Sayfalar

Ocak 29, 2017

EĞİTİMDE TASLAK PROGRAM...




Günümüzden 2000 yıl önce yaşamış Çinli şair Kuan Tzu şöyle diyor: 
Bir yıl sonrasıysa düşündüğün, tohum ek.
Ağaç dik on yıl sonrasıysa tasarladığın,
Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini, halkı eğit o zaman...
Bir kez tohum ekersen, bir kez ürün alırsın.
Bir kez ağaç dikersen, on kez ürün alırsın.
Yüz kez olur bu ürün, eğitirsen toplumu...



Ülkenin en önemli konusu, çocukların, gençlerin gelecek garantisi; Eğitim... Belki zamanlama yanlıştı; henüz basında hak ettiği yeri bulamadı. Ekranlarda siyaset konuşmalarından yer kalmadı. Oysa yıllar sürecek bir eğitim maratonunun iskeleti hazırlanıyor. 

Okul öncesi dönemden başlayarak ilkokul, ortaokul, lise dönemlerinin müfredatı değişecek. Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı bir taslak Eğitim Programı hazırladı. İsteyen veliler programı İnternetten okuyup istedikleri düzeltmeleri yapabilecekler. Ancak kaç velinin evinde bilgisayar var ve kaç veli bilgisayar kullanma becerisine sahip?

Milli Eğitim Bakanının açıklamasına göre çocuklar 1. sınıftan itibaren gene el yazısıyla yazacaklar. Minicik parmaklar, küçücük eller kitap yazısıyla değil, önce el yazısıyla yazmayı deneyecekler. Zorlananlar, ağlayanlar olacak, parmaklarında nasır çıkanlar, kendini güçsüz ve yetersiz hissedenler... Ama çaresiz, el yazısıyla yazacaklar. Yazarken kalemi belki fazlaca bastıracaklar, kalem ucu kırılacak; çıt...çıt...

Değerlendirmelerde %90 el yazısı kalksın denmiş. Ama Milli Eğitim Bakanının açıklamasına göre devam edecek. Kim, neye göre, nasıl karar aldı? Öğretmenlerin gözlemleri, görüşleri hiç mi dikkate alınmadı? Kalem uçları çıt çıt kırılırken küçük yürekler de zorlanacak. Eğitim-öğretimden beklentileri kimler dile getirecek? Evinde bilgisayar olan, yazabilen, okuduğunu anlayabilen, yorumlayabilen kaç veli vardır?

Çocuklarının okulda sadece bilgi değil, davranış da kazanmasını isteyen veliler bunu nasıl dile getirecekler? Son yıllarda okula cep telefonuyla giren, sınıfta, derste mesaj çeken öğrenciler... Okul kapısının önünde sigara içen öğretmenler, onlardan birkaç m. ilerde sigara içme denemesi yapan öğrenciler...

Sadece konuları sıralamak, bilgiye odaklanmak yeterli olabilir mi? Okul çocuklara, gençlere okuma sevgisini, kendine güven duymayı, adaletli olmayı, iradesini kullanabilmeyi, öfkesini kontrol edebilmeyi, öğretebilecek mi? Sevgi ve saygıyı, insanlığı belli değerler olarak verebilecek mi? Kopya çekmemeyi, yalan söylememeyi, gerektiğinde haksızlığa itiraz edebilmeyi öğrenip "iyi insan, ahlaklı vatandaş" olmanın temellerini atabilecek mi?
Felsefe Dersinde; Varlık, Ahlak, Sanat, Din konu başlıkları kaldırılmış. Yeterli mi değildi?

Anaokulunda, okul öncesi sınıflarda programı uygulayan öğretmenler kitap sevmeyi, oyun kurallarına uymayı, doğayı korumayı, toprakla uğraşmayı, hayvanları koruyup sevmeyi davranış olarak verebilecek mi? 

Yıllar önce bir Devlet Okulunda ilkokulu okudum. Öğretmenimiz şairdi. Şiir sevmeyi evde annemden, okulda öğretmenimden öğrendim. Sınıfımızda çeşitli sosyo- ekonomik-kültürel gruplardan öğrenciler vardı. Birbirimizi severdik, korurduk, hiç küçümsemezdik. 2. veya 3. sınıfta yazı dersi başlardı. Öğretmenimiz tahtaya tebeşir tozu ve iple yatay çizgiler çizer, özenle yazı yazardık. 

Yerli malı kullanmayı savunurduk. Yerli Malı Haftası kutlanırdı. Önlük kumaşlarımız Sümerbank'tan alınırdı. Sınıfta İş dersinde yaptığımız kumbaralarımız vardı. Kısıtlı harçlıklarımızdan tasarruf etmeye çalışırdık. Önce okul kantinleri yoktu. Evlerimizden sıramız gelince beslenme saatına poğaça, kek ya da kurabiye götürürdük. Maddi gücü uygun olmayan arkadaşlarımıza yardımlar hiç hissettirmeden yapılırdı.

Son yıllarda dilde tekrar eskiye dönüş başladı: Öğrenci yerine talebe, Milli Eğitim yerine Maarif, sınav yerine imtihan... Körpe beyinler bu sözcüklere uyum sağlamakta zorlanıyorlar. Ana dilini iyi kullanabilen, iletişim kurabilen gençler mezun olmalı okullarımızdan. Ama haftada 8 saat gördüğü yabancı dili de günlük konuşma dilinde yetecek kadar kullanabilmeli.

Geçmiş yıllarda tasarlanan konuların tartışıldığı Milli Eğitim Şuraları olurdu. Çalıştığım yıllarda iki Eğitim Şurasında görev yaptım. Her ilde, her düzeyde eğitimcinin katıldığı şuralardı bunlar. Öğrencilerden de katılım olurdu. Sonuçta "tavsiye" niteliğinde kararlar alınırdı. 

Bu yılki program taslağı ne zaman hazırlandı, kimler hazırladı? Bu süre içinde basın hiç mi duymadı, duyurmadı... "Eğitim" gibi çok yönlü, uzun zamanlı bir konuda alınacak her karar ince elenip sık dokunmalı diye düşünüyorum. Son yıllarda öyle sık karar alınıp değiştirildi ki  öğrenciler kendilerini denek gibi hissediyorlar. Sınavlar iptal edildi, tarihleri değişti, okulları değişti. Oysa eğitimde süreklilik ve kalıcılık esas değil midir? 

Bir okuldan birincilikle mezun öğrenciler neden üniversite ya da yüksek okulda aynı başarıyı gösteremiyorlar? "Nerede hata yaptık?" diye düşünecek eğitimcilere özlem duyuyoruz.
Her kurumda ama özellikle Milli Eğitimde "denetim" eksikliğimiz varken eğitim müfettişlerinin artık olmayacakları söyleniyor. Her öğretmen vicdani sorumluluğa sahip mi, kendini objektif olarak eleştirebilir mi, eksiklerini kime, kimlere soracak?

Çocukların olduğu her kurumda Milli Eğitim Müfettişlerine ihtiyaç var. Hele yangın merdivenlerinin kilitlendiği, alevlerin göklere yükseldiği ortamlarda eksikleri kim dile getirecek, çocukları kim kurtaracak, seslerini kim duyacak...?









Ocak 15, 2017

BİR KAR ÖYKÜSÜ...



Kış bütün şiddetiyle hüküm sürüyordu. Sefasını sürenler ya da cefasını çekenler için hayat farklıydı tabii. 
Kar yağdığı zaman yıllar öncesinde yaşadığı o" kar öyküsü" gelirdi hep aklına. Unutamadığı o karlı sabah, yaşadığı belde, okul yolu, dondurucu soğuklar, zor yıllar...

Yıllar öncesinin kışları şimdikinden daha sert geçerdi:
Günlerdir aralıksız yağıyordu kar. 3 metreyi geçmişti. Bazı evlerin yanında hayvan barınakları göçmüş, epeyce hayvan telef olmuştu. O yıllarda henüz 11 yaşındaydı. Köyün başındaki ilkokulun 4. sınıf öğrencisi. Akşamdan çantasını hazırladı. Perdeyi araladı, camdan dışarı baktı. Nefesinden buğulanan camı elinin tersiyle sildi. Biraz uzakta titrek bir ışık yanıyordu. Komşu evin ışığı. Sınıf arkadaşı hastaydı, ertesi gün okula tek başına gitmek zorundaydı.

Kar tatili yoktu. Okula gidecekti. Ama okul yolu kardan kapanmıştı. "En iyisi dereden gitmek" diye düşündü. Dere kışın donardı. Ama kayarak gidecekti. "Böylece kayak da yapmış olurum, okulda kardan adam da yaparız" diye gülümsedi.  Annesinin pişirdiği bir bazlamayı sofra bezine sardı. 3 yıldır kullandığı okul çantasının içine koydu. Bu yıl çizme alamamışlardı. Karda kaymamak için ayakkabısının üzerine bir çorap geçirdi. Boynuna atkısını taktı. Artık hazırdı karla mücadeleye...

Dere çok uzak değildi evlerine. Derenin başında durdu. Buz tutmuştu. "Kaymamı ayarlarsam sonuna kadar ulaşırım" diye düşündü. Ve gözlerini kapayıp kendini boşluğa bıraktı. Uçar gibi kayıyordu. Sonunda buzun üzerinde yüzükoyun, sırılsıklam uzanmış halde kaldığını başkalarından duymuştu. Yıllar sonra o gün anlatılanları çok net hatırlıyordu. Orada bir süre o halde kalmış. Dakikalar sonra öğretmen ve öğrenciler onu kurtarmaya gelmişler. Bir yanda bazlama, öte yanda okul çantası. Yüzünde, ellerinde hafif sıyrıklar.

O yüzden her kar yağdığında kendini gene okul yolunda sanır. Dumanı üstünde sıcacık bir çorbayı nasıl da özler. Kaybolan bazlaması gelir aklına-sacda pişmiş mis gibi kokan bir köy bazlaması . "Çocukluktan kalma alışkanlıkla bu kokular hala burnumda tüter." diye düşündü. Ve ekledi: "Şimdi olsa zor zamanlarımda portakal çiçeklerini de koklamak isterdim."

Kar lapa lapa yağıyordu çocukluk anılarının, hayallerin üstüne. Tıpkı yıllar öncesi gibi...



Ocak 12, 2017

HAN-I YAĞMA- TEVFİK FİKRET




Ünlü şairlerden seçmeler:

Lisede edebiyat derslerimizde şiir sevgisini pekiştirmek için sık sık şiir tahlilleri yapılırdı. Tevfik Fikret sevdiğim bir şairdir.Fikret
" Han-ı Yağma" adlı şiirini 1912 yılında yazmış. Bu şiir son 100 yılın en güncel şiiri seçilmiş .(Bu uzun şiiri biraz kısaltarak alıyorum.)


HAN-I YAĞMA

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam , bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın , evet, o hak da elde bir...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, 
Bütün sizin efendiler konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin efendiler bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini,
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca,tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin. 
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak,
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!



Aralık 27, 2016

MUTLULUK MOLALARI...



Yeni bir yılı karşılamaya çok az bir zaman kala geçmişi de anıyor insan. Geçmişteki iyi-kötü deneyimlerimizden ders alıp geleceğe daha farklı bakmak... Geçmişi düşündüğümüzde; insan hafızası rahatsızlık veren hüzünlü anıları genellikle unutmaya eğilimli. Mutlu anılar bellekte daha kalıcı. Acı veren anılara panzehir arıyor belki de bellek. Çok acı yüklenmek istemiyor, rahatlama yolları arıyor.



Mutluluk kaynakları ya da "mutluluk durakları" aslında yanımızda, yöremizde, her yerde. Baksak göreceğiz, fark edeceğiz. Hayatın o karmaşası içinde bu molalar kişiyi rahatlatıyor, kendine gelmesini, soluk almasını sağlıyor. Mutluluk durakları yaşama sevinci ve umut topladığımız duraklar olarak düşünülebilir. Bazen birkaç dakika, bazen birkaç saat süreli, belki kısacık bir zaman dilimine sığan,ama kalıcı etki bırakan molalar...

Gün doğarken, gün batarken, hayat yeniden yeni bir güne hazırlanırken bizim için de her şey yeniden başlar.

Bazen birkaç dakika, bazen birkaç saat süreli, gün içinde koştururken, çalışırken, dinlenirken, alışverişte ya da yürüyüşte dikkatli bir gözlemci misiniz? Farklılıkları fark ediyor, mutlu oluyor musunuz? Ansızın yüzünüzde bir gülümseme belirdiğinde ya da gözleriniz ışıldarken yakınlarınızın, arkadaşlarınızın da bu güzelliklerden haberdar olmalarını sağlıyor musunuz?


Çocuklar doğada ağaçlarla, çiçeklerle, kuşlar ve kelebeklerle birlikte olduklarında nasıl da mutludurlar.Onların mutluluklarına tanık olmak insanı nasıl da mutlu eder.


Onca olumsuzluğa rağmen dünya bir yönüyle de öyle güzel ki o güzellikleri fark etmemek haksızlık olur.
Yeni bir yılı karşılamaya hazırlanırken dileklerimiz, beklentilerimiz ne kadar farklı kim bilir. Ben en çok tüm dünya için barışı özlüyorum. Ve sevdiklerim için sağlıklı, mutlu bir hayatı.Bir de mutluluk molalarını daha rahat verebileceğim duraklar çoğalsa keşke...

O huzur molalarından bazılarını paylaşmak isterdim:
Dostlarla birlikte güzel bir kahvaltı sofrasında bulunmak. Bir engel çıkıp da gidemediğinizde bir aile büyüğünüzün deyişiyle "Hakkınızın baki kalması".







Üreticinin emeğinin karşılığını alması. Ürününü hak ettiği gibi satabilmesi.


Ülkemizde bütün mevsimler güzeldir.

Başarmanın zevkine varmak.
Ben de yapabilirim demek...

Doğada huzur içinde, düşler kurarak uyumak...





"Bir dünya bırakın biz çocuklara ıslanmış olmasın gözyaşlarıyla..."

Çocuklara kulak vermek, onları dinlemek yaşanacak yılları da daha güzel kılacak...

2017 hepimiz için daha güzel bir yıl olsun...

Aralık 21, 2016

BİR YENİ YIL HEDİYESİ...



Şehrin denize inen ara sokaklarından birisi burası. İki adım ötede deniz. Butik bir pastahane. Sade bir zevkle döşenmiş. Mavi ile beyazın hakim olduğu bir oturma düzeni. Dışarıda hasır koltuklar ve özenle yetiştirilmiş çiçekler görülüyor. Duvarda nazar boncukları, deniz kabuklarından yapılmış süsler, kapıda dokunaklı sesler çıkaran bir rüzgar çanı var. 
Eski bir gramofon rüzgar çanına eşlik ediyor adeta. Nedendir bilinmez hep hüzünlü şarkılar... Yıllar öncesinden eski ustalar ses veriyor. 

Akşama daha birkaç saat var. Günler kısaldı zaten. Eski yılın bitimine 8-10 gün kalmış. Yeni bir yıl; yeni umutlar, yeni heyecanlar, yeni girişimler demek olsa da herkes için değil. İçeride sadece 1 masa dolu. Masada 4 kadın oturuyor. İkisi 70 yaşlarında, diğer ikisi 40-45 yaşlarında. 

Yan masada biraz kulak misafiri olduğunuzda anlıyorsunuz ki iki yaşlı kadın konuşmaların merkezinde. Onlardan biri birden tiz bir sesle bağırıyor. "Her zamanki gibi bütün kurabiyeleri kendisi yedi. Bana hiç vermedi. Hep aç kalıyorum."
Genç bayanlardan biri: "Annem her zamanki gibi önce seni doyurdum. Yiyeceksen bir daha isteyelim."  İstek üzerine servisler yenileniyor. Yaşlı kadınların ikisi birden ayağa kalkarak tabaklardaki kurabiyeleri çantalarına dolduruyorlar. Oysa kurabiyeler yağlı. 
Öyle telaşlılar ki sanki günlerden beri aç kalmışlar.

Kadınlardan daha genç olanı:"Neyse sen halden anlarsın. Her yerde beni böyle mahcup ediyor. Hiç kimseye ziyarete gidemiyorum. Ancak Yaşlı Yaşam Merkezi'nde rahat vakit geçirebiliyor. Orada yaşıtları arasında daha mutlu. Bir iş başarınca kendini iyi hissediyor." 

Ansızın salonda bir ses çınladı: "Gene döktüm- gene döktüm..." Büyükçe bir bardak limonata masa örtüsünün üzerinde  adeta bir havuz oluşturmuştu. O arada diğer bardak da yaşlı bayanın şık elbisesinin üzerine döküldü. Kısa bir panik havası yaşandı. Garsonlar deneyimliydiler. Hemen ıslak mendiller getirildi, gerekli temizlik yapıldı. 

Ortalık sakinleşince masada bir suskunluk oldu. Deniz o kadar yakındı ki dalgaların sesini dinlediler bir süre. Bu arada gramofon devreye girdi; "Akşam oldu hüzünlendim ben yine..." Sadece havada değil, şarkılarda da hüzün vardı.Rüzgar çanı bir başka ritmle eşlik etti müziğe. 

Genç kadınlardan biri çantasından şık bir ambalaj içinde bir paket çıkardı; "Hayal Teyzeciğim size bir sürprizim var. çok sevdiğiniz  renkte bir kazak aldım size." Yaşlı bayan gülümsedi; "Ah canım kızım, baban gibisin sen de. o da hiç unutmaz. Dün o da portakal çiçeği kokusu almıştı." Genç kadın alçak sesle mırıldandı; "Annem babamı kaybedeli yıllar oldu. nasıl unutursun?" Hayalle gerçek gene kol kolaydı.

Sessizlik hepsini düşünmeye yöneltmişken birden tiz bir ses çınladı salonda. "Bir lokma ekmekle beni buraya kapatamazsınız." Yaşlı kadınlardan biri avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Birkaç kişi meraklı bakışlarla kapıdan içeriye başını uzattı.Garsonlardan biri durumu açıkladı.

Tedirginlik, kuşku bulaşıcı. Bu kez diğer yaşlı bayan öfkeyle ayağa kalktı. "Evimde bu yabancılar ne arıyor?" diye bağırıyordu. Masanın üstündeki eşyaları örtüsüyle birlikte yere savurdu. Tüm eşyalar farklı yönlere dağıldılar.

Hayat çok bilinmeyenli bir denklem gibidir bazen. Bir yanda mutluluk, huzur öte yanda hastalıklar, acı, hüzün...  Terazinin ibresi hangi yanda? Denge nasıl sağlanacak, kim sağlayacak...? Eski gramofonda başka bir şarkı çalmaya başlamıştı: "Dönülmez akşamın ufkundayız./ vakit çok geç/ Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç."


Rüzgar çanı ses vermeye devam ediyordu. İnsanın içini titreten farklı bir ses. Hayatın içinden hüzünlü bir şarkının son nağmeleri gibi...Henüz bitmemiş bir eserin son parçaları gibi...İç dünyalar böyleyken ya dışarıda? Dışarıda hayat tüm hızıyla, canlılığıyla devam ediyordu. İnsanlar yeni bir yılı karşılamaya hazırlanıyorlardı.







Aralık 16, 2016

ANLAMINI YİTİRMİŞ SÖZCÜKLER...





Sözcükler anlamını yitirir bazen. Bir başka olayda anlam yüklüyken, farklı bir olay ya da durumda yetersiz kalır. Ünlü şairimiz Orhan Veli'nin ünlü şiirinde "Anlatamıyorum" diyerek seslenişi gibi;

"Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum."

İçimizdekini anlatamayız, haykıramayız bazen. Oysa ne zengindir dilimiz. Kullanımımıza göre bir sözcük bazen 5 ayrı anlam yüklenir. Bazen de sözcükler meramımızı anlatmaya yetmez. Kurulan cümle o anki durumla bağdaşmıyorsa anlam karmaşası yaşanır. Son günlerde hep böylesi zor durumlar yaşanmadı mı?

20 yaşında oğlunu davul zurnayla askere yollamış, bir gece yarısı ansızın ambulansla cansız bedeni gelmiş bir anne...

Bir başkası, öğretmen olmayı hayal ederken KPSS sınavını kazanamayınca polis olunca çok mutlu olmuş. Bir gün mutluluk mutsuzluğa dönmüş. Kara haber, anne olmayı hayal eden eşine tez ulaşmış, dünyası kararmış...

"Babam neden bu kutunun içine girdi anne?" diye ağlayarak soran, 
henüz okula bile gitmemiş çocuğa ne cevap verilir?

"Oğlum, buralara kadar geldin de neden eve uğramadın? Sana sevdiğin ıspanaklı börekten hazırlardım." diyen gözü yaşlı anneye ne denir ki? 

Böylesi can yakan gerçek hikayelerde bu insanların yakınlarına "Acını paylaşıyorum." diyebilir misiniz? O anda bu sözcük anlam kaybına uğramaz mı? Onun yaşadığı o büyük acıyı nasıl, ne kadar paylaşabilirsiniz?

"Başın sağ olsun." dediğinizde kendi ruhen ölmüşse, başı ne kadar sağ ve sağlıklı olabilir? Yürekler kan ağlarken başlar iyi olabilir mi?

"Kanları yerde kalmayacak." dediğinizde karşınızdaki yaslı baba oğlundan kalan kanlı kasketi ya da kanlı gömleği sımsıkı elinde tutuyorsa, hangi güçlü deterjan o kan izlerini temizleyebilir?

"Ağlama, kimseyi sevindirme." dediğinizde; dışa atılamadan  içte kalan öfke, acı, isyan gün gelip daha rahatsız edici boyutta patlamaz mı? 

"Vatan sağ olsun" dediğimizde,  neden bunca can gitmeden vatanın devamını düşünmüyoruz?

Ülkemizde her katliamın ardından sivil ya da üniformalı masum insanların yarım kalmış hayat öykülerini okuyoruz. Her hikaye bir başka acılı sayfayı aralıyor. Yaşları genellikle 20-30 arası , henüz hayatının baharında gencecik insanlar. Tamamlanmamış hayat öyküleri. Hayaller, umutlar hep yarım kalmış.

Ya geride kalanlar... Yeni gelinler, nişanlı-sözlü kızlar, Babalarını kaybetmiş küçücük yetim çocuklar,  tutunacak dalı kalmayan,  gözleri yaşlı ana-babalar, dedeler-nineler...

Öte yandan hala hayat gailesi devam ediyor. Basit nedenlerle kavgalar, haksız paylaşımlar, adil olmayan yaklaşımlar. Oysa her ölümden, her felaketten alacağımız ne çok ders var. 

Öfkeyle, kinle, nefretle değil; sağduyuyla, mantıkla, empati kurarak, "insan" kimliğimizi öne çıkararak , kendi çıkarlarımızı değil, ülke çıkarlarını gözeterek kenetlenemez miyiz?

Sözcükler anlamını yitirirse hayatın anlamı da kalmaz. Hayatın içini anlamlı, güzel şeylerle doldurmak gerek. Hayatı anlamlı ya da anlamsız kılan da biz insanlar değil miyiz?

Makbule ABALI-Eğitimci
Aralık 2016





Aralık 08, 2016

KİTAP DOSTU ÇOCUKLAR...



"Elimde olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim."
                                                                         Horace Mann.
Bir kitap tarlasını düşlemek bile güzel.
Mersin ikinci kitap fuarına ev sahipliği yaptı geçen hafta. Bu fuar geçen yıldan daha düzenli ve büyüktü. Bu yıl imza günleri, söyleşiler de geçen yıldan daha zengin ve doyurucuydu.




Fuarda gruplar halinde çocuk ve gençleri görmek sevindiriciydi. Milli Eğitim Müdürlüğü'nün okullara gönderdiği genelgeyle okullar fuar alanına otobüslerle, minibüslerle geziler düzenlemişler. Fuar nedeniyle kitaplar da daha ucuza satılıyor. Özellikle bu yıl çocuklar, gençler kitaplara dokundular, kitap kokusunu teneffüs ettiler. O renkli, ışıltılı dünyanın içine girdiler, gezdiler, harçlıklarının yettiğince kitaplar satın aldılar.


Ben çocukların küçük yaşlardan itibaren kitaplarla tanışmasını önemsiyorum.
İlk kitap, ilk sevda gibi kolay unutulmuyor. Anne babaların veya öğretmenlerin yönlendirmesiyle kitapsever çocuklar yetişiyor. Kitap fuarında Mersin Alzheimer Derneği'nin mini kitap standında bir hafta Dernek yararına kitaplar sattım. Fuara gelen çocukları da gözleme fırsatım oldu. Çocukları gözlediğimizde farklı, ilginç davranışlarla karşılaşıyoruz; Parası yetmeyenler, bunu üzüntüyle dile getirenler, gelecek fuarda çok parayla geleceğim  diyenler, kitap poşetini sımsıkı tutup göğsüne bastıranlar...



Kitap fuarından zihnimde düşündüren, duygulandıran anılar kaldı;
Babalarının omuzunda uyuyakalan küçücük çocuklar hatta bebekler. 2-3 çocuğuyla hatta pusetteki çocuğuyla fuarda kitap seçmeye çalışan anne-babalar. Alım gücü olmayan çocuk ve gençlerin yüzündeki hüzün. Farklı öğretmen davranışları.

"Bağış yapabilir miyim?" diye soran, Tabii dediğimde çekinerek 5.5 TL uzatan gençler. Bağış yaptıktan sonra yüzündeki mutluluğu unutamam.
 "Gönül zenginliği" başka bir şey...


Çocuklar çok küçük yaşlarda kitaplarla tanıştığında bu dostluk uzun süre devam ediyor. Mutlaka okunacak güzel kitaplar buluyor, daha seçici davranabiliyor. Hatta bu isabetli seçimler tüm hayatını olumlu etkiliyor. Kitap dostu çocukları görünce çok mutlu oluyor, gelecek adına umutlanıyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci
Mersin-Türkiye


"Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz yaşamaktır."

                                                           Seneca 

"Gençlerini kitapla beslemeyen ulusların sonu acıdır."

                                                            Ovidius














                                                    

Aralık 03, 2016

ENGELLENEN HAYATLARIMIZ...



Bazen düşünürüm; Hayatımızda aşmamız gereken, mücadeleyi zorunlu kılan ne çok engel var. Bazen yolumuzdaki bir inşaat çukuru ya da bir kasis. Yanlış yere park etmiş arabalar. Bazen maddi-manevi engeller vardır karşımızda; Yaşlılık, bedensel çöküntüler, ruhsal sıkıntılar hayatımızı istediğimiz gibi yönetmemizi  engeller. Bazen doğa koşulları engeller hayatı; Kar,yağmur, dolu, rüzgar, fırtına felç eder yaşamı. 

Ya bedensel engelleri nedeniyle hayatlarını sürdürmekte zorlanan insanlarımız... Görme engelliler, işitme engelliler, bedensel engelliler, zihinsel engelliler. Çeşitli yönlerden biz onlara rahat edebilecekleri fiziksel ve psikolojik ortamı henüz sağlayamamışken onlar var güçleriyle uyum sağlamaya çalışıyorlar.

Bazen eğitim- öğretim olanaklarından yararlanamıyorlar. Bazen engelli yollarda zorluklarla karşılaşıyorlar. Bazen anlayışsız davranışlarla, empati kuramayan kişilerle karşılaşıyorlar. Böylece engelliler için hayat, düzeltemediğimiz engellemelerle devam ediyor. Ancak iradesini, aklını kullanarak "pes etmeyen", olumsuz fiziki koşullarla, toplumdaki duyarsız insanlarla mücadele edebilen, engel tanımayan, kendisiyle barışık tüm engellileri yürekten kutluyoruz. 

Öte yandan hayatı engelleyen, ama pek farkında olmadığımız ne çok şey var yaşantımızda. Asıl büyük ve zorlayıcı engeller onlar. Doğal olarak engelli olup da engellere alışmış insanlarımıza belki çok da zor gelmiyordur bu ikinci grup engeller. Hayatımıza set çeken, zorlaştıran, canımızı sıkan asıl büyük engeller de var. Örneğin:

Kaba, hoyrat, haşin, acımasız insanların davranışları. Küfürlü, aşağılayıcı konuşmalar. Adil olmayan, haklıyı haksızdan ayıramayan kararlar. Haklı olduğumuz halde söyleyemediğimiz, içimizde kalan sözcükler. Eğitim-öğretimde yanlış uygulamalar, çocukları, gençleri zor durumda bırakan kararlar. İnsanın insana saygısızlığı, haksızlığı, merhametsizliği, aldırmazlığı... 
Ve daha nice davranış, nice durum sayılabilir. Asıl hayata ket vuran, engelleyen pek çok davranış...

Keşke öncelikle onları azaltabilsek, hatta zamanla kaldırabilsek tüm engelleri. O zaman engelli vatandaşlarımız da daha huzurlu , daha mutlu olmaz mı...?



3 Aralık Dünya Engelliler Günü'nde ve sonrasında yaşamları boyunca tüm engellilerin hak ettikleri gibi uygun bir ortamda, güzel bir dünyada yaşayabilmeleri yürekten  dileğimizdir.

Kasım 30, 2016

YANIYORUM ANNE...



Gece zifiri karanlıktı,
Önce duman kokusu duyuldu,
Ansızın alevler göğe yükseldi...
Kapılar kapalı, gece karanlık.
Çığlıklar, çığlıklar, çığlıklar...
Yanıyorum anne...
Bağırdım, duymadın,
Tutuştu her taraf
Sen yanımda değildin anne,
Ben yurtta, sen evde,
Kilometrelerce uzaktaydın anne.
Bense tek başıma,
Ben yandım ta içimden,
Ben tutuştum anne...
Oysa okumaya gelmiştim;
Doktor, öğretmen ya da hakim olmaya,
Hayallerim, umutlarım da yandı anne,
Ben tutuştum onlar da alev aldı.
Vedalaşamadım kimseyle,
Kavrulmuş elimi uzatamadım.
Ben gidiyorum, elveda anne,
Her şey kül oldu.
Kötü bir rüya gibi, kötü bir masal gibi,
Yandı bitti kül oldu...

Makbule Abalı 2016




Kasım 27, 2016

YAŞAMIN İÇİNDEN FARKLI GÜNLER...




Çevremizle ilgili gözlemlerimiz bizi belli yargılara götürüyor; Bazı konularda daha kesin düşüncelerimiz oluşuyor. İnanıyor ya da reddediyoruz.  Ben bir kez daha inandım ki ; Belli bir yaştan sonra özellikle birtakım hastalıklar bedeni ve organları yıpratmaya başlamışsa, kişi ne çok kalabalıktan ne de yalnızlıktan hoşlanıyor.

Güler yüz, içten bir tebessüm harika etkiler yaratıyor. Çok iyi duymuyorsa bile sakin, yumuşak bir ses tonuyla konuşmak rahatlatıyor. İnsanoğlu hayatının her döneminde ama özellikle yaşlılıkta hele rahatsızsa "insan sıcağı" arıyor; El ele tutuşma, kol kola girme, omuza-sırta dokunma gibi... 

Yaş ilerlemeden önce yaşlılığa hazır olmak lazım. Mersin Yaşlı Yaşam Merkezi'ndeki "Aktif Yaşam Merkezi" çok yararlı etkinliklerin yapıldığı bir yer. Etkinlikler sürerken kapıdan baktığınızda içerideki enerji kanallarını hissedebiliyorsunuz adeta.
Kamp süresince etkinlikler devam etti. 3 gün hasta yakınlarına, aile hekimlerine ve hastalara yönelik çalışmalar sürdü.

Hastalığa nasıl tanı konulur, nasıl  tedavi edilir, hastalıkta davranış sorunları, hukuksal sorunlar, rahatlama teknikleri, hasta bakım eğitimi, ebru çalışması gibi . Ankara, İzmir ve Denizli'den katılan uzman konuklarımız vardı. Kamp 3 günün sonunda katılım belgelerinin verilmesiyle son buldu.

Yaşlı Yaşam Merkezi'nde farklı yaşanan bir başka gün de 24 Kasım Öğretmenler Günüydü.Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği'nden öğretmenler, Teknik Öğretmenler, Sınıf Öğretmenleri ve diğer Emekli Öğretmenler...

Koronun saz ekibi güne renk ve ses kattı. İçli, duygulu sesleriyle emekli öğretmenlerimizden de anlamlı şarkılar dinledik. "Eski Dostlar, Bekledim de gelmedin..." gibi. Alzheimer meslek, cinsiyet tanımıyor. Bu  zor hastalık öğretmenleri de bulmuş. Aynı sözcükleri tekrar tekrar söylemek, muhakemenin zayıflaması, çabuk sıkılmak,
unutkanlıklar...


Yaşlı Yaşam Merkezinde, yaşamın içinde geçirilen farklı günler farklı duygulanımlar ve farkındalıklar yarattı.
Hayat boyu öğreneceğimiz ne çok şey var; Hepimiz bazen hem öğrenci, hem öğretmeniz. Öğrendiğimiz pek çok bilgiyi zamanla unutsak da sevgi dolu, özverili, insan iyisi öğretmenlerimizi herhalde kolay kolay unutmayacağız...