Sayfalar

Ağustos 31, 2010

ONUR...


 Onurlu bir yaşamdı onunki; 
 Hiç ödün vermedi ilkelerinden, 
 Altın tepsilerde sunuldu caydırıcılar, 
 Elini bile sürmedi... 
 Ne teklifler kondu önüne; 
 Eğilmedi, bükülmedi, diz çökmedi,
 Dünyası kararsa da bazen, 
 Alnını hiç karartmadı.
 Güneşe döndü hep yüzünü, 
 Aldanmadı, şaşırmadı. 
      ...........
 Yok oldu, unutuldu dese de kimileri; 
 Adı dillerden düşmedi, 
 Değeri hiç tükenmedi... 
                
                                 Makbule ABALI                   


                                 

Ağustos 23, 2010

Ağacın Duygusallığı...

 

   Görkemli bir ağaç vardı, 

  Yüksek tepelerden birinde
  Duygulu mu duygulu... 


  Suyu içerken yudum yudum
  Yağmuru sevdi ağaç
  Yaprakları savrulurken arada
  Rüzgâra kızdı ağaç
  Doludan ürktü, titredi
  İncindi...
  Kar sularıyla tam doydu
  Rahatladı...
  Kuşlar kondu dallarına
  Umutlandı...
  Çocuklar toplarken meyvesini
  Gururla salındı...
  Gölgesinde barındı insanlar,
  Nasıl da mutlu oldu...
  Sonra günlerden bir gün,
  Dalları kesildi ansızın
  Şaşırdı, haykırdı,
  Kökten vuruşlarla canı yandı...
  Baltaya küstü ağaç
  Oysa baltanın suçu yoktu
  Kullanan bir başka eldi...
  Hiç bilemeden
  Yıkıldı gitti ağaç... 

 Makbule Abalı
 2010 Ağustos 




                            

 

Ağustos 15, 2010

HAYAT AKARKEN DÜŞÜNCELER...

  
Hayat akarken, zamanı başa almak mümkün olsaydı; kimler nerelerde yavaşlamak veya duraklamak isterdi, kimler geriye dönüşü hiç istemezdi, kimler bambaşka bir yaşam hayal ederdi?

   Çocukların yönettiği bir ülke olsaydı; gelecek nasıl planlanır, paylaşım nasıl sağlanırdı, kim haklı, kim haksız nasıl belirlenir, kimler hangi değerlerle dost ya da düşman sayılırdı?

   Yetişkinler zaman zaman çocukların dünyasına konuk olup; onların içtenliğini, doğallığını, çıkarsız-yalansız sevgilerini, paylaşımlarını izleseler, daha sakin, daha anlayışlı, hoşgörülü ve duyarlı olurlar mıydı acaba?

    Neden çocuklar hep büyümek isterken, bazı büyükler hep çocuk olmayı özler, ya da kimi yetişkin hiç büyümez, hep "çocuk gibi" davranır?

    "Karınca bile ezemem" diyen insanlar, nasıl olur da "trafik canavarı" haline dönüşebilir, başka hangi ülkede bayramlarda "trafik kazası" istatistikleri tutulur?

      Hayatın içinde pek çok olayda, pişmanlıklar ve acılar paylaşılsa sorumluluklar da artar mıydı?

      Dünü unutup, yalnız bugünü yaşayan, gelecekten hiç söz etmeyen insan için mutluluk, nereye kadar sürer, mutsuzluk nerede başlar, sonuçtan kimler, ne kadar payını alır?

      Akıl ve mantık terazisini kullanmadan, düşünce süzgecinden geçirmeden, her sunulanı veya her teklifi onaylayan kişi, sonuçta sorunlarla başa çıkabilir mi?

      Yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafeyi kim belirler, kimler değiştirir, bu mesafe neden giderek açılır, ya da erişilmez olur?

       Seçenler ve seçilenler "çıkarsız" düşünüp; düşüncelerini maskesiz, yalansız dile getirselerdi, neler değişirdi, nelere şaşırırdık?

       Korku sonradan kazanıldığına göre, başlangıçta kimler, nasıl korku yaratır, kimler korkularını yenebilir, ya da yenik düşer?

        Kendinden başkasını hep küçümseyen, değer vermeyen insanların evinde dev büyüteçler, dev aynalar mı bulunur?

         Para en tepedeki değer olursa; kimlerin, nasıl değişime uğradığını kim bilebilir, kimler yargılayabilir?

         Tutkularına tutsak olan insanlarda; beyin ne kadar süre sağlıklı komut verebilir, göz ne kadar görmez, kulak ne kadar duymaz olur?

          "Çok seslilik" neden bazen "çok konuşmak" olarak algılanır, dile hükmetmek çok mu zordur, kendisiyle bile barışık olmayan insanlarla barış nasıl sağlanabilir?

           Umutlar ve hayaller hangi ölçütlerle belirlenir, hangi hayatlara nasıl anlam katar? En güç durumlarda bile, "yaşama sevinci" değil midir insanı hayata bağlayan, hayatın akışını sağlayan...?

Makbule ABALI-Eğitimci
2010 Mersin


  

Ağustos 11, 2010

YARA ALMAK...

      Ok yarası deler 
      Borç yarası iteler 
      Böcek yarası ürkütür 
      Bıçak yarası sindirir 
      Kulak yarası yanıltır 
      Göz yarası aldatır 
      El yarası acıtır 
      Dost yarası ağlatır 
      Çocukluk yarası geriletir 
      Gençlik yarası geciktirir 
      Yürek yarası inletir 
      Yaşlılık yarası incitir 
      Beyin yarası düşündürür 
      Onur yarası süründürür 
      Dil yarası öldürür... 

                        Makbule ABALI        

Ağustos 03, 2010

HAYVANLAR ALEMİNDE DÜŞÜNMEK...

 Her canlının kendine özgü bir dünyası, onu diğerlerinden ayıran özellikleri, başkalıkları var. Hayvanların da insanlar gibi hayatını sürdürme çabası, beslenme, çoğalma, türünü devam ettirme isteği, tehlikelere karşı savunma kaygıları var.

 Zaman zaman hayvanlar dünyasıyla ilgili bir düşünce yolculuğuna çıkmak, onları daha iyi tanımaya, korumaya yardımcı olur mu acaba ? Belki bu yolla "insan" olarak da kendimizi daha iyi tanır, bizi diğer canlılardan ayıran özelliklerimizin bilincinde olarak, çevremizdekilere daha "insancıl" davranabiliriz... 

 Duygulanmak yalnızca insana özgü müdür? Neden bazı hayvanlar bile  duygularını-sevgi, öfke, ya da kızgınlıklarını- gösterebilirken, bazı insanlar duygularını uygun yollarla dile getirmeksizin acımasızca saldırıya geçebiliyorlar. 

  Doğayı, hayvanları, bitkileri sevmeyende "insan sevgisi" olabilir mi?
  Çocuklar, sözsüz iletişimi daha iyi bildikleri için mi hayvanlarla daha kolay anlaşabiliyorlar?

  Bazı hayvanları "saldırgan ve tehlikeli" sayarız, oysa hangi canlı insandan daha güzel, daha iyi, daha yararlı ya da tam tersi, daha korkunç, daha daha kötü, daha zararlı işlere önderlik edebilir?

  Özgürlük ve bağımsızlık tutkusu mudur kuşları gökyüzüne salan?
 Muhabbet kuşlarında erkek kuş eğitilirse pek çok sözcüğü söylerken, neden dişi kuş hiç konuşmayıp, yalnızca ötmekle yetinir?

  Keçiler, koyunlar, inekler otlarken; zararlı, zehirli bitkileri ayırdedip yemiyorlar da insanlar nasıl kötülerden, kötülüklerden korunamıyorlar?
Kötü amaçlı insanlara "yılan gibi" derken, kaç yılana "haksızlık" yapılır acaba?
  
   Bazı insanların kurnazlığına, kötü niyetine tilkiler bile şaşırıp pes edebilirdi.
Yaptıklarından utanç duymayan, yüzü kızarmayan bazı insanlar neden boğa gibi saldırgandırlar, ama arenalara çıkmaya hiç cesaretleri yoktur?

   Kedi ile köpek bile geçinebilirken, bazı insanlar neyin kavgasını sürdürürler? Kedi hep dendiği gibi "nankör" olsaydı, kilometrelerce uzaktan evini bulma çabasına girer miydi?

   Horoz erken uyandığı için mi öter, tavuklara kendini kanıtlamak için mi?
Çekirge çok ses çıkardığı için mi çabuk yorulur, yorulduğu için mi çok ses çıkarır?

   Göçebeler gibi sırtında evi, özgür, rahat, yavaş hareket ettiği için mi kaplumbağalar çok uzun yaşar? Bıkmadan usanmadan daldan dala konup, her çiçekten bal aldığı için mi kelebek çabuk yorulur, ömrü bir günlüktür?

   Balıklar insanoğlunun denizleri bu kadar kirleteceğini bilselerdi, gene de denizde yaşamak isterler miydi? Derin denizlerdeki balıkların eti kolay ulaşılamadığı için mi daha temiz ve sağlıklıdır?

   Dünya ve doğa hızla kirletilip, pek çok değer tüketilirken, bazı insanlar bu durumdan hiç de rahatsız olmazken, bazı hayvanlar nasıl oluyor da hep "temiz çevre" arıyorlar? Caretta carettalar soylarını sürdürmek amacıyla yumurtalarını bırakabilmek için en temiz sahilleri seçiyorlar...

   Arıların bir yandan çok yararlı bir besin olan balı üretmeleri, tehlike anında ise sokup zehir salmaları ilginç değil midir?
Canlıların kendi türleri arasındaki dayanışmasını tam olarak bilip kavrayabilseydi insanoğlu, gene de o korkunç savaşları sürdürür müydü acaba?

   Hayvanat bahçesine tutsak edildiklerinde vahşi hayvanların, evsiz-dostsuz kaldıklarında evcil hayvanların nasıl acı çektiklerini kim bilebilir?
Orman yangınlarında kuşların, küresel ısınmada penguenlerin, kutup ayılarının, deniz kirlenmesinde balıkların, otlaklar kuruduğunda ot yiyen hayvanların sıkıntısını kim anlar, kimler paylaşabilir...?

   İnsan olarak dünyaya geldiğimiz için belki şanslıyız, ancak "İNSAN" olabilmek için ne kadar çaba harcıyoruz?
Önce insana ve sonra doğadaki diğer canlılara ne kadar duyarlıyız; olumsuzluklarda, kötü koşullarda, yardım beklediklerinde, onları ne kadar koruyor, kolluyor, ya da acılarına ortak olabiliyoruz...?

  

  

Temmuz 22, 2010

YAYLA ÖZLEMİ...

Sıcak yörelerin serin yaylaları vardır, cankurtaran gibi: Kentlerin gürültüsünden, kalabalığından, trafik karmaşasından, egzoz dumanından, yapaylığından kaçmak istediğinizde, köyler, yaylalar, uzak beldeler sığınacak bir liman gibidir bazen. O serin yaylalarda sıcak, dost insanlar yaşar çoğu kez; konuşmalarını düşünce süzgecinden geçirmeye çok gerek duymadan, dobra dobra içinden geldiği gibi konuşan, her an yardıma hazır insanlar... 

  Doğal ürünlerle beslendiklerinden olsa gerek, bağışıklık sistemleri güçlü, uzun ömürlü, sağlıklı olur yayla insanları. Taze pişmiş katkısız ekmek kokusunu ta uzaklardan alıp yaklaştığınızda, o güzelim ekmeğini hemen paylaşmaya hazırdır. Köy bazlaması, tarhana çorbası, bulgur aşı, topalak çorbası, mis kokulu naneyle taze semizotu salatası, gün ağarırken toplanmış kabak çiçeği dolması yöre insanlarının elinde eşsiz tadımlıklara dönüşebilir. 
  
  "En güzel sunum, tatlı dil, güler yüzle yapılandır" diyenlerdenseniz, mutlu olmak çok kolaydır küçük yörelerde; belki bir küçük demet dağ çiçeği, damak zevkinizle birlikte göz zevkinizin tamamlayıcısı olacaktır sofranızda. Yaz günü sıcak çorba içmek ya da henüz sağılmış sütü yudumlamak sizin seçiminize kalmıştır.

  Dağlardaki kekik kokusu kimi insana en pahalı, gözde parfümlerden daha çekici gelebilir, hiçbir ödeme yapmadan toplama hakkınızı kullanabilirsiniz. Üreticiden tüketiciye uzanan uzun yolda zorlanmadan, taze sebze-meyve alabilir, hatta dalından koparıp yiyebilirsiniz. 

  Kentlerde belki de hayatında hiç at, eşek, keçi, inek görmemiş "apartman çocukları" için doğal bir hayvanlar çiftliği-bahçesi değil- gibidir köyler, yaylalar. Bilgisayar oyunlarında "yıldız savaşlarıyla" zaman geçiren çocuk ve gençlere, doğanın gerçek "yıldızlar gösterisini" izletmek ne güzel olur yaylalarda; gökyüzü ışıl ışıldır, bir yıldız kayar bazen, sizi düşler ülkesine yolculuğa çıkarır... 

  Ancak yayla insanlarıyla yaylacıları ayırt etmek gerek: Yaylacılar, mevsimlik yayla güzelliklerini tadarken, yayla insanları asıl yükü yazın çekenlerdir; biri geçicidir, diğeri kalıcı, birinin dinlenme zamanında diğeri çalışmak zorundadır, yayla insanlarının tatil zamanı kış aylarıdır. İkisi de birbirine özenir belki; zaten yaylacıların çoğu da o yörelerle bağlantısı olan insanlardır, doğayla mücadelenin zorluklarını bilirler, belki zamanında aynı yükü onlar da sırtlamış, aynı yörelerde hayvan otlatmışlardır çoğu kez...

  Yayla insanları için yaz mevsimi en yoğun çalışma dönemidir: Güneş doğmadan "koşturmaca" başlar, bahçe sulanacak, ürün toplanacak, süt sağılacak, hayvanlar otlatılacaktır. 80-90 yaşında ama "yaşsız" insanları bir elinde baston yerine kullandığı destekle, diğer elinde azığı, hızlı hızlı yürürken görürseniz şaşırmamalısınız. Spor amaçlı değil, yaşamı sürdürebilmek içindir "koşusu", tıpkı karıncalar gibi koşturmazsa kışlık ürün bulamamaktır endişesi... 

  Yayla satıcıları vardır, eski arabalarıyla, tıklım dolu küçük kamyonetleriyle her yere ulaşabilir, bazen kumaş, bazen mutfak eşyası satarlar yöre insanlarına. Haftada bir gün pazar kurulur, ne ararsanız bulunur, iğne oyasından tencereye kadar... Doğanın içinde oldukları için midir acaba, yazmalar, giysiler hep renkli ve çiçeklidir, yayla yöresinde kadınlarda siyah ya da gri rengi pek göremezsiniz.

  Onları en doğal halleriyle gözlemek-görünmez adam gibi- insana çok şey kazandırır; ince dokundurmalarla kelime oyunları, şiir diliyle atışmaları, olayları anlatırken jest ve mimikleri, nice öyküye konu olacak kadar zengindir. Anadolu insanının dili öz ve yalındır, gülmece anlayışı kendine özgüdür.

  Ancak insan yapısı karmaşık, özendiğimiz şeyler özenti'ye dönüşebilir bazen. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, insanlar sahip oldukları değerlerin, yaşadıkları güzelliklerin farkında olmayabilirler de... Geleneklere göre sürdürülen köy düğünlerinin, kına gecelerinin yerini farklı etkinlikler alabilir, kır kahvelerinin yerine yabancı sözcüklerle adlandırılmış yerler oluşabilir. Özenle dokunmuş, göz nuru-el emeğiyle işlenmiş dokumalar, sentetik örtülerle ya da makine halılarıyla yer değiştirebilir. Uzak yörelere kadar ulaşabilen toplayıcılar, eski havanlarla, bakır kazanları, gaz lambalarını, tokmakları alıp, plastik ya da alüminyum eşyalarla "değiş-tokuş" yapmış olabilirler.

  Kırsal kesimde olduğu gibi dağlık yörelerde de ekonomi zorlar insanları; doğa elvermişse, toprak, iklim koşulları uygunsa, dolu, yağmur zarar vermemişse bile yetiştirilen ürünlerde kâr payı çok düşüktür. Yerinde yok pahasına satılan ürünler, kent pazarlarında bile 4-5 katına satılır. Kooperatifler pek yaygınlaşmadığı için, ilaç, gübre, sulama parası ya ucu ucuna gelir, ya da hiç kurtarmaz.

  Tüm dünyada "doğala dönüş" çabaları, acaba gelecekte köyden-kente göçüş olayını tersine çevirebilir mi? Veya kentlerde, kent insanlarında özüne dönüş, yapay olmayanı seçiş konusunda yönlendirme nasıl, ne zaman, kimlerle sağlanabilir...?

  Küreselleşen, ama giderek ısınan, makineleşen dünyada "insan" özlemi nasıl hiç bitmezse, güney insanlarında da kavurucu yaz sıcaklarında "yayla" özlemi sürer gider yıllar boyu...

Makbule Abalı- Eğitimci 
Temmuz 2010 Mersin Arslanköy 

Temmuz 12, 2010

GÜÇLÜ OLMAK...

   GÜÇLÜ OLMAK...

   Güçlü olmak isterdi,
   Herkül gibi...
   Nasıl isterdi bilseniz;
   Tüm kötülükleri kovup,
   Yerine güzellikler taşımayı...
   Çalıştı, çabaladı;
   Öyle çok istedi ki,
   Herkül koydular adını...
   ..........
   Olmadı, başaramadı;
   Dağları aşsa da,
   Engeller aşılamadı.
   Nefesi kesildi bir gün,
   Gücü yetmedi Herkül'ün...
   ..........
    
                 Makbule Abalı

Temmuz 04, 2010

ZAMANI DEĞERLENDİREBİLMEK...

  İlköğretim dönemlerimizde tatil dönüşü öğretmenlerimizin değişmez bir kompozisyon ödevi olurdu: "Tatili nasıl değerlendirdiniz?" Uzun uzun tatilde neler yaptığımızı anlatırdık, değerlendirmenin tam bilincinde değildik sanırım.
  Çocuklar, gençler ve yetişkinler olarak; günlük çalışmalarımızın, işlerimizin dışında; kendimize, alışkanlıklarımıza, özel ilgilerimize acaba ne kadar zaman ayırabiliyoruz? Boş zamanlar; "boşa giden zaman" olarak mı harcanıyor, "kazanılan" değerler olarak bir iz mi bırakıyor...?
  
  Uluslararası tanıma göre: "Boş zaman etkinliği, kişinin mesleksel, ailesel ve toplumsal ödevlerini yerine getirdikten sonra özgür iradesiyle girişebileceği dinlenme, eğlenme, bilgi veya becerilerini geliştirme, toplum yaşamına gönüllü olarak katılma gibi bir dizi uğraşılardır"

  Boş zamanların değerlendirilmesi bir eğitim ve zaman işi kuşkusuz; yararlı etkinliklerle yeteneklerine, özelliklerine uygun alanlara yönelen kişinin kendisi mutlu olduğu gibi, çevresine de katkı sağlıyor, daha sağlıklı ilişkiler kurabiliyor.

  Örneğin çocuklar için; parklar, yeşillikler içinde oyun alanları, okuma köşeleri, uygun spor çalışmaları, gelişimlerine nasıl da katkı sağlar. Gençleri uygun biçimde, yararlı amaçlara yönlendirdiğimizde nelerin üstesinden gelebileceklerini düşünür, umutlanırım... Keşke her yaşın enerjisini sağlıklı biçimde kanalize edebilsek.

  Bazen gazetelerde sütunlar arasına sıkışmış küçük haberlerle mutlu olurum: Bir köyde idealist bir öğretmenin oluşturduğu tiyatro topluluğu, bir kasabada köy kahvesinde açılmış okuma salonu, kitap bağış kampanyaları, ağaç dikme çabaları, atık parçaları değerlendirerek yeniden kazanma çalışmaları... El birliği, güç birliği ile paylaşımlar, kendimize ve çevremize bir tutam mutluluk sunmak gibi...

  Düşünen, araştıran, sadece sorunlara odaklanmadan çözüm üretebilen, çevresinde olup bitenlere duyarlı bir gençlik için okumak, en büyük ihtiyaçlardan olmalı. Giderek "okumayan bir toplum" oluşumuzun en önemli göstergesi, yarışma programlarındaki sorular; acı acı gülerken içi yanıyor insanın. "En çok satan kitaplar" listesindeki kitaplar arasında edebiyat ödülü alanlar yok denecek kadar az, belli türde resimler ne kadar çok olursa, gazetelerin satışı o kadar yükseliyor, okunmadan izleniyor gazeteler... 

  Çocuklar, gençler "sınav yorgunları" olarak yetişiyor, ders kitabı dışında bir kitap okusa "suçluluk" duygusuna kapılıyor çoğu kez. Yazmak zor ve ağır bir uğraş olarak algılanıyor; mesajlarda, yorumlarda bile sözcükler kısaltılıyor. "Okuma zevkini kazanmayanın öğretimi yarıda kalmış demektir" diyor bir düşünür. Kitapların, şiirlerin, öykülerin dünyasına girmeden başka dünyalarda gezinen ne çok genç var, ne yazık...

  Kimi insanın bedensel özürlü oluşu, düşünmesine üretmesine engel değil, oysa hiçbir engeli olmadığı halde kendini adeta "bitkisel yaşam"a tutsak etmiş öyle çok insan var ki aramızda... "Eğitimde nerede hata yaptık" diye tüm eğitimcilerin bir "özeleştiri" yapması gerekmez mi...?

  Tutkularımızın dozunu ayarlayabilmek ne kadar önemli: Kişi kendince bir "özdenetim" sağlayamıyorsa, öyle çok "tuzak" var ki çevresinde; "seçici" 
olamadığımız sürece "zaman savurganı" olmamız işten bile değil. Bilgisayar ya da televizyon karşısında saatlerce oturmak, dizilerle düşler kurup gerçeklerden uzaklaşmak, beyin ve beden gücünü yanlış amaçlar için kullanmak sonuçta mutsuz etmez mi kişiyi...

  Zaman akıp gidiyor; yeteneklerimiz, imkânlarımız ölçüsünde kendimizi geliştirmek, yarınlara iyi hazırlanabilmek, kendimizi yenilemek... Yaşadığımız günleri iyi değerlendirebilirsek, yarınlarımız da daha güvencede olmayacak mı? Ruh sağlığı yerinde olan insan da, "kendisiyle ve çevresiyle barışık, uyumlu, dengeli insan" olarak tanımlanıyor. 

  Çeşitli kurumlar, yetişkinler, çocuk ve gençler için yeni bir "tatil dönemi" başlarken, belki herkesin bir tatil yapma gücü olmayabilir. Ama "tatil" sadece "boş bir dinlenme" sayılabilir mi; beynimizi, bedenimizi dinlendirmenin öyle çok yolu var ki... Bilgi dağarcığımıza katacağımız yeni şeyler, kendimizde, evimizde, çevremizde gerçekleştireceğimiz küçük değişimler de "bir ruhsal arınma", bir yenilenme sayılmaz mı...?  

  Bizi biz yapan "seçimlerimiz" değil midir: Elimizden geldiğince; kendimiz için, çevremiz için, toplum için, bir şeyler yapıp bir "ürün" ortaya koymak mı, yoksa sadece "izleyerek" zamanın geçişine tanık olmak mı isterdik...? 
  Nice güzel günlere, tatillere... 


 

Haziran 30, 2010

SINAV YORGUNLARI...

   Bağırdı bir çocuk ansızın;
   Sınav yok artık...
   Toplandı tüm çocuklar,
   Alkışladılar; sınav yok artık...
   Oynadılar doyasıya;  
   Koştular, atladılar, zıpladılar,
   Çiçekler, ağaçlarla kucaklaştılar,
   Kaydılar kaydıraktan, birer ikişer,
   Dünya dönerken onlar da döndüler...
   Kuşlar, kelebekler, karıncalar,
   Eşlik etti oyunlarına.
   Düşler kurdular aralıksız,
   Öyküler anlattılar bitişsiz. 
   Yeni arkadaşları oldu kitaplardan, 
   Okuyup paylaştılar gün boyu...
   Koca bir çember oluşturdular el ele,
   Köprüler kurdular yürekten yüreğe,
   Yollar aştılar beyinden beyine...
   Sonra bir an durdu dünya;
   Seslendi bir yetişkin ansızın,
   Dönün yerlerinize...
   ...............
   Çocuklar şaşırdı, oyun bitti;
   Çocuklar küstü, sesler gitti...

                          Makbule Abalı


  

Haziran 25, 2010

YORGUN, YAŞLI DÜNYA...

    
    YORGUN, YAŞLI DÜNYA...


    Yorgun, yaşlı dünya
    Neler gördü, neler yaşadı
    Yüzyıllardır...
    Yoruldu, yaşlandı;
    Pes etmedi, tükenmedi,
    Döndü durdu aralıksız...
    Nice kavga, nice savaş oldu üstünde;
    Öfkelendi, üzüldü, kaygılandı.
    Kimlere, nelere tanık oldu;
    Utandı, ağladı.
    Yıprandı, yoruldu, yaşlandı...
    Unuttu acılarını kaç kez;
    Sardı yaralarını zamanla,
    Unuttu olanları.
    Hiç hatırlamadı;
    Belki de hatırlamak istemedi,
    Unuttu...  
    Aktı geçti zaman aralıksız;
    Yalnız iyiler, iyilikler kaldı bellekte.
    Onları unutmadı.
    Nice suç, nice suçlu
    Unutuldu...
    İyiler iyilikler unutulmadı.

                                     Makbule ABALI