Sayfalar

Duygularımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duygularımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 12, 2026

ZİLLER KİMİN İÇİN ÇALIYOR ..?


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir

























Eylül 07, 2026

YAŞAMA SEVİNCİ

 


Yaşamı sona erecekmiş gibi görünen bir canlının yeniden dünyaya dönüşüne tanıklık etmek... Harika bir duygu. O süreci izlemek insanı düşündürüyor, duygulandırıyor, deneyim kazandırıyor. Tüm canlılar için bu olay düşünülebilir. Biz bir kaplumbağada tanık olduk. Bilirsiniz çocuklar tosbağa da derler.

Evimizin önündeki küçük bahçemizde yetişen her bitki türünü özenle yetiştirmeye, büyütmeye çalışıyoruz. Onlardan birinin sararması, yaprak dökmesi ya da kuruması beni üzüyor. Bu kez de öyle oldu. Güzel kokusuyla mutluluk saçan bir çiçeğimiz hastalandı. Dallarında, yapraklarında beyaz tozlar oluştu. Komşumuz Emin Bey'e danışınca bahçe pompasıyla bir karışım püskürttü. "10dakika bu havayı teneffüs etmeyin." dedi. 

10 dakika sonra bahçeye çıktığımızda bir sürprizle karşılaştık; Taşların üzerinde, koltukların hemen yanında kocaman bir kaplumbağa, başı dışarıda, biraz şaşırmış bir halde duruyordu. Kaplumbağaların çok uzun yıllar yaşadıklarını biliyorum. Çocukken tavşanla kaplumbağanın öyküleri anlatıldığında kaplumbağanın kazanmasına ne çok sevinirdik. Bazı haylaz çocuklar kaplumbağayı ters çevirdiklerinde çok üzüldüğümüzü de hatırlıyorum.

Göçebe insanlar gibi, evi sırtında bir kaplumbağa, başı dışarıda, hareket etmeden etrafı seyrediyordu. Çiçek ilacından biraz sarsılmış gibiydi. Eşi ya da çocukları var mıydı, bahçede neyle besleniyordu? Zihnimde pek çok soru oluşmuştu. Komşum, idealist bir anaokulu Öğretmeni Seniha Hanım'a seslendim.  Sınıfı için günlerdir materyaller hazırladığını biliyordum. Bazı sınıflar Eğitim-Öğretim Yılına uyum için bir hafta önceden başlıyorlar. 

Kaplumbağayı birlikte gözledik, fotoğraflar çektik. Kaplumbağa korkuyla ya da tedirgin olarak başını hiç içeri çekmedi. Belki o da bizi izledi. Bir süre sonra sessizce, yavaş adımlarla yanımızdan ayrıldı. Bahçede sanırım semizotlarıyla besleniyordu. Aloa vera bitkisi de çekici gelmiş olabilir. Öğrenmeye çalışacağım. Bahçenin bazı köşelerine yemesi için küçük sebze parçacıkları bırakmayı düşündüm.

Ancak bir kez daha anladım ki; sevgi tüm canlılar için koruyucu, kollayıcı, yönlendirici bir duygu. Zarar vermediğiniz sürece bir barınak veya yer bulabilen, karnını doyuran her canlı özgürce yaşamına devam edebiliyor. Küçük yaşlardan itibaren çocuklara, çevresindeki canlıları koruma davranışı kazandırılabilirse, yarınlarda daha güzel bir dünyada soluk alınabileceğine inanıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci

7 Eylül 2026 Urla-İzmir







Ağustos 13, 2026

MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇEKEBİLMEK...

 


Yaşadıkça neler görüyor, nelerin farkına varıp, nelerden mutlu olup, nelerden hüzünleniyoruz?  Bazen mutluluk ve hüzün nasıl aynı anda yaşanabiliyor?

Bu sorunun tek bir cevabı olabilir mi? Hayat sürprizlerle dolu. Bazı günler masmavi bir gökyüzü, içinizi ısıtan bir güneşle güne başlıyor, her şey ne kadar güzel gidiyor derken, anlık değişimlerle dengeniz bozulabiliyor. Varsın olsun, elbet mutluluk anları da yaşanacak.

Bloğumun sağ üst köşesinde, profilimin içinde yıllardır değiştirmeye ya da silmeye kıyamadığım bir cümle vardır; "Mutluluk Kaf Dağı'nın ardında değil. Uçun Kuşlar Uçun." Gerçekten öyle düşünürüm... 

Mutluluk bazen yanı başımızda. Tutunuverecek bir dal gibi, elinizi sakince-sessizce-sevgiyle uzatırsanız,  hiç karşı çıkmaz. 

Polyanna kırılmasın ama, sözünü ettiğim öylesi bir oyun değil. Gerçekleri göz ardı etmeden, olumsuzluklar olsa da güzelliklerin, iyi ve yararlı şeylerin, doğanın, ağaçların, çiçeklerin, canlıların "farkında  olabilmek"...

Yıllardır konuşulur; Mutluluğun fotoğrafı" çekilebilir mi? Onun cevabını Usta Sanatçılar -profesyoneller versin. Biz amatörce; duygularımızı harmanlayarak, beynimizi ve yüreğimizi rahatlatan,  duyu organlarımıza işlerlik kazandıran resimleri kayda alalım.

Açmış çiçeklerini kesince, giysileri elinden alınmış çocuklar gibi küstü sandığım sarmaşık gül, yoğun bakımdan çıktı. İlk tomurcuklarını  görünce çocuklar gibi mutlu oldum ben de. 


Doğadaki tüm canlılar "Sevgi-ilgi-güven" ikliminde canlanıyorlar. Belki de birlikte bir dostluk halkası oluşturma içgüdüsünden kaynaklanıyor bu durum. Kupkuru begonvil de ortama uydu. 


Lavantalar zaten her zaman kendileriyle de, çevreleriyle de barışıklar. Semizotu da onlara imrendi. Salata ve yemeklerimize tat katıyor. Fesleğen, reyhan, nane de  katıldı onlara...


Salyangozlarını ellerimle toplayıp kurtardığım kaktüslerin, özellikle Aloa veranın dikenleri artık canımı yakmıyor. Bir vefa gösterisi belki de.


Bugünkü mutluluğumun resimleri;  şimdiden kendilerine ortaklaşa bir dünya oluşturdular bile. Dijital ortamda, mekanik seslerden, yapay ilişkilerden uzakta, henüz düzenleyemediğim fotoğraflar klasöründe. Eski albümlerdeki gibi "Dokunmatik" olmasalar da aramızda bir sevgi bağı oluştu bile. Siyah beyaz ya da renkli, seviyor, kolluyor, koruyorum onları. Dünya da daha güzel ve yaşanabilir geliyor o zaman...

Makbule ABALI-Eğitimci 

19. 06. 2025 Türkiye 

Güncelleme.13 Ağustos 2026









Temmuz 26, 2026

HAYATI GÜZELLEŞTİRENLER

 


Hayat devam ederken yaşanan onca olumsuzluğun yanında öyle güzel şeyler de var ki. Bunaldığınız bir anda tebessüm ediyorsunuz. Yüzünüz aydınlanıyor. gözleriniz parlıyor. "İyi ki varsınız" dediğiniz insanlar, bazen diğer canlılar, doğadan küçük izler, bir kitap, bir film, bir gazete haberi, bir program, bir tiyatro oyunu, emek ve göz nuruyla oluşturulmuş bir eser... 

Aklınıza gelen tüm güzel şeyler, iyi insanlar, hayata tat katan her şey. Hayat onlarla güzel. Hayat onlarla anlamlı... Puslu bir havada günü aydınlatırlar adeta. Belki bir hastane odasında sesleri, davranışlarıyla ruhsal terapi yapar, kapalı bir mekânda saygılı, yaklaşımlarıyla umut tazelerler. 

Kurudu sandığınız bir çiçeğin tomurcuklanması, kuru bir ağacın dal budak salması, çıkamadığınız bir basamakta uzanan bir yardım eli... Hepsi cankurtaran simidi gibi gelir insana. Çok sevdiğiniz eski bir dosttan gelen kitaplar, yeni bir arkadaşın ilgi ve yardımı, güzel jestleri sizi düşünceler, hayaller dünyasına sürükler. Bir tas çorbayı, bir kâse aşureyi şifa niyetine yer, içer, sindirirsiniz. 

Hele kendinizi yalnız ve çaresiz hissettiğiniz bir zamanda sevdiklerinizin ziyareti, yuvanızı güllük gülistanlık yapar. Minik eller boynunuza sarılır, kulağınıza yumuşacık bir ses fısıldar: "Ben de çok özlemiştim." Yemek, içmek önemsizdir o anda. Ruhsal doygunluk sağlar, rahatlarsınız. 

Hele toplum olarak üstün başarılara hasret kaldığımız bir dönemde uluslararası bir alanda  kazanılan çok büyük başarı, yüreklere su serper, gönüllere ferahlık verir. Umut ve güveniniz yeniden tazelenir, onur duyar, gururlanırsınız.

Makbule ABALI-Emekli Eğitimci

17 Ocak 2026 Urla-İzmir-Türkiye

Güncelleme:26 Temmuz 2026 



                                                        Rüya ATTAL



ZOR GÜNLERİMİZDE DÜNYA ŞAMPİYONU OLARAK, ÜLKEMİZE ÇOK BÜYÜK BİR MUTLULUK YAŞATTIKLARI İÇİN, BİRLİK VE BERABERLİK RUHUNU TAZELEDİKLERİ İÇİN FİLENİN SULTANLARI VOLEYBOL TAKIMIMIZA YÜREKTEN TEŞEKKÜR EDİYORUZ. 

GÜZEL ÜLKEMİZ VE İNSANLARIMIZIN BÖYLE ULUSLARARASI BAŞARILARA NE ÇOK İHTİYACI VAR. EMEĞİ OLANLARA SONSUZ TEŞEKKÜRLER. 


Sezgi Abalı ATTAL Ahmet ABALI


Temmuz 15, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR - 6

 

TORTU BIRAKAN ANILAR 

"Geçmişe Mektuplar" etkinliği Bloglar arası bir etkinlik olarak29 Haziran'da başlayıp 24 Temmuz'sa sona ermek üzere başlamıştı. Yazın bu sıcak günlerinde yine yayla anılarımızdan söz etmek istiyorum. 

Yaylaların temiz havası ve doğal ortamında gün erken başlar, erken biter. Günün yorgunluğuyla akşamları erken yatılır. Kaç saat uyursanız uyuyun. uykunuzu almış olarak dinç bir şekilde uyanırsınız. Tertemiz kokuları solursunuz, sanayileşmenin getirdiği kötü kokular yoktur çevrenizde. Yaylalarda burnunuza gelebilecek en güzel koku, odun ateşinde sacda pişirilen ekmek kokusudur.

Bürücekteki yayla evimizin yan tarafına babam, annem için  bir taş fırın yaptırmıştı. Zaman zaman o fırından mis gibi kokular yükselirdi. Cevizli ekmekler, vanilyalı, tarçınlı kurabiyeler, kıymalı, peynirli börekler. Çocuklar o tür atıştırmalıklara bayılırlar. Bence taş bir binaya "Yuva" denmesi için o evde yaşayan birilerinin varlığının kanıtlanması, kokuların duyulması gerekiyor. Taş fırında pişen o ürünlerin lezzetini hiçbir şeye değişmem. 

Çocuklar her zaman komşulardan gelen yemekleri iştahla yerler. Eskiden "Komşu hakkı" denen bir şey vardı. Az ya da çok komşulara da birer tabak çocuklarla gönderilirdi. Giden tabak boş dönmez, içine mutlaka bir şeyler eklenirdi. Komşulardan gelen bir zeytin salatasını hatırlarım, taze kekik, nane, yeşil soğan, domates, sarımsak, zeytinyağı eklenmesiyle yapılmış , tadı damağınızda kalacak bir zeytin salatası. En basit yemeği bile sevginizi katarak  daha lezzetli hale getirmek mümkün.

Yayla kadınları, kısıtlı imkânlar içinde akıllarını ve becerilerini kullanarak harika sofralar düzenlerlerdi. Kalori değerlerini hesaplamadan, otlarla, tahılları buluşturarak ne lezzetli yemekler çıkarırlar. O sofraları dayanılmaz kılan; tertemiz yayla havasında topluca, iştahla kaşık sallamak mıydı, sohbetlerin güzelliği miydi, bilinmez. Eşimin doğum yeri Arslanköy'de de, Toros Yaylalarında da,konuk olduğumuz Karadeniz Yaylalarında da hep aynı tadı bulmuşumdur. 

Makbule ABALI 

15 Temmuz 2026 Urla- İzmir







Temmuz 08, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-4

 

HAYATIN İÇİNDEN KARELER:

1- BİR DOĞUM

Toroslarda bir yayla. 50'li yılların ilk yarısı. Çukurova'nın sarı sıcağından bunalan orta direk aileler yazın yaylaya çıkıyorlar. Kışları sert elbette ama yazları nefes aldıran bir serinliği var. Her şey doğallığını koruyor Çevre görkemli çam ağaçlarıyla kaplı. Çamın her çeşidi var. Çam ağaçlarından yayılan nefes açıcı ferah kokunun rahatlatıcı bir etkisi var.  Sabahları kuşlar korosu, ağaçların arasından serenat yapıyor. Diğer zamanlarda sessizliğin sesini dinliyorsunuz adeta. 

Otoban henüz gündemde değil. Dağların arasından, bazen asfalt, bazen toprak yollardan geçerek ulaşıyorsunuz buraya. Bürücek Yaylasında doğanın tam içindesiniz. Uygarlık deyince teknoloji harikası lüks evler ,akıllı binalar aranıyorsa  o yıllarda burada 3 katlı ev bile yok. Adanalı zenginlerin birkaç evi geniş sofalı çatılı evler. Ve derme çatma barakalar, ahşap, taş, kârgir evler var. Yaklaşık bir saat uzaklıkta Pozantı Kasabası var. İstanbul'a kadar uzanan demiryolunda kara trenler çalışıyor. Anadolu'dan Yenice'de aktarmayla İstanbul'a uzanan bir gurbet yolculuğu yapılabiliyor.

Adana -Bürücek arasında belli saatlerde çalışan eski otobüsler var. Ulaşımı onlar sağlıyor. Meydanda bir kahve, iki bakkal, bir kasap, bir erkek berberi, bir fırın, bir ayakkabı tamircisi, bir hırdavatçı-tamirci var. Manyetolu telefonların çalıştığı bir postane bile var. Çarşının hemen kenarında içme suyu alınabilen bir kaynak su var. Kenarları korumaya alınmış şırıl şırıl akan su sesi insanda rahatlama yaratıyor.

Çarşıdan yukarı doğru çıkılınca karşınıza taşlı bir yokuş geliyor. Tepede sağa döndüğünüzde karşınıza 3 ev çıkıyor. Solda iki katlı taş örme bir ev. 7 çocuklu Asiye Hanımlar. Köşe başında bir baraka, içinde babaanne ve iki torunu oturuyor.  Ve az ilerde küçük bir yayla evi. Altı taş üstü ahşap, iki katlı. Alt katta 2 oda, mutfak, banyo.  Üst katta bir yatak odası, bir geniş balkon.  Tam bir yayla evi. Alt katta sofada bir çam ağacının büyümesi engellenmemiş, üst kat balkonunda tam ortada bir yer açılarak çam ağacı büyümeye devam etmiş. Sere serpe uzayan özgür bir çam ağacı. Görüntü muhteşem.

Yıllar önce bu evde, Ağustos ayının ikinci günü, sabah vakti yayla kuşları öterken bir doğum gerçekleşti. Kuş seslerine bir bebeğin ağıt sesleri karıştı. İşinin ehli bir ebe, bir kız çocuğunun dünyaya gelmesine yardımcı oldu. Miyase Emel kondu bebeğin adı. Yayla  evinde yaşayan diğer çocuklar gün boyu tüm hazırlıklara tanık oldular. Kazanda su kaynatıldı, steril bezler, pamuklar hazırlandı. Yayla ebesinin araç gereci çantasındaydı.

Olağanüstü bir gündü o gün. Çocuklar böyle günlere bayılırlar. Gün boyu yapılan hazırlıklar o günün farklı bir gün olacağını vurguluyordu. Sabah erken uyandılar. Alt kattaki odalardan biri hazırlanmıştı. İzin almadılar ama doğum odasının ahşap duvarında birkaç tomruk deliğini hemen fark ettiler. Delikler minicikti ama içeriyi görmeye engel değildi. Sıdıka, Makbule, Rasime 3 çocuk, 6 çift göz deliklere göre ayarlandı. Henüz hiçbir şey görülmüyor, sadece sesler duyuluyordu. 

Heyecan doruk yapmışken içerdekiler gülüşmeleri duydular.  Hemen önlem alındı, delikler kapatıldı. Çocuklar doğum olayına tanık olamadılar ama sabahın sessizliğinde bir bebeğin ilk ağlayışını duydular. Güneş yeni bir güne doğarken, hayatın içinde yeni bir gün başlıyordu. Umutlu, aydınlık, yepyeni bir gün. Ve  anne karnından dünyamıza katılan temizliğin, masumiyetin simgesi bir bebek. 

Hoş geldin Bebek... Hoş geldin yeni kardeş... Yuvamıza umut, mutluluk, bereket getirdin... 

Makbule ABALI- Eğitimci

8 Temmuz 2026 





                                Emel Yanar doğduğu evin önünde (Fotoğraf-Murat İnceler)


Temmuz 05, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-3

 



Yaşamın ta içinden, derinlemesine yazmaya başladığınızda bir durgunluk çöküyor üstünüze. İnsanın kendinden söz etmesi zor. Sınırlarınız, korunaklarınız var. Hele hayat boyu daha çok dinleyici olduysanız hemen yer değiştiremiyorsunuz. Ne çok kişinin sırrını paylaşmışımdır. Anne babalarının bilmediği sorunlarını dinlemişimdir gençlerin. Bazen gözyaşları eşlik etmiştir anlatılara. Beden dilinden, gözlerden, mimiklerden anlarsınız, anlamaya çalışırsınız ruhsal kaygıları, derinlerdeki yaraları.

Güvenmek, inanmak ne kadar önemlidir teke tek görüşmelerde. Sırdaşınız, dert ortağınız var mıydı yaşantınızda? Benim vardı, kaybettim. Hayatta yapayalnız hissediyorsunuz kendinizi o zaman. Kanadı kırık kuşlar gibi. Bastonunu kaybetmiş bir âma gibi. Tutunacak bir dal bulamadığınızda yolunuzu yordamınızı şaşırabiliyorsunuz bir süre.

Belki günümüz ekonomik koşullarında  değil ama, kalabalık aile içinde olmak güzeldir. Paylaşmayı, tutumlu olmayı, sevgiyi, dostluğu içinize sindirirsiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarımda "Küçük Ev" dizisi çok sevilirdi. "Küçük Kadınlar" romanı ve filmi de unutamadıklarımdandır. İlk gençlikte roman karakterleriyle özdeşleşmek adettendir. Kitaptaki büyük kardeş rolü bana uygundu. Ama gerçek hayatta benden 1.5 yaş küçük kardeşim Rasime can yoldaşım, sırdaşım en güzel oyun arkadaşımdı. 

Çocukluk oyunları çocukların iç dünyasını, umut ve beklentilerini ne güzel açığa çıkarır. Evcilik oyunlarımızda Rasime hep doktor olmak isterdi. Oyunun kahramanı ben değilsem,  hastası ben olurdum. Evdeki küçük araçlar doktorluk malzemesi olarak kullanılırdı. Okullarımızdaki aşı günlerinde korkusuz oluşumuz o oyunlar sayesindedir. Yıllar sonra İstanbul, Çapa Tıp Fakültesinden gerçek doktor olarak mezun olmasında çocukluk hayallerinin rolü vardır mutlaka. 

Çocukluk hayalleri sonsuza dek uzanır. Masumdur, tertemizdir, maddi ilişkiler, çıkarlardan uzaktır. Bazen hayalle gerçek birbirine o kadar yakındır ki, rüyalar gibi şaşırtır insanı, ya da hayal kırıklığına uğratır. Kimileri bu duruma kader ağlarını örüyor dese de, büyük ölçüde insan, hayatının tuğlalarını kendi eliyle yerleştiriyor. Temelin sağlam ya da dayanıksız olmasında bizim de payımız var. Nedenlere, nasıllara yanıt aramak anlamsız. Mantık duyguya yenik düşüyor bazen.

Çocuklukta oyun oynarken sadece "bugün, o an" yaşanıyor. Geleceği planlamak ya da gerçekleştirmek olayların gidişatına bağlı. O yıllarda oyun arkadaşımın, 48 yaşında kötü bir hastalığa yakalanacağı ve tam 2 yıl sonra 50 yaşında bu dünyaya veda edeceği hiç aklıma gelir miydi? Çevresindeki herkese belli bir yaş döneminde mutlaka mamografi çektirmeyi öneren bir doktor, çalışma koşulları içinde kendini o denli ihmal edebilir mi...? İnsan sevdiklerine hastalığı kolay kolay konduramıyor. Ben de onu, hep neşeli, her an espri yapan, cıvıl cıvıl, girdiği ortama neşe saçan biri olarak hatırlıyorum.

Yıllar nasıl da aktı geçti. Kızı Zeren annesinin yolunda çok başarılı bir tıp doktoru olarak yaşamını sürdürüyor. Annesi gibi alçak gönüllülüğünü hiç kaybetmeden, Hipokrat yeminine sadık , insana saygılı, hümanist genç bir profesör oldu. Rahatsızlıklarımızda ilk danıştığımız, 24 saat yanıt vermeye hazır, sabırlı bir aile hekimimiz. Çalışma saatlerinde görevine engel olmamak için çok titiz davranmakla birlikte, kayda değer ilginç olaylar yaşanabiliyor. Çok acil bir durumda gece arayınca geri dönüşü biraz gecikmişti. Sonra aradı, uluslararası bir kongre için dünyanın bir ucundaydı, ancak gene de sorumuz cevaplandı. Çok iyi biliyorum ki, bu tavır onda içselleşmiş, nitelikli karakterinin bir parçası olmuş artık...

Her zaman öyle içten diliyorum ki; Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilerin, iyiliklerin farkında olalım, takdir ve teşekkürümüzü ihmal etmeyelim. Olumsuzlukları uygun bir dille uyaralım. Kırmayalım, kırılmayalım. İnsanların tahammül sınırını aşmayalım. Kin ve öfke ekildiğinde bir gün mutlaka bir biçimde patlama yaratabiliyor. Dengeli, ölçülü davranışlar zamana yenik düşmeyecektir. 

Makbule ABALI-Eğitimci 

5 Temmuz 2026 İzmir-Urla.



                                                  Müzeyyen Anne, çocukları Rasime ve Makbule ile.


Doktor Rasime Barış, çocukları Zeren ve Baran ile.







Temmuz 03, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-2

 


Dünyanın neresinde olursak olalım, bir insan ömrü keşke'ler, iyi ki'ler, nedenler, nasıllarla dopdolu. Geçmişin izleri en berrak şekliyle geceleri uykuya geçmeden, zihnin dingin halinde ortaya çıkıyor. Düşünceler birbirini çağrıştırıyor. Bazı anılar kişiyi uykusuz bırakabiliyor. Anılar silsilesinin içinde dalıp giderseniz, ertesi güne yorgun ve güçsüz , bazen mutlu, bazen mutsuz uyanırsınız. 

Geçen hafta okullar tatile girdiğinden beri yollarda, parklarda, hatta hastanelerde daha çok çocuk görür olduk. Çocukları görünce gözlerim aydınlanıyor. Onlar da sevgi halesini hissediyorlar galiba. Önce bakışıyor sonra en kısa biçimde, birkaç sözcükle konuşmaya başlıyoruz. Bilinmeyen bir yabancıya karşı anneler önce biraz tedirgin, sonra onlar da katılıyorlar mini sohbete.

Bir dinlenme anında, iç sesime yöneldiğim zaman, okula ilk başlangıç günüm geliyor aklıma. Heyecanlı, yüreği kıpır kıpır iki örgü saçları, kocaman kurdeleleri, beyaz yakasıyla küçük bir kız var anılarda. Annem ya da babamın elinden tutarak okulumun ilk gününe katılmak istiyorum ben. Ama hayır, karar alınmış. Ankara'dan gelen eski bir dost, Başöğretmen Arif Mutlu beni götürecek ilk gün. Öğretmenimle tanıştıracak. Annem babam ondan hayranlık ve saygıyla söz ediyorlar.

Adana'da evimize çok yakın 29 Ekim İlkokulu var. Ona gitmeyeceğim Tepebağ Mahallesinde Namık Kemal İlkokuluna kaydım yapılmış. Arif Öğretmen elimden tutuyor, küçücük elim onun ellerinin içinde adeta kaybolmuş. Titrediğimin farkında mı acaba diye düşünüyorum. Okulumda yeni sınıfımın olduğu sıraya giriyorum. Yeni bir heyecan dalgası sarıyor bedenimi. Öğretmenim erkek!

O ana kadar erkek öğretmen olduğunu hiç düşünmemişim. Bütün öğretmenler kadındır diye biliyorum ben. Zamanla her şeyi kabulleniyor insan. Çocuk ruhuna sevgi egemen. Öğretmenim çok çok iyi. Günler geçtikçe onu çok seviyor ve benimsiyorum.

 Yıllar sonra nikâh davetiyeme Başöğretmen Arif Mutlu'nun, titrek bir el yazısıyla gönderdiği kısacık kutlama mektubunu gözümden yaşlar akarak okuyorum. Yılların ardından biz büyümüşüz, onlar yaşlanmış. Sisli bir anılar silsilesinden bakıyoruz yılların ötesine. Eğitime gönül verenleri, emek harcayanları saygı ve rahmetle anıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci

3 Temmuz 2026 İzmir-Urla





 


Haziran 20, 2026

BABAMA MEKTUP-




Ne kadar uzun zaman oldu yazışmayalı... Oysa ben oldukça sık yazardım eskiden. Sen de düzenli olarak her hafta yazardın. Evimizin haber kaynağı gibiydin. Mektuplarını alınca nasıl mutlu olurdum. 

Cep telefonlarının henüz olmadığı yıllardı. Biz gurbetteki öğrenciler bin bir zorlukla postaneden telefonla konuşmaya çalışırdık. Ailesinden  uzakta bir öğrenci için mektup cankurtaran sayılırdı. Adeta evin kokusu sinmiştir o mektuplara. Hele bir de içi güzel haberlerle doluysa mutluluk ikiye katlanırdı.

Annem işlerinden ötürü çok sık yazamazdı ama yazınca uzun yazardı. İşlek bir el yazısıyla yazılan, buram buram sevgi kokan, hasret yüklü mektuplar... Nasıl sevinirdim. Okurken bazen yanaklarımdan yaşlar süzülürdü.

Senin mektupların hep daktilo ile yazılmış olurdu. Kısa ama her şeye yer veren açıklayıcı mektuplar... 
Annem mektuplarında, "Canım Yavrum" diyerek  seslenirdi. Sen her zaman "Makbule Kızım" diyerek başlardın. Ciddi bir hitap, ama bilirdim ki, içeriği duygu-sevgi yüklüydü. Bütün çocuklarına için titrerdi, hepimizi çok severdin. 

O emektar daktilon, tık tık sesleriyle sadece mektuplara değil, geç kalmasın diye eve getirilen ne çok dosyaya yardımcı olmuştur. Ona  küçük kızım sahip çıktı. Hatta anıları yaşatmak adına kullandı da. Öylesine iyi bakmışsın ki halâ tıkır tıkır işliyor. 

Çok küçük yaşta anneni kaybetmiş olmanın etkisi mi bilmiyorum, yumuşak, sakin bir mizacın vardı. Çevrendeki insanlara karşı hep nazik ve ölçülüydün. Ben senin küfür ettiğini hiç duymadım. Çok kızdıklarına bile kin beslemedin, nefret etmedin. Sadece "Kerata" derdin. Kardeşlerimle şaka yapardık;  3 kere kerata...

Babalarla kız çocukları arasında sıkı bir sevgi bağı olduğu söylenir. Kız çocukları için baba bir güven ve güç kaynağı sayılır. Pek çok kız çocuğu babasını sever, ona düşkündür ama ben sana hayrandım baba.

Sen kardeşler arasında sevgi paylaşımında hiçbirimizi ayırt etmezdin. Evde olduğun zamanlar hepimiz için bir güvence idi. Kendimizi daha rahat hissederdik. Özellikle kız çocukların babalarına güvenmeleri, daha sonraki yıllarda evlilik ilişkilerini de sağlam temellere oturuyor. 

 Henüz o yıllarda televizyon yoktu. Daha sonra tek kanallı televizyon en büyük lüksümüz olacaktı. Adana'da iki sinema vardı. Sen bizi her hafta sonu, ailece önce yakınımızdaki Asmaaltı Kebapçısına ve sonra Alsaray Sinemasına götürürdün. Seçiciydin, sorardın. Filmler izlememize uygun değilse o hafta gitmezdik.

 Kolay kolay sinirlenmezdin. Belki bizler de sinirlenebileceğin şeyler yapmadık. İmkanlar ölçüsünde yenilikleri hep izlemeye çalışırdın. Hayatı kolaylaştıran, güzelleştiren araç gereçler evimize hep alındı ve kullanıldı. Bir orta direk ailesi olarak lüks değil ama iyi bir yaşantımız vardı.

Babalar mutfağa girerse çocuklar nasıl da mutlu oluyor. Senin mutfağa girdiğin zamanlar iştahımızın tavan yaptığı zamanlardı. Artık ben de ev sucuğu yapıyorum. Ama o lezzette olmuyor. 

2 kere çekilmiş dana kıyma içine tuz, karabiber, kimyon, dövülmüş sarımsak katarak iyice yoğururdun. Çok az yağla tavada pişirirdin.  Bizler mutlaka ikinci partiyi isterdik. Onun için mi daha az yapardın bilmiyorum. Artık hiçbir sucukta o lezzeti bulamıyorum. Zaten artık sağlık nedeniyle sucuk da yemiyoruz.

Her konuda tasarruf, çok önem verdiğin bir şeydi. Sofrada kalan yemekler ve ekmekler hiçbir zaman çöpe dökülmezdi. O yıllarda biz bütün çocuklar yerde gördüğümüz ekmeği 3 kere öpüp kaldırırdık. Ekmek kutsaldı. Ve hepimiz bayat ekmeklerden yapılan ekmek çorbasını (Papara) bayıla bayıla içerdik. Bol soğan, salça, varsa domates ve kızarmış bayat ekmekler katılarak yapılan basit bir çorba. Sen yapınca bize nasıl da güzel ve lezzetli gelirdi.

Bak gene eskisi gibi uzun bir mektup yazdım. Ama inan mektup bitince düşünmeden edemedim; Keşke kısacık da yazsan, gene mektuplarını okuma şansım olsaydı. Gene sağlık haberlerinizi alsaydım. Geçmiş zaman kullanıyorum şimdilerde. "Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" diyoruz artık. İyi ki yaşandı o  güzel yıllar... İyi ki annemiz babamızdınız...Sizden çok şey öğrendik.

Aslında sevgimizi dile getirmek, sevdiklerimizi anmak için tek gün yeterli olabilir mi? Benim için o yüzden, "Özel Günler" önemli değil. Ama bu günü özellikle anmak istedim.

Bilsen seni, sesini, gösterişsiz-abartısız-içten sevgini, koruyucu-kollayıcı tavrını, nasıl arıyor, özlüyorum. Seninle, mütevazı davranışlarınla, gurur duyardım. Bizlere tertemiz, saygın bir ad bıraktın.
İçimde anlatılmaz bir hüzünle, ama her zaman, saygıyla, özlemle, rahmetle anıyor, arıyorum. 

Makbule Kızın. 
Haziran 2015 -Mersin




Babamı anarken; BABA deyişini hak eden, baba olmasa da gerçek bir  "Baba gibi" davranan, hayatta olan ya da kaybettiğimiz tüm babaları saygı ve rahmetle anıyorum.
 
Makbule Abalı-Eğitimci
15. 06. 2025

Güncelleme:20 Haziran 2026
İzmir- Urla


Haziran 17, 2026

BİR PENCERE ARALAMAK...



 İnsanız... Hayatın karmaşası içinde, çok sevdiğiniz bir işi yaparken, her şey yolunda giderken durum değişikliği yaşanabilir bir anda. 

Hiç beklemediğiniz bir zamanda, hayat gürül gürül akarken dışarıda, içinizde bir fırtına kopar adeta. Altüst olur dünyanız.

Yokuş aşağı inerken tökezlemek gibi. Kıyıda sakin sakin yol alırken teknenin su alması gibi. Bir dağa tırmanırken nefesinizin tükenmesi gibi. 

Duraklama ihtiyacı duyarsınız o zaman. Bir ara vermek, yeniden kendinize gelmek istersiniz. Bir süre tüm gürültülerden uzakta, sakin bir ortamda, kendinizle baş başa kalıp iç sesinizi dinlemek... Zorunlu bir ara vermektir bu.

İnsanız... En sevdiğimiz işi yaparken bile yorgunluk ve tükenmişlik hissettiğimizde bedenin sesine kulak vermek gerekir. 

Belki kısacık, belki uzun bir ara insanı yeniden tazeler. Makineler bile "Metal Yorgunluğu yaşamaz mı? İnsan makineden farklı elbette. İnsanın duygusal zekâsı (EQ) çok şeyin üstesinden gelebilir.

Bazen bir "Ara" vermek ister insan. Duygularımızı onarmak, yeniden iyiliklere, güzelliklere odaklanabilmek, yeniden umutlanabilmek için bir pencere aralamak gibi... Bir mola vermek gibi... 

Anlayışınıza teşekkürler.

Makbule ABALI- Eğitimci 

17 Haziran 2026 Urla-İzmir




Haziran 06, 2026

YÜKSEK TEKNOLOJİ ÇAĞINDA İNSAN OLMAK

 Koskocaman evrende

İnsan yapayalnız

Korkunç kalabalıklar içinde

Akortsuz sesler arasında

Kulakları tıkalı, gözleri kapalı

İnsan yapayalnız...

Konuşamadan, haykıramadan

Hep suskun, hep içine kapanık

Herkes maskeli, herkes duyarsız

Gözler yumulmuş, ağızlar büzülmüş

Kulaklar tıkanmış

Teknolojinin gümbürtüsü içinde

Sürüngenler gibi yol almak

Kanadı kırık kuşlar gibi çabalamak boş yere 

Soluk alamamak

Çırpınmak, çırpınmak bir okyanusta

Kıyıya ulaşamamak... 

Zaman kavramını yitirmek, bir hiçlik dünyasında

Varlığını kanıtlayamamak

Varken yok sayılmak yokluklar içinde...

İnsan olabilmek, insan kalabilmek 

İnsansız bir dünyada...

Gökyüzü ışıksız, kapkaranlık 

Hayaller yıldızlar kadar uzak 

Çağa tanıklık etmek; bir kukla gibi 

Eller, kollar, bacaklar hareketsiz

İplere bir türlü ulaşamamak, boşlukta sallanmak

Korkulu bir düşte, kâbuslar içinde uyanmak 

Kan ter içinde sayıklamak

Engelliler koşusunda;

En geride kalmak, çağa uyum sağlayamamak... 

Makbule Abalı-Eğitimci

6 Haziran 2026- İzmir-Urla







Mayıs 29, 2026

ŞİİRLERLE DÜŞÜNMEK...

 İnsanın en sıkıntılı anlarında şiir; bir çıkış,  bir rahatlama yolu olabiliyor. Hangi türde olursa olsun şiirin sakinleştirici bir gücü var. Adeta sizi sarıp sarmalıyor. bir hayal ülkesine taşıyor. Usta şairlerimizin şiir diliyle aktardıkları, düşünce dünyamızda can buluyor, insanı duygu yoğunluğuna sürüklüyor. 

HASRET

Yüzyıl oldu yüzünü görmiyeli

belini sarmıyalı

gözünün içinde durmıyalı

aklının aydınlığına sorular sormıyalı

dokunmıyalı sıcaklığına karnının.

Yüzyıldır bekler beni

                  bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık aynı daldaydık

aynı daldan düşüp ayrıldık

aramızda yüz yıllık zaman 

                        yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alaca karanlıkta

                       koşuyorum ardından.

Nazım HİKMET (1902-1963)


OKUL DIŞI 

Bakın şimdi şu sayacağım şeylerin

Okulu yok

Gökyüzünde rasgele bir bulut parçası için

körükörüne tutkunluğun 

Ağacın birine durup dururken abayı yakmanın 

Okulu yok 

Yaz geceleri çırçır böceklerini 

Dinlemeyi bilmenin de okulu yok 

Okulu yok ekmeği peyniri domatesi 

Küçümsememenin 

Sözün sazın oyanın yazmanın

Halisi seçmenin

Daha buna benzer nice 

Nice şeyin okulu yok

Aşkın inancın insanlığın okulu yok

Ama dilerseniz hepsini öğrenebilirsiniz.

Sabahattin Kudret AKSAL (1920-1993)


BAŞKA 

Bir usta arıyorum

Öğretsin bana

Zamanı biriktirecek bir kutu yapmasını

Gömütten başka


Geceleri toplamayı bir kutuda

Gündüzleri saklamayı başka kutuda 

Ve azar azar gerektikçe kullanmayı

Umuttan başka 


Kim isterse satarım ruhumu

Yeter ki öğretsin

Zamanı saklamayı bir sandıkta 

Tabuttan başka 

Aziz NESİN (1915-1955) 

GÜNEŞ DELİSİ

Akan suyu severim ben

Işıldayan karı severim

Bir yeşil yaprak

Bir telli böcek

Yeşeren tohum

Güneşte görsem

Sevinç doldurur içime

Güzel bir günü

Güneşli bir günü

Hiçbir şeye değişmem

Onun için savaşı sevmem

Onun için zulümü sevmem 

Onun için yalanı sevmem

Bilirim yaşamaz güneşle 

Bilirim yaşamaz yan yana aşkla

Ne haksızlık

Ne korku 

Ne açlık...

Necati CUMALI (1921-2001)


Ünlü şairlerimizi rahmetle, saygıyla, minnetle anıyoruz.

Derleyen: Makbule ABALI-Eğitimci

29 Mayıs 2026-Urla-İzmir-Türkiye


Mayıs 24, 2026

Yeniden Öğrenmek...

 


Yaşamak, sadece nefes almak, günlük ihtiyaçlarımızı gidermek, var olduğumuzu bilmek değil elbette. Çevremize yeniden dikkatle baktığımızda; Kaç yaşında olursak olalım, duyarlılık ve farkındalığınız arttıkça yeniden öğreneceğimiz öyle çok şey var ki...

Kişileri tanımak çok kolay değil. Zaman istiyor, önyargılı olmadan, farklı zamanlarda-değişik konum ve durumlarda, başkalarının etkisi altında kalmadan, kendi yargılarınızla  tanımak-tanıyabilmek. Çok zor gerçekten. İyi niyetinizin sınırları olmalı. Neden -sonuç  ilişkilerini iyi değerlendirip, kişi ya da kişileri maskesiz, yalansız, sahte gülücüklere, abartılmış davranışlara kanmadan tanıyabilmek... 

Çocuklar bu konuda yetişkinlerden daha isabetli kararlar alabiliyorlar. İçleri neyse, davranışları da yalın gerçeği yansıtıyor. Büyükler farklı bir şey kurgulamadılarsa, "Çocuktan al haberi" sözü gerçeğin ta kendisi. Şaşırmak, sürprizlere hazır olmak, mimikleriyle gerçeği vurgulamak onlara özgü. Hayalleri bile öyle güzel ki. Henüz gerçek dünyadan haberdar değiller. 

Diğer canlılardan da öğrendiğim çok şey oldu. "Kedi-köpek gibi geçimsiz " denir. Oysa onlar yaşına, cinsine, cinsiyetine göre birbirlerine davranışta kusur etmiyorlar. Sokaktan geçen yabancı bir köpeğe havlayanlar yaşlı bir çoban köpeğine sessizce bakıyorlar. O da gücünün-yarattığı etkinin farında bir tavırla ilerliyor. Sadece su içmek için duruyor. Köpekler kedilerden daha vefalı. Terk edilmiş kedilerin hali içler acısı. Sevilmek için her yola  baş vuruyorlar.

Arıları ürkütmezseniz, yüksek sesle bağırmazsanız çiçeklerden besini alıp gidiyorlar. Şaşırdığım bir durum: Su içmek için bir tasa dalıp çıkamayan arı, suyu dökünce canlanıp uçuyor. Salyangozlar en yararlı bitkileri bulup kurutmakta ustalaşmışlar. Aloa veraların bazıları kurudu. Minicik karıncaların işbirliği inanılmaz. 

En güzeli, en dayanıklı ve yararlısı zeytin ağaçları. Hayran olmamak elde değil. Kavurucu sıcaklarda bile kuru dallarından sürgün veriyorlar. Onlara imrenen kaktüsler dahi çiçek açtı. Gün aşırı onları da suluyordum. Solup yeniden açan gülün yanında, çiçeklerin arasında coşan semizotlarından adeta ilham alarak dikenli kaktüslerimizin küçük de olsa çiçek açması beni çok mutlu etti. Küçük bahçemizin arka köşesindeki zakkum  dahi coştu. Doğanın dili olmasa da, kendini öyle güzel ifade ediyor ki... Anlamak için zaman içinde tanımak gerek.

Makbule ABALI-Eğitimci

25. 07. 2025 Türkiye-Urla

Güncelleme: 24 Mayıs 2026