılmış, kollarında iki sepet taşıyan bahçıvan kız heykeli çok hoştu. Mersin'den buraya kadar bizimle birlikte yolculuk yaptı. Taşınırken bir bacağını kaybetmiş. yanında duran çok sevimli bir kuşun da gözü zarar görmüştü. Japonların onarım sanatının inceliklerini tam bilmeyince iyileştiremedik de. Sonuçta istemeden veda ettik ikisine de.
Birkaç gün önce beni çok mutlu eden bir şey oldu; Urla-Zeytinalanı Kavşağında hep görüp de uğrayamadığımız bir heykel atölyesi vardı. Alçıdan değil de beton dökülerek can bulmuş yüzlerce küçüklü-büyüklü heykeller, şadırvanlar, Uzakdoğu felsefesini simgeleyen heykeller. Önce köpeğiyle sonra Serdar Usta ile tanışıyoruz. Ön bahçenin merkezinde artık bir çift güvercin heykelim var. (Küçük ama emek ürünü bu eserin gönlümdeki yeri kocaman.)
Çocukluktan itibaren küçük şeylerle mutlu olabiliyorsa insan, çok büyük beklentileri yoksa, maddeden çok manevi değerlere önem vermişse hayatında; zor günlerde bile mutluluk kaynakları bulabiliyor. Her şeye sahip olmak, giderek artan istekler, doyumsuzluk da yaratabiliyor. "Al-tüket-at" sloganı durmadan değişen teknolojiye bile zor ulaşabiliyor. Moda ikonları gibi giyinmek, en sağlamı değil de en revaçta olanı alma isteği en'ler sıralamasını da altüst ediyor, hatta bazen ulaşılmaz kılıyor.
En büyük, en lüks, en çok rağbet gören, en donanımlı değil de; en güvenilir, en sağlam, en doğal, en taze, en sağlıklı ürünler ya da mallar arıyoruz. Gerçi onların da orijinalini, hasını bulmak zaman alıyor. Bulunca da vaz geçemiyorsunuz. Gerçek el emeği- göz nuru ürünler, ve eşyaların değerbilir alıcısı her zaman var galiba.
Urla'da Malgaca Çarşısını o yüzden çok seviyorum. Dededen toruna, babadan oğula geçen, çok eskilerden kalan bir düzenin hüküm sürdüğü bir toplu çarşı. AVM'lerle yarışır mı, sanmıyorum. Ama belki fiyatlarda yarışan birkaç dükkân var. Mağaza değil-dükkân. "Malgaca adı nereden geliyor?" diye sorduğunuzda: "Mal kaça?" sorusu halk dilinde Malgaca olmuş" diyenler var. Bahçemizdeki kuşlu rüzgâr çanını da burada satış yapan tatlı dilli, orta yaşlı (belki de ben öyle sandım.) bir kadın, kuşları sevdiğimi anlayınca, yok fiyatına vermişti. Benim için çok değerli. Bambuların çıkardığı ses öyle rahatlatıcı ki.
Malgaca Pazarı'nda minicik bir dükkânda unutamadığımız iki insan, iki çok değerli usta tanıdık. Hakan Bey ve Mehmet Bey. İnsanlar yaş alırken: zamanın akışına uyarak piller de eskisi kadar dayanıklı çıkmıyor. Ancak Hakan Ustanın elinin değdiği saatlerimiz tıkır tıkır işliyor. Bizim için en büyük jest; eşimin göz rahatsızlığı nedeniyle görüşü azaldığında aradığımız rahat okunabilir saati de orada bulmamız oldu. Çok uygun fiyata aldığımız saat her zaman eşimin kolunda. Ustalarla birlikte kalfalar, çıraklar da yetişiyor mu acaba...?
Eskiden sadece tek kanal varken; Programlarda seçme özgürlüğümüz yoktu. Ancak unutamadığımız ne güzel program, sunucu, sanatçı, yorumcu adı kalmış hafızamızda. Gece saat 21.30'dan sonra "Haydi Çocuklar Uykuya" diyerek uyaran bir ses yoktu ama doğrusu programları çocukların kısa bir süre daha izlemesi çok da olumsuz sayılmazdı. Belgeseller, tiyatrolar, diziler, filmler, yarışma programları çok kaliteliydi.
"Günümüzde güzel program hiç yok." demek haksızlık olur. Belki de bizler ulaşamıyoruz. İnsanları hayata bağlayan, yaşama sevinci aşılayan, eğiten, düşündüren, çocuk ve gençlerin yararlı alışkanlıklar kazanmasını sağlayan programlar olmasını gönülden arzu ediyoruz. Radyoda TRT Nağme dinlemek bizi de, evimize gelen konukları da çok mutlu ediyor. TRT Spor yıldız; Gençlerin başarı öykülerini, engelli sporcuları, öyle güzel aktarıyor ki.
Bir özel TV. kanalında; Cumartesi-Pazar günleri yayınlanan, çocuklara güzel alışkanlıklar kazandırmayı amaçlayan; bilgilendirici, eğitici, eğlendirici, kaliteli müzikler sunan bir program var. Başarılı bir ekip çalışması ile sunulan program çok sayıda izleyici tarafından ilgi ve beğeni ile izleniyor, alışkanlık yaratıyor. Güzel ülkemizin gidip- göremediğimiz farklı yörelerini çok yönlü olarak tanıyoruz.
Yarın 3 Şubat. Okulların iki haftalık tatil dönemi bitti. Yarın yeni bir gün, yeni bir hafta, yeni bir dönem başlıyor. "Z kuşağı " olarak adlandırılan bu kuşakta yer alacak olan her birey ; aklıyla, yetenekleriyle, davranışları, duygu ve kişilik özellikleriyle geleceğin yetişkinleri olarak toplumda yer alacaktır. Büyük ya da küçük, her ülkenin yetişmiş insan gücüne, ülkesini seven- çalışkan-dürüst-sorumluluk sahibi kişilere ihtiyacı vardır.
Yarın yeniden okullarda ders zilleri çalacak, çocuklar ve gençler okullarında- sınıflarında yer alacaklar. Onların; Hak ettikleri gibi, sağlıklı-huzurlu-güvenilir insanlar olarak yollarına devam etmelerinden hepimiz sorumluyuz. Başarıları bizleri onurlandırıp mutlu ederken toplumumuz ve ülkemiz için de yarınlarımıza büyük katkı sağlayacaktır. Yolları açık, gelecekleri güvenceli olsun.
2024-2025 Eğitim- Öğretim Yılı , Yeni Dönemi: Ülkemize: yeni umutlar, hayaller ve güzellikler taşısın. Olumlu ve yararlı çalışmalara yol açsın. İçten dileğimizdir.