Sayfalar

yaylalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaylalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Temmuz 08, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-4

 

HAYATIN İÇİNDEN KARELER:

1- BİR DOĞUM

Toroslarda bir yayla. 50'li yılların ilk yarısı. Çukurova'nın sarı sıcağından bunalan orta direk aileler yazın yaylaya çıkıyorlar. Kışları sert elbette ama yazları nefes aldıran bir serinliği var. Her şey doğallığını koruyor Çevre görkemli çam ağaçlarıyla kaplı. Çamın her çeşidi var. Çam ağaçlarından yayılan nefes açıcı ferah kokunun rahatlatıcı bir etkisi var.  Sabahları kuşlar korosu, ağaçların arasından serenat yapıyor. Diğer zamanlarda sessizliğin sesini dinliyorsunuz adeta. 

Otoban henüz gündemde değil. Dağların arasından, bazen asfalt, bazen toprak yollardan geçerek ulaşıyorsunuz buraya. Bürücek Yaylasında doğanın tam içindesiniz. Uygarlık deyince teknoloji harikası lüks evler ,akıllı binalar aranıyorsa  o yıllarda burada 3 katlı ev bile yok. Adanalı zenginlerin birkaç evi geniş sofalı çatılı evler. Ve derme çatma barakalar, ahşap, taş, kârgir evler var. Yaklaşık bir saat uzaklıkta Pozantı Kasabası var. İstanbul'a kadar uzanan demiryolunda kara trenler çalışıyor. Anadolu'dan Yenice'de aktarmayla İstanbul'a uzanan bir gurbet yolculuğu yapılabiliyor.

Adana -Bürücek arasında belli saatlerde çalışan eski otobüsler var. Ulaşımı onlar sağlıyor. Meydanda bir kahve, iki bakkal, bir kasap, bir erkek berberi, bir fırın, bir ayakkabı tamircisi, bir hırdavatçı-tamirci var. Manyetolu telefonların çalıştığı bir postane bile var. Çarşının hemen kenarında içme suyu alınabilen bir kaynak su var. Kenarları korumaya alınmış şırıl şırıl akan su sesi insanda rahatlama yaratıyor.

Çarşıdan yukarı doğru çıkılınca karşınıza taşlı bir yokuş geliyor. Tepede sağa döndüğünüzde karşınıza 3 ev çıkıyor. Solda iki katlı taş örme bir ev. 7 çocuklu Asiye Hanımlar. Köşe başında bir baraka, içinde babaanne ve iki torunu oturuyor.  Ve az ilerde küçük bir yayla evi. Altı taş üstü ahşap, iki katlı. Alt katta 2 oda, mutfak, banyo.  Üst katta bir yatak odası, bir geniş balkon.  Tam bir yayla evi. Alt katta sofada bir çam ağacının büyümesi engellenmemiş, üst kat balkonunda tam ortada bir yer açılarak çam ağacı büyümeye devam etmiş. Sere serpe uzayan özgür bir çam ağacı. Görüntü muhteşem.

Yıllar önce bu evde, Ağustos ayının ikinci günü, sabah vakti yayla kuşları öterken bir doğum gerçekleşti. Kuş seslerine bir bebeğin ağıt sesleri karıştı. İşinin ehli bir ebe, bir kız çocuğunun dünyaya gelmesine yardımcı oldu. Miyase Emel kondu bebeğin adı. Yayla  evinde yaşayan diğer çocuklar gün boyu tüm hazırlıklara tanık oldular. Kazanda su kaynatıldı, steril bezler, pamuklar hazırlandı. Yayla ebesinin araç gereci çantasındaydı.

Olağanüstü bir gündü o gün. Çocuklar böyle günlere bayılırlar. Gün boyu yapılan hazırlıklar o günün farklı bir gün olacağını vurguluyordu. Sabah erken uyandılar. Alt kattaki odalardan biri hazırlanmıştı. İzin almadılar ama doğum odasının ahşap duvarında birkaç tomruk deliğini hemen fark ettiler. Delikler minicikti ama içeriyi görmeye engel değildi. Sıdıka, Makbule, Rasime 3 çocuk, 6 çift göz deliklere göre ayarlandı. Henüz hiçbir şey görülmüyor, sadece sesler duyuluyordu. 

Heyecan doruk yapmışken içerdekiler gülüşmeleri duydular.  Hemen önlem alındı, delikler kapatıldı. Çocuklar doğum olayına tanık olamadılar ama sabahın sessizliğinde bir bebeğin ilk ağlayışını duydular. Güneş yeni bir güne doğarken, hayatın içinde yeni bir gün başlıyordu. Umutlu, aydınlık, yepyeni bir gün. Ve  anne karnından dünyamıza katılan temizliğin, masumiyetin simgesi bir bebek. 

Hoş geldin Bebek... Hoş geldin yeni kardeş... Yuvamıza umut, mutluluk, bereket getirdin... 

Makbule ABALI- Eğitimci

8 Temmuz 2026 





                                Emel Yanar doğduğu evin önünde (Fotoğraf-Murat İnceler)


Haziran 23, 2026

BİR YAYLA KADINI...


Onu yıllar önce tanıdım. Yayladaki evimize çok yakındı evleri. İlk gördüğünüzde seversiniz sanırım. Güler yüzlü, hoşsohbet, çalışkan bir yayla kadını. O yıllarda "Teslime Yenge ne iş yapar?" diye sorsanız " Her işi ustalıkla yapar" derdim: Hayvanları otlatmaya götürür, süt sağar, yoğurt yapar, yemek yapar, 95 yaşındaki annesine bakar, saç üzerinde bazlama, börek, sıkma yapar, zamanı kalırsa çulfalık dokur, harikalar yaratırdı. Her derde deva-. mucizevi bir insandı.


Aradan yıllar geçti. Onun  çalışma temposu hiç azalmadı.
İnsanı şaşırtan, parmak ısırtan bir enerji ile hayatını sürdürdü. El tezgahında dokuduğu dokumalıklar kentte de alıcı buldu. Teslime Yenge usta öğreticilik de yaptı. Çok sipariş aldı, onları başarıyla tamamladı.

Evde oğlu, gelini ve kızı da Teslime Yenge ile birlikte hayatı paylaşıyorlardı. Ama asıl büyük yük bu güzel yürekli yayla kadınının üzerindeydi. Biz Güneyin sıcaklarında her yaz iki ay yaylaya çıktık. Her yaz sütümüzü, tereyağımızı onlardan aldık.


Bu yaz gene yaylada karşılaştık. Teslime Yenge yıllar sonra hayatı rölantiye almıştı. Beli artık hayatın yükünü kaldıramaz olmuştu. Elinde baston iki büklüm yürüyor ama gene dokuma yapıyor, evin yemeklerini pişiriyordu. Bilincinde en küçük bir zayıflama yoktu. Çevresinde yakın dost ve tanıdıklarının ziyaretlerini de ihmal etmiyordu.
O gün, yıllar önce eşini kaybetmiş bir akrabasının anma mevlüdünde idi Çıkışta evine çaya davet etti. Evin avlusunda ziraat mühendisi torununun da yardımıyla çiçekler içinde bir oturma düzeni oluşturulmuş. Orada sohbet  edip çay içtik.


Aynı avlunun içinde iki farklı evde oğlu, gelini, torunu ve kızı  oturuyorlar. Bahçede üstü kapalı bir hayvan barınağı yapılmış.


Birkaç gün önce kızım uğrayıp dokumalardan almıştı. "Anne o kadar ustalıkla dokunmuş ki görmelisin." diyordu. "Bir de çaydanlık koleksiyonuna dikkat et" diye ekledi. Bu konuda Teslime Yenge "Eskiyenleri atmaya kıyamıyorum" diyor.
Evi tertemiz, düzenli. Annesinin ölümünden sonra tek başına yaşıyor. Ama yalnız değil.
Odasında can yoldaşı radyosu üstü güzelce örtülmüş olarak yerini almış. Değerini bilenler tarafından korumaya alınmış. Eski radyo bu evde olmaktan mutlu. Geçmişten  bugüne anılar, sesler ve izler taşıyor.


Gelini Zeynep, Teslime Yengenin yıllardır yaptığı işleri büyük ölçüde üstlenmiş. Güler yüzlü, sevecen, çalışkan, hamarat bir yayla kadını o da. Eşi eski muhtar. Teslime Yenge, gelini için "Yıllardır ne o beni kırdı ne ben onu incittim" diyor.
Bedeni artık iki büklüm ama yüreği pırıl pırıl Teslime Yengenin." Üşenmek" sözcüğü onun sözlüğünde yok. O gün karnıyarık yapacakmış. Merdivenden inerken yardım teklif ediyorum. "Sağ ol , ben alışkınım " diyor. Israr etmiyorum.



Doğadaki otlarla, doğal yemlerle beslenen inek ve keçilerden yarın gene süt almaya geleceğiz. Bugün ayrılırken Teslime Yengenin hediye ettiği bir dokuma var elimde. Sabırla, emekle ilmek ilmek sabırla  dokunmuş. Sanki iplerinde hayatın tüm renkleri var.
Ülkemizin güzel insanları da her yaştan adeta rengarenk .Üretken, paylaşımcı , özverili, çalışkan. Onları tanıdıkça mutlu oluyor, coşkuyla doluyor insan. Değerlerini bilmek gerek, emekleri ödenmez.

Makbule ABALI-Eğitimci
Temmuz 2017 Mersin Arslanköy




Güncelleme: Haziran 2026- İzmir-Urla 
Teslime Yenge'yi rahmet ve saygıyla, sevgiyle anıyorum. M.A

Ekim 15, 2020

KÖSE- UNUTAMADIKLARIM...

 Adını bilmezdik. Büyük küçük herkes onu KÖSE diye çağırırdı. Çevrede adını bilen de yoktu. Evi barkı var mıydı, nerede yatar kalkardı, kimi kimsesi var mıydı, bilmezdik... Gözlerine bakamazdım, ürkerdim. Kısacık boyu, yaşlanmış, buruşmuş yüzüyle bir başkaydı. 
Adana'nın Bürücek Yaylasında yazları taşıyıcılık yapardı. Onunla cüssesi çok farklı bir atı vardı. Atın üzerinde çift taraflı bir heybe, Köse'nin elinde atı idare etmek için sembolik bir değnek. Ama o küçük adam ata vurmaya hiç kıyamazdı. Atla nasıl da uyum içindeydiler. 

Çarşıda bazen çocuklar Köse'yi kızdırırlar, atın kuyruğunu çekerlerdi. Bu duruma birkaç kez ağladığım doğrudur. Köse nerede yaşar, ne yer, ne içerdi, hiç bilmezdik. Bazen biz yemek verirdik. O'nun iştahla yemek yemesini görmek mutluluktu. Aslında gülümsediği de belli olmazdı. Yüzüne bakmadan tabağını alırdım. 
Kocaman atını bir ağaca bağlar, işi bitince atıyla yokuş aşağı inerdi.

Ben hiç Köse demedim, diyemedim. Bu çocuk ruhlu küçük adama saygısızlık yapmak istemedim. Babamı çok severdi. 

Babam her hafta sonu şehirden yaylaya gelirken elleri dolu gelirdi. Evimiz bir yokuş yukarısındaydı. Karpuz, kavun  Köse'nin heybesine konur, Köse tarih sayfalarından çıkmış bir kahraman gibi eşyaları getirirdi. Babamın bizlere aldığı kitapları kapalı kabında nasıl da bilir, onları gülümseyerek bize uzatırdı.  
Köse  unutamadıklarımdandır...

Makbule ABALI

Kasım 16, 2016

ARSLANKÖY'DE SONBAHAR...






Sonbaharın hüznünü ben en çok insanların terk ettiği yerlerde hissederim. Yaylalar, sayfiyeler, yazın özenle bakılan, keyfi çıkarılan bahçeler... Yaz sonunda birden terk edilmiş, bakımsız, tarumar, ıssız kalmıştır. İnsan olmayınca mekanlar da ıssızlaşıyor. 
Terk edilmiş yerlerde sonbahar daha belirgin. Ahmet Özhan'ın sesinden "Bir sonbahar vurgunu" ne güzel bir şarkıdır. Bana hep sonbaharı düşündürür.

Geçen hafta yaylaya bir ziyaret yaptık. Bir sonbahar vurgunu yemiş gibiydi her yer. Dökülen yapraklar renk değiştirerek farklı bir zemin oluşturmuşlar.  Sarı ile kahverenginin uyumlu beraberliği kızıla dönüşerek yeni bir renk yaratıyor, soluk renkler hayat buluyor. Yazın canlılığı sonbaharın hüznüyle noktalanmış adeta.


Yazın gölgesinde oturulan görkemli ceviz ağaçları şık elbiselerini çıkarıp eski püskü giysilerini giyinen insanlar gibi. Sarmaşıklar artık talvarın altında güneşi kesmiyor. "Benim görevim buraya kadardı" der gibi. Sabah akşam bir koro halinde ötüşen kuşlar yuvalarını terk edip gitmişler. Gelecek yaza kadar kim bilir hangi sıcak diyarlarda olacaklar? Kuş seslerine alışan kulaklar gene onları arıyor. Sulama havuzunun kenarından nasıl dikkatle su içerlerdi.


Kaynaklardan akan sular da azalmış. Kış-yaz burada yaşayanlar "Bu yıl kuraklık olur" diyorlar. Uzun zamandır yağmur yağmamış. Ağaçlar susuz. Oysa yazın toprak suya doymuştu. Her yer semizotu tarlası gibiydi. Bu yaz sebze-meyve bolluğu vardı. Yaz sonuna doğru yağan dolu elmalarda, ayvalarda, cevizde hep yaralar bırakmış. Kiraz, dolu zamanından önce olgunlaşınca yara almaktan kurtuldu. 

Çınaraltı Kahvesindeki asırlık çınarlar da yapraklarını dökmüşler. Oysa yazın gölgesinde ne güzel sohbetler, konuşmalar olurdu.  Yazın kurulan pazar artık kurulmuyor. Yeri boş. Okullardan   taşımalı eğitim var. Çocukların sesi de olmasa tam sessizlik hakim olacak beldeye. Onlar her mevsim cıvıl cıvıl.

Yazın kentin boğucu sıcaklarından insanlar yaylaya kaçıyorlardı. Şimdi soğuktan kente gidiyorlar. Geceleri evlerde odun sobası yanıyor. Yakında odun, kömürle buluşacak. Şimdilerde sabah kahvaltısındaki bazlamalar dışarıda sacda değil. içerideki sobanın üzerinde pişecek. Yanında keçi peyniri, saf tereyağı,  bal da güzel bir üçlü oluşturacaklar. Sonbahar hüznü coşkuya dönecek o zaman. 

Beldede dolaşırken uzaklardan sahipsiz köpek sesleri geliyor. Kediden çok köpek var buralarda. Köpeklerin ev bekçiliğine ihtiyaç oluyor sanırım. Aylarca evini, sahibini koruyan köpekler şimdi boş sokaklarda yarı aç, yarı susuz dolaşıyorlar. Görüntüsüyle fark yaratanlar daha şanslı, onu birileri sahipleniyor belki.

Sonbaharın bitimine iki hafta kaldı. Ardından karlı bir kış gelecek belki de. Bazı yörelerimize kar merhaba dedi bile. Bu sonbahar elbet "son bahar" olmayacak. Yaşantımızda kimi bahar, kimi kış farklı mevsimler yaşanacak.
 Ünlü şair Yahya Kemal  Beyatlı bir şiirinde sonbaharı şöyle vurguluyor: 
"Günler kısaldı... Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa..."

İnsanların olmadığı yerlerde mevsimler de kılık değiştiriyor.
Sonbahar bir süre daha kendini kanıtlayacak...

Makbule ABALI








Temmuz 27, 2016

TOROSLAR'IN ZİRVESİNDE BİR YAYLA : ARSLANKÖY...



Gölgede 40 dereceyi bulan sıcaklarla hiç karşılaştınız mı? Belki abartıldığı sanılır ama doğrudur, asfaltın eridiğine tanık oldunuz mu? Ya da asfaltta yumurta pişirildiğine. Çukurova'nın meşhur sıcakları başlayınca her yer adeta cayır cayır yanar. Yaşar Kemal Usta'nın meşhur "sarı sıcak"ı budur işte... 

Yaylalar çoğu yöre için aşırı sıcaklardan bir kaçış ve kurtuluş yeridir. "Mavi bayraklı plajlar" kente yaklaşık bir saat uzaklıkta olsa da, yaylalar da o mesafededir. Bu bir tercih meselesidir. Gençler daha çok denizi tercih ederler. Belli bir yaş üstündekiler için yayla bir huzur yeridir; Çam kokuları, kuş sesleri, temiz hava, berrak sular, taze sebze-meyve, kaynağından günlük süt, tereyağı, peynir...

Güzel bir yaylada beldenin nüfusu kışın 5.000 ise, yazın 20.000'i bulur. Zorlu kış koşulları ve çocuklarının öğrenim durumları, belde halkını kente göçe zorlasa da kışın da yörede kalanlar olur. Suların donduğu, çatıların zarar gördüğü zamanlar çok olur. Sular donunca bazen su boruları patlayabilir. Yaylada iş çoktur, yorucudur, zaman alır. Ama zevklidir, sonuç alırsınız. 

Sürekli yaylalarda kalan insanlar için yaz, dinlenme değil, çalışma zamanıdır; ilaçlama yapılır, gübre eklenir,  sulama yapılır, meyve-sebze toplanır, satışa sunulur. Geçici yaylacılar için hayat biraz daha kolaydır tabii. Ama kurutulacak meyveler, sebzeler vardır. Meyve-sebze uygun koşullarda saklanacaktır. Salamura peynir veya reçel yapılacaktır. Ev ve bahçe düzeninin sağlanması çok kolay değildir. 


Hafta sonları sıcaktan kaçan kentliler yaylalara akın ederler. Piknik yerleri, su başları, yollar insanla dolar, taşar. Pazar günleri renkli bir yayla pazarı kurulur. Sebze-meyve, giysi, mutfak eşyası, gıda maddeleri gibi çok çeşitli şeyler satılır. Beldede 2 okul, 1 sağlık ocağı, 1 cami, 3 fırın, 2 kahve var. Geçen yıl Internet cafe bile vardı. Yüksek tepelerden birinde yamaç paraşütü atlama yeri yapılmış. Yurt dışından konuklar geldiğinde bir düzenleme ile atlayış yapabiliyorlar. 

Beldede okuma-yazma oranı çok yüksek. Bugün çeşitli yerlerde önemli konumlarda olan pek çok Arslanköylü profesör, doktor, yazar, eğitimci var. Yeni kuşak eski kuşaklardan çok daha ilerde. Teknolojiyi rahatlıkla kullanıyorlar. 
Uluslararası ödüller almış bir "Kadınlar Tiyatrosu" var. 

Belde deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte. Yazın bile dağların zirvesinde kar bulunuyor. Yeniden düzenlenen yollar eski keskin virajlarından kurtulmuş. Birkaç yıldır pek çok evde güneş enerjisinden sıcak su elde ediliyor. Beldenin girişinde güneşten elektrik elde etmek için büyük çapta paneller düzenlenmiş. Bahçelerde çoğunlukla "damlama" teşkilatı kurulmuş. Bahçeler bahçe havuzu ve damlama ile sulanıyor. Bu yıl meyveler çok verimli. Kiraz meyve verdi. Vişne, erik, şeftali,elma ve cevizlerin olgunlaşması bekleniyor. 

Ama ne yazık, ülkemizin her yerinde olduğu gibi üretici mutsuz. Malı satın alan tüccar acımasız. Harika kirazların kilosu 1-4 TL arasında satılıyor. Sırada vişne var. Vişneler reçel ya da şurup olmayı sabırla bekliyorlar. Ceviz ağaçlarında bu sene bol ceviz var. Sincaplar tadına baktılar bile. 

Doğa her şeyi yerine, ortamına göre sunuyor. Taşların arasından bile boy gösteren bazı bitkileri burada sıkça görüyorsunuz. Katran, ladin ağaçları yüksek yerlerde sıkça görülüyor. Soğuk algınlığına iyi gelen hatmi çiçekleri her yerde boy vermiş. Her derde deva kekik, dağların eteklerinde süzülüyor. Bir gölet yapılmış, sanki iklimi daha ılıman hale getirmiş. "Yaylada balık" insanı şaşırtsa da beldenin biraz dışında iki balık lokantası var. 

Yer hareketlerini, dünyanın binlerce yıl önceki değişimini dağların çevresinde görmek mümkün. Bir zamanlar var olan sular çekilince geriye kalan deniz kabuklarına hala rastlamak mümkün. Dünyanın her hali insanı şaşırtıyor, düşündürüyor. Torosların zirvesinde bir yanda kar öte yanda deniz kabukları...


Ağustos 14, 2014

TOROSLAR'DA TEMMUZ- AĞUSTOS GÜNLERİ...


Güneyde Temmuz- Ağustos Ayları yılın en sıcak günlerini içerir. Sadece hava değil, deniz suyu bile çok sıcaktır. Serinlik yaratan, harareti azaltan her yer, her şey cankurtaran yeleği gibidir. Yaylalar, su başları, ağaç altları, ormanlık alanlar serinlemek için kaçış yerleridir. Gölgede 32-35 dereceyi bulan sıcak, güneşte 40 derecenin üstüne çıkar. Hissedilen sıcaklık daha da yüksektir. Ancak güneyde şehir merkezinden 30-60 km. uzaklıktaki yaylalar yazın boğucu sıcaklarından kurtuluşu sağlar. Bir zamanlar ulaşılması çok daha güç iken yollar yenilendikçe virajlar azaldı, ulaşım kolaylaştı. Henüz yok olmayan ormanların arasından yol almak öyle iyi gelir ki insana. Yükseklere çıkıldıkça ağaçlar tür değiştirir. 1500m. den yukarıda sedir(katran) ağaçları başlar.


Beldeler artık Büyükşehre  bağlı mahalleler haline dönüştü. Belediye Başkanı yok, muhtar var. Oysa eskiden burada 5 muhtar  vardı. Güvenliği sağlayan bir birim yok. Yazın nüfus 10.000'in üzerine çıkıyor. 3 fırın, 2 cami, 3 berber, 4 lokanta, 3 kasap, 1 butik otel tarzı pansiyon var. Yaylada hayat daha sakin, sade ve yavaş geçiyor. Her şey daha doğal ve katkısız. Her şey ana kaynağından elinize geçiyor. Meyveyi dalından, sebzeyi tarladan toplamak insana farklı bir mutluluk duygusu veriyor.


Şehirde yaz tüm ateşiyle hüküm sürerken yaylalarda henüz yeni açmış bahar çiçeklerini görmek nasıl da şaşırtır insanı. Artık açılmayan bir kapının yanında tüm güzelliğiyle açmış papatyalar, hemen yakınında hatmi çiçekleri, biraz ötede ısırganlar adeta gecikmiş bir baharın son müjdecileri gibidirler. 
Ülkemizin her yöresi bir başka güzel gerçekten. Dört mevsim aynı anda bir başka güzellikte yaşanabiliyor. 
Ama bazı güzellikleri yaşarken bazı olanaklardan da vazgeçmek gerekiyor. Burada düzenli gazete bulmak her zaman mümkün değil. Kesintisiz internet hizmeti de öyle.


Gece pırıl pırıl gökyüzünde yıldızları sayabilirsiniz. Neden şehirde bu kadar yıldız aynı anda görülmez? 
Bir Temmuz gecesi, sırtınızda yelek ya da ceket, ayaklarınızda çoraplarla hafif ürpererek gökyüzünde yıldız saydığınıza insanları zor inandırırsınız. Mehtap denizde ne kadar güzelse 1500 m. yükseklikte dağ başında bir beldede de o kadar muhteşemdir. Dünyaya ışık saçar. 


Son yıllarda ekonomik kaygılarla elma ağaçları yerine kiraz, ceviz, şeftali ağaçları dikildi. Ancak bu yıl dolunun izin verdiği kadar meyve üreticinin elinde kaldı. Doğa, doğal afetlerle verdiğini büyük ölçüde geri aldı. Kirazlar toplanırken seyretmeye doyamazsınız. Kirazdan küpeler genç kızlara nasıl da yakışıyor. Günlük yevmiye 40 lira. Bu yıl işleri biraz daha zordu. Dolu vurmuş kirazları iyilerinden ayırmak gerekiyor. Dış piyasa veya iç piyasa kirazları kalite olarak değişiyor. Bu yıl burada kiraz 2 ile 4 lira arasında toptan olarak satıldı. Aynı kirazları hatta belki daha kötüsünü şehir merkezinde pazarda 5-6 lira, manavlarda 12 liradan almak mümkün. Üretici daima zararda. Aradaki tüccar kısa sürede çok daha net kar sağlıyor.


Torosların yazı başka, baharı başka, sonbaharı, kışı bir başka güzel. Ancak geçmişe göre yaylalar bile sıcak olabiliyor artık. Doğanın dengesini bozduk. Sanki mevsimler değişti. Doğa kendisine hoyratça davranan, hor kullanan insanoğlundan intikam alıyor adeta. Sıcaklar çok sıcak, soğuklar çok soğuk... Her şey uçlarda yaşanıyor. Aşırı yağışlar, hortumlar, fırtınalar, seller... 21. yüzyılda doğaya yenik mi düşüyoruz yoksa?

Makbule Abalı-Eğitimci
Ağustos 2014 Arslanköy-Mersin

Mart 07, 2014

YAYLA KADINLARI...


Kadın, erkekten daha ayrıcalıklı olarak dünyaya gelmiş. Her şeyden önce anne olabilme özelliği var. Beden yapısıyla belki daha dayanıksız, daha nazik ama çok yoğun yaşayabildiği duyguları var. Daha kırılgan, daha naif. Ancak pek çok işte erkeklerle beraber çalışabiliyor. Onların yaptığı işlerin üstesinden gelebiliyor. Aynı zamanda evini çekip çeviriyor. Gerektiğinde belediye otobüslerinde şoförlük yapıyor, inşaat işinde çalışabiliyor, pilotluk yapabiliyor. Hayvan otlatıyor, dağa tırmanıyor, futbol oynuyor. Beden gücü, akıl gücü, deneyim gerektiren tüm işlerin üstesinden gelebiliyor. 

Kadınların günü tek bir güne indirgenemez elbette. Aslında onların elinin değmediği, emeğinin olmadığı gün yok. Ama o bir gün, "Kadınlar Günü" gereken değeri pek de vermediğimiz kadınlarımızı daha derinden düşünmemize vesile oluyor belki. Daha güçlü olarak onları anıyoruz, farkındalığımız artıyor belki de. 

Yayla kadınları hep bana ilginç gelmiştir. Zor doğa koşullarında yoktan var ederler, kadının varlığını, gücünü kanıtlarlar. Yaşamın acımasız koşullarında, gerçek alın teriyle emek harcayarak bir lokma, bir hırka misali yaşarlar ama mutludurlar. 


Anmak istediğim kadınlar Arslanköy'lü . Arslanköy, Mersin'e 56 km. uzaklıkta, 1500 m. yükseklikte bir belde. Şehir merkezine yaklaşık bir saat uzaklıkta. Toros Dağlarına yaslanmış. Okur-yazarlık oranı oldukça yüksek. Profesörler, bilim adamları, öğretmenler, müfettişler, yöneticiler, doktorlar, hukukçular, mühendisler yetiştirmiş. Edebiyatçı Osman Şahin, Behzat Ay Arslanköylü'ler. Dağ köylerinin başarısı belki de imkansızlıkların başka çıkış yolu bırakmamasından kaynaklanmaktadır. Okumak tek seçenektir önlerinde. Geride kalan anneler, babalar, ablalar, yakınlar ancak onlara manevi destek olacaklardır.



Arslanköy "Demokrasinin Kalesi" olarak da isim yapmış bir belde. Haksızlıklara karşı çıkıp, uygun biçimde hak aramayı iyi bilirler. Kadınlar kendi çabalarıyla bir "Kadınlar Tiyatrosu kurmuşlar. Tiyatro grubu oyunlarını defalarca değişik yerlerde sergilemiş, röportajlar vermişler" , değişik kanallarda televizyon programlarına katılmışlar. Ünlü yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun Arslanköylü kadınlarla çektiği "Oyun" adlı film uluslararası ödüller almış. Sonradan Mersin Sinema Derneği ve Arslanköylü Kadınlar Tiyatro Topluluğunun ortaklaşa çektiği "Yün Bebek" filmi, 49. Altın Koza Film Festivalinde gösterilmiş, birçok ulusal ve uluslararası festivalde yer almış. Arslanköylü kadınlardan ve filmin yönetmenlerinden Ümmiye Koçak 2. New York Avrasya Film Festivalinde "Sinemada en iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı" ödülünü almış.

Eşim de bir Arslanköylü. Çocukluğunda kışın günlerce yağan karı, zor koşullarda yaşamın üstesinden gelişlerini, okuma tutkularını, başarılı olmalarını hep anlatır.  Artık pek çok insan kışları şehirde, yazları yayladadır. Hava ısınınca gider, soğuyunca dönerler. Yıllar insanları değiştiriyor. İnsan yaş aldıkça, bedenler eskidikçe yorgun bedenler artık yaylanın soğuk havasına, buz gibi suyuna kolay dayanamıyor. Yazları 2 ay yaylaya çıkınca çevreyi insanı ve doğasıyla gözleme imkanımız oluyor. Yurdumuzun değişik yörelerindeki kadınlarımız gerçekten tanımaya değer. Onları değişik özellikleriyle tanıdıkça, zor hayat koşullarındaki mücadelelerine saygı ve hayranlık duyarım.



Emine Ebe yörenin büyüklerinden. Bu yörede babaanne veya anneanneye "ebe ya da nine" deniyor. Emine Ebe 100 yaşın üzerinde. Üstü-başı, giysileri tertemizdir. 2 yıl öncesine kadar Onunla oturur, sohbet ederdik. Evlerinin avlusunda serilmiş bir savanın ve minderin üzerinde oturur, çocukları, torunları etrafına sıralanırdı. 100 yaşın üstünde olmasına rağmen belleği, muhakemesi pırıl pırıldır. Yıllar öncesinden kişilerin adlarını hatırlar. Tanık olduğu olayları anlatır. Bu işin sırrı yayla havasından mıdır, suyundan mıdır, sağlıklı, doğal beslenmede, hormonsuz gıdalarda mıdır...? Son 2 yıldır yatağa bağımlı olmasına rağmen beyin gücünden bir şey kaybetmedi. 

Teslime Abla (En üstteki resimde kızı, gelini ve torunlarıyla.) çalışkanlığıyla, enerjisiyle çevresine örnek olan bir kişi. Yaptığı işlerle düşünüldüğünde adeta küçük bir imalathane. Teslime Ablanın çevresinde kızları, gelini, oğlu, torunları vardır. Ama işin büyük yükü Onun omuzlarındadır. Yazın sütü Ondan alıyoruz. Yeni sağılmış, sıcak ve taze inek veya keçi sütü. Güneş doğduktan sonra gün başlar. Sabah erkenden süt sağılır, yoğurt yapmak için bir bölümü kaynatılır. Daha sonra o sütten peynir ve tereyağı da yapılacaktır. Yoğurt, oğlu tarafından beldedeki lokantalara götürülür. Bu arada Teslime Abla eşinin annesi Emine Ebenin bakımıyla ilgilenir. 



Teslime Abla öğleden sonra da "çulfalık" olarak adlandırılan tezgahta savan bezi dokur. Renkler özenle seçilmiştir." Çark" denilen düzenekte eğrilerek iplik haline dönüştürülen pamuklar daha sonra kök boya ile boyanır. Daha iş bitmemiştir. Hayvanlar toplanıp akşam sütü sağılacaktır. Bu arada kışlık ot biriktirilir. Bu koşturmaca arasında dinlenmeye zaman yoktur. Toplanan otlar bağlanıp, sırtta iki büklüm şikayetsiz taşınır. Akşam aile toplanır, taze demlenmiş çay ile sac üzerinde bazlama, çökelekli sıkma, taze ot böreği afiyetle yenir. Güneşin batışı ile doğuşu arasındaki o kısa zaman dilimine ancak uyku sığdırılır...



  Kezban Abla bir başka Arslanköylü. Yazın en sıcak günlerinde yayla zamanı yan komşumuzdur. Varlığı insanı mutlu eder. Öğrenimi olmamasına rağmen O bizim gözümüzde güler yüzlü, tatlı dilli bir Anadolu bilgesidir. Sohbetinden zevk alırsınız. Halk sağlığı ile ilgili pratik formülleri vardır. Eskiden evlerinden 10 km. uzaklıktaki bahçeye yürüyerek gider, ağaçlara bakım yapar, meyve toplardı. Evinin önündeki merdivenlerden düştükten sonra bahçeye gidemez oldu. Hatırşinastır, biz yaylaya gittikten 1-2 gün sonra mutlaka "hoş geldin" ziyaretine gelir, tadına doyulmaz bir meyve sepetini de "ikram" olarak getirir. En uygun şekilde, para vermeye kalkarsanız almaz. Bazen bir akşam çorbası götürürsünüz, defalarca teşekkür eder. 

Evlerinin yan tarafında küçük bir bahçede sebzesi, mısırı ekilmiştir. Dedikodusu yoktur. Güvenilir ve iyi niyetlidir. Gençle genç, yaşlıyla yaşlıdır. Kezban Ablayı ben hep "yoksulluk içinde bir gönül zengini" olarak anarım. Ve her zaman  Ondan öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünürüm...

Bu kadınlar bence Anadolu'yu, Anadolu kadınını temsil ediyor; Bereketi, çalışkanlığı, paylaşımı, üretkenliği, vefayı, cefayı, sevgiyi, dostluğu, insanlığı... Varlıkları güç veriyor, insanı hayata bağlıyor. Ve kim bilir, ülkemizin daha nice yerinde tanımadığımız, bilmediğimiz nice kadın var... Ocağının bacasını tüttüren, küçük imkanlarla mucizeler yaratan  "adsız kahramanlar".  Alın teri ile emek ve çaba harcayan tüm kadınları saygı ile anıyor, sağlıklı, mutlu bir ömür diliyorum. Enerjileri hiç eksilmesin...

Makbule ABALI
Arslanköy 2014






Eylül 06, 2013

YAZA VEDA


Eskiden ilkokullarda sınıf öğretmenlerinin özenle hazırladıkları mevsim şeritlerinde de belirtilirdi. Haziran, Temmuz, Ağustos/Yaz. Eylül, Ekim, Kasım/Sonbahar. Çocuklar o resimlere bakar, ritmik olarak sayarlardı.
Bir yaz daha geçip gitti. Sonbaharın ilk günlerini yaşıyoruz. Henüz çok belirgin olmasa da; değişen hava, esen rüzgarlar,yağan yağmurlar, fark edilen küçük telaşlar, yapılan hazırlıklar... Yaza veda ederken sonbaharı karşılamaya hazırlanıyoruz.

Yaz ne kadar hareketlilik, heyecan, coşku, sevinç ifade ederse, sonbahar tam tersi, hüzün, sessizlik, sakinlik, durgunluk içeriyor. Bir değişimi, başkalaşımı vurguluyor. Belki sonbahar,  insanın yazdan sonra adeta yeniden kabuk değiştirmesidir. Bir karar verme, düşünme sürecidir. Yeni başlangıçlara bir kapı aralamaktır. Artık tatil bitmiştir, göreve dönüş zamanı, bir sorumluluk üstlenmedir. Öğrenciler için okula dönüş zamanıdır. Benzetmek gerekirse; ilkbahar umutları yeşertme zamanı ise, sonbahar umuda yolculuk zamanıdır. Sonbahar içinde hüzün barındırır ama aynı zamanda farklı bir tat, farklı bir arayıştır. Rengarenk çiçekler nasıl yazın simgesi ise, sararmış yapraklar, solmuş bitkiler de sonbaharı vurgular. 

Yazın bitişi, sonbaharın gelişi en çok yaylalarda ve sayfiye yerlerinde hissedilir. Yazın sıcaklarından, alışılagelmiş yaşamlarından kaçan kent insanları birkaç aylığına yaylaları doldurmuşlardır. Geçici olarak nüfus artmış, alışveriş çoğalmış,sosyal ilişkiler zenginleşmiştir. Tatilciler için "dinlenme zamanı", belde halkı için çoğu kez "iş zamanıdır": Ağaçlar ilaçlanacak, aşılar yapılacak, meyveler toplanacak, hayvanlara bakım yapılıp ot toplanacaktır. Kışlık ürünler de bu mevsimde hazırlanır; Domates, biber salçası, reçel, marmelat, erişte, tarhana, kurutulmuş meyveler, yazdan sonbahara güçlü bir geçişin ön hazırlıklarıdır.

Yayla halkı için" tatil zamanı" kış mevsimidir, Yoğun kar hayatı durdurduğunda, yazın yorulan bedenler dinlenecektir artık. Köylerde, beldelerde hayat daha sade, daha yalındır. İnsan teninin toprakla teması, sadece bedene değil, ruha da iyi gelir. Hayatın renkleri kişinin beklentilerine göre değişir. Büyük kentlerdeki insanların değişik nedenler dışında bazen tükenmişlik sendromu ya da bıkkınlık, yorgunluk, usanma sonucunda kaçtıkları küçük yerlerdeki insanlar da onların iç yüzünü bilmedikleri yaşamlarına özenirler belki de... Başkalarının hayatı kimilerine ilginç gelir sırlarıyla, bilinmeyenleriyle.

Yaylalar, sayfiye yerleri "mevsimlik" geçici konuklarını yolcu ettikten sonra tekrar alışılagelmiş eski düzenlerine dönerler. Hayat normale dönmüştür artık. Kimisi için kazançlar, kimisi için kayıplar söz konusudur bu geçici gidiş gelişlerde. Karşılıklı bir kültür etkileşimi de inkar edilemez elbette bu geçici konaklamalarda. Organik ürünler, katıksız gıdalar, doğal yöntemler... Yeniden , yeniden gündeme gelecektir. 

Yeni bir döneme kadar küçük değişikliklerle sesler ve görüntüler yazın bitip sonbaharın geldiğini vurgular: Boşalan evler, insansız sokaklar, birikmiş çöpler, etiketlerde düşen fiyatlar... Sahipleri tarafından terk edilen kedi ve köpeklerin çaresiz yakarışları... Uzaklardan belli belirsiz duyulan bu yılın modası yeni sesler, yeni şarkılar...Ağaçların sararan yaprakları düşerken ansızın bastıran güz yağmurları, sanki bütün kiri, pası temizlemeye çalışmaktadır. 

Mevsimsel geçişler hep bir "uyum sürecini" zorunlu kılmaz mı? Kişinin daha güçlü, daha zinde ve istekli olması, bu uyumu da kolaylaştıracaktır elbette. Uzun bir yaza "veda" ederken sonbahara "merhaba" demek, eski bildik bir dostla yeniden karşılaşmak gibi...

Makbule Abalı- Eğitimci
Eylül-2013 Mersin




Temmuz 22, 2010

YAYLA ÖZLEMİ...

Sıcak yörelerin serin yaylaları vardır, cankurtaran gibi: Kentlerin gürültüsünden, kalabalığından, trafik karmaşasından, egzoz dumanından, yapaylığından kaçmak istediğinizde, köyler, yaylalar, uzak beldeler sığınacak bir liman gibidir bazen. O serin yaylalarda sıcak, dost insanlar yaşar çoğu kez; konuşmalarını düşünce süzgecinden geçirmeye çok gerek duymadan, dobra dobra içinden geldiği gibi konuşan, her an yardıma hazır insanlar... 

  Doğal ürünlerle beslendiklerinden olsa gerek, bağışıklık sistemleri güçlü, uzun ömürlü, sağlıklı olur yayla insanları. Taze pişmiş katkısız ekmek kokusunu ta uzaklardan alıp yaklaştığınızda, o güzelim ekmeğini hemen paylaşmaya hazırdır. Köy bazlaması, tarhana çorbası, bulgur aşı, topalak çorbası, mis kokulu naneyle taze semizotu salatası, gün ağarırken toplanmış kabak çiçeği dolması yöre insanlarının elinde eşsiz tadımlıklara dönüşebilir. 
  
  "En güzel sunum, tatlı dil, güler yüzle yapılandır" diyenlerdenseniz, mutlu olmak çok kolaydır küçük yörelerde; belki bir küçük demet dağ çiçeği, damak zevkinizle birlikte göz zevkinizin tamamlayıcısı olacaktır sofranızda. Yaz günü sıcak çorba içmek ya da henüz sağılmış sütü yudumlamak sizin seçiminize kalmıştır.

  Dağlardaki kekik kokusu kimi insana en pahalı, gözde parfümlerden daha çekici gelebilir, hiçbir ödeme yapmadan toplama hakkınızı kullanabilirsiniz. Üreticiden tüketiciye uzanan uzun yolda zorlanmadan, taze sebze-meyve alabilir, hatta dalından koparıp yiyebilirsiniz. 

  Kentlerde belki de hayatında hiç at, eşek, keçi, inek görmemiş "apartman çocukları" için doğal bir hayvanlar çiftliği-bahçesi değil- gibidir köyler, yaylalar. Bilgisayar oyunlarında "yıldız savaşlarıyla" zaman geçiren çocuk ve gençlere, doğanın gerçek "yıldızlar gösterisini" izletmek ne güzel olur yaylalarda; gökyüzü ışıl ışıldır, bir yıldız kayar bazen, sizi düşler ülkesine yolculuğa çıkarır... 

  Ancak yayla insanlarıyla yaylacıları ayırt etmek gerek: Yaylacılar, mevsimlik yayla güzelliklerini tadarken, yayla insanları asıl yükü yazın çekenlerdir; biri geçicidir, diğeri kalıcı, birinin dinlenme zamanında diğeri çalışmak zorundadır, yayla insanlarının tatil zamanı kış aylarıdır. İkisi de birbirine özenir belki; zaten yaylacıların çoğu da o yörelerle bağlantısı olan insanlardır, doğayla mücadelenin zorluklarını bilirler, belki zamanında aynı yükü onlar da sırtlamış, aynı yörelerde hayvan otlatmışlardır çoğu kez...

  Yayla insanları için yaz mevsimi en yoğun çalışma dönemidir: Güneş doğmadan "koşturmaca" başlar, bahçe sulanacak, ürün toplanacak, süt sağılacak, hayvanlar otlatılacaktır. 80-90 yaşında ama "yaşsız" insanları bir elinde baston yerine kullandığı destekle, diğer elinde azığı, hızlı hızlı yürürken görürseniz şaşırmamalısınız. Spor amaçlı değil, yaşamı sürdürebilmek içindir "koşusu", tıpkı karıncalar gibi koşturmazsa kışlık ürün bulamamaktır endişesi... 

  Yayla satıcıları vardır, eski arabalarıyla, tıklım dolu küçük kamyonetleriyle her yere ulaşabilir, bazen kumaş, bazen mutfak eşyası satarlar yöre insanlarına. Haftada bir gün pazar kurulur, ne ararsanız bulunur, iğne oyasından tencereye kadar... Doğanın içinde oldukları için midir acaba, yazmalar, giysiler hep renkli ve çiçeklidir, yayla yöresinde kadınlarda siyah ya da gri rengi pek göremezsiniz.

  Onları en doğal halleriyle gözlemek-görünmez adam gibi- insana çok şey kazandırır; ince dokundurmalarla kelime oyunları, şiir diliyle atışmaları, olayları anlatırken jest ve mimikleri, nice öyküye konu olacak kadar zengindir. Anadolu insanının dili öz ve yalındır, gülmece anlayışı kendine özgüdür.

  Ancak insan yapısı karmaşık, özendiğimiz şeyler özenti'ye dönüşebilir bazen. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, insanlar sahip oldukları değerlerin, yaşadıkları güzelliklerin farkında olmayabilirler de... Geleneklere göre sürdürülen köy düğünlerinin, kına gecelerinin yerini farklı etkinlikler alabilir, kır kahvelerinin yerine yabancı sözcüklerle adlandırılmış yerler oluşabilir. Özenle dokunmuş, göz nuru-el emeğiyle işlenmiş dokumalar, sentetik örtülerle ya da makine halılarıyla yer değiştirebilir. Uzak yörelere kadar ulaşabilen toplayıcılar, eski havanlarla, bakır kazanları, gaz lambalarını, tokmakları alıp, plastik ya da alüminyum eşyalarla "değiş-tokuş" yapmış olabilirler.

  Kırsal kesimde olduğu gibi dağlık yörelerde de ekonomi zorlar insanları; doğa elvermişse, toprak, iklim koşulları uygunsa, dolu, yağmur zarar vermemişse bile yetiştirilen ürünlerde kâr payı çok düşüktür. Yerinde yok pahasına satılan ürünler, kent pazarlarında bile 4-5 katına satılır. Kooperatifler pek yaygınlaşmadığı için, ilaç, gübre, sulama parası ya ucu ucuna gelir, ya da hiç kurtarmaz.

  Tüm dünyada "doğala dönüş" çabaları, acaba gelecekte köyden-kente göçüş olayını tersine çevirebilir mi? Veya kentlerde, kent insanlarında özüne dönüş, yapay olmayanı seçiş konusunda yönlendirme nasıl, ne zaman, kimlerle sağlanabilir...?

  Küreselleşen, ama giderek ısınan, makineleşen dünyada "insan" özlemi nasıl hiç bitmezse, güney insanlarında da kavurucu yaz sıcaklarında "yayla" özlemi sürer gider yıllar boyu...

Makbule Abalı- Eğitimci 
Temmuz 2010 Mersin Arslanköy