Sayfalar

hayaller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayaller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 14, 2026

İLK GÖREVE GİDİŞ...(ÖYKÜ)



Saatin zil sesiyle yatağından fırladı; Salı günü yola çıkmaya söz vermiş, otobüs biletini de almıştı. Önceleri hiçbir işini Salı gününe bırakmazdı. Çocukluğunda Salı sallanır derlerdi. "Her gün aynı" diye düşündü. "Hem ben artık güçlendim. O eski korkak, ürkek küçük kız değilim, küçüklerin yetişkin öğretmeniyim. Belki öğretmenim, belki hocam diyecekler. Öğretmenim demelerini tercih ederim."

Önünde 10 saatlik bir otobüs yolculuğu vardı. Sıcağa gidiyordu. "Ama geceleri serin olur" demişlerdi. Giysilerini ona göre seçmişti. İlk görev yeri çok bilinmeyenli bir denklem gibiydi henüz. Kafasında cevabını bulamamış pek çok soru vardı. "Öğretmen her şeyi bilir" derlerdi hep. "Ama her şeyi değil, çok şeyi bilir" diye konuştu kendi kendine. Düşünecek ne çok şey vardı. "Ama düşünmek için çok zamanım da olacak, sıkılmayacağım" dedi.

KPSS  ve sonrası geldi aklına. Sonucu bekleme dönemi, atanma dönemi, hazırlanma dönemi... Günler, yıllar gibi uzun gelmişti. Heyecan, üzüntü, belirsizlikler, sıkıntılar... Atanması belli olunca nasıl da mutlu olmuştu. Ama şimdi neden bu düşünceli hal...? Kafasında bir sorular yumağı...

Gece yolculuğu yapmayı oldum olası severdi. Ama bu gece farklıydı. Gecenin sessiz karanlığı bir bilinmezliği vurguluyor gibiydi. Tepede ay ışığı çam ağaçlarının arasından sanki göz kırpıyordu. Arada yıldızlar pırıltılarıyla sanki dekora eşlik ediyorlardı. 

Camlardaki buğulanmayı eliyle sildi. "İnsan işte" dedi. "Dün bu saatlerde neredeydim, yarın nerede olacağım?" Kendini boşluğa, gökyüzüne atılmış gibi hissetti. Sanki dönüp dönüp yerini bulacaktı. Birden ayaklarının yerden kaydığını hissetti. Çok heyecanlıydı.
"Ah bu heyecanımı yenebilsem" dedi. 

Bu arada otobüs de mola yerine gelmişti. Otobüsün tam dolu olduğunu fark etti. "Peki bu insanlar kime, nereye gidiyorlar?" diye söylendi. Yanındaki şişman, yaşlı teyze horlayarak uyuyordu. "Ah keşke ben de o kadar rahat uyuyabilsem" diye geçirdi içinden. 
"Uykularımız huzurumuzun, rahatımızın güvencesi" dedi. "Uyku bölünüyorsa huzur da bölünüyor."

Mola yerindeki lokantada bir sıcak mercimek çorbası onu kendine getirdi. Küçük evlerinde soğuk kış günlerinde annesinin hazırladığı dumanı üstünde mercimek çorbası gibi... Midesi rahatlayınca baş ağrısı da geçti, vücudu gevşedi, bir süre sonra uykuya daldı. İniş yerinde muavinin sesini duydu; "Son durak, inecekler hazırlansın..."

Her meslekte ilk gün, ilk izlenimler, ilk deneyimler önemlidir. Sayfalarca anlatılabilir. Hele öğretmenlikte...
İnsan gözlemleri, ruhsal çözümlemeler yapılabilir. Hayal dünyası kurgulanabilir. Her şey yıllar sonra bile saatlerce anlatılabilir. O ilk sınıf veya sınıflar hiç unutulmaz. Her öğrencinin yüzü bir hikâye, belki bir roman yazar. 

Çocuklar sevdiklerini hiç unutmazlar. Ya sevmediklerini... Hiç hatırlamak istemezler. "İlk öğretmen olmak büyük sorumluluk ister." diye düşündü. Bagajdan çantasını aldı. Bir benzin istasyonuydu indiği yer. Hayatını yeniden düzene koyacaktı. Artık yeni bir yol ayrımındaydı. Önünde bir başka kapı aralanıyordu. "Unutulmayanlardan olmaya çalışmalıyım" dedi. Otobüsten inince yüzüne çarpan temiz hava onu rahatlattı. 
Günün ilk ışıkları doğayı aydınlatmaya başlamıştı...

Makbule ABALI 
2015

Yeniden yayınlama; Haziran 2026



Ekim 15, 2024

HAYAT BİR OYUN MUDUR...? OYUN BİTTİ


Bir "Dünya Şiir Günü'nde"  tüm çocuklara sevgiyle...


HAYAT BİR OYUN MUDUR...? OYUN BİTTİ...


Her yer oyun alanıydı önce

Sonra yer kalmadı çocuklara;

Gökdelenler, AVM'ler kuruldu yerlerine,

Gene de vazgeçmedi çocuklar oynamaktan,

Hayal kurmaktan...

Bilyeler kurallara göre tek tek dizildi,

Gökyüzüne özgürce salındı uçurtmalar.

Ama "İpler ağaçlara takıldı" dedi büyükler,

Ve ağaçlar cezalandırıldı,

Ağaçları kökten kestiler..
.
Önce ağaçlar suçlu sayıldı, sonra çocuklar.

Tüfekler, bıçaklar, gaz kapsülleri serbestçe ortalıktayken

Bilyeler suçlu sayıldı, çocuklarla beraber

Uçurtmalar utandı, gökyüzüne havalandılar...

Suçlular nerede...?  

Suçlular kayboldu...

Bir "saklambaç oyunu" gibiydi sanki her şey, 

Herkes saklandı, "ebe" bir türlü bulunamadı....

Ta uzaklardan bir çocuk sordu hüzünle;

"Hayat bir oyun mudur anne? "

Kısık bir sesle cevapladı annesi;

"Oyun bitti!..." 

Çocuklar hayal bile kuramadılar... 

Makbule ABALI 
21 Mart  2014

Güncelleme:15.10.2024

                                         







Temmuz 03, 2022

BİR YAZ GÜNÜ


Deniz kıyısında yürüyordu

Küçük bir kız çocuğu,

Bir başına, tek başına, yalnız,

Kısa adımlarla belli belirsiz.

Uzun ince telli saçları,

Yeşil ela gözleriyle,

Çiçekli basma elbisesi,

Elinde hasır sepeti...

Sepet mevsim meyveleriyle dopdolu,

Dut, erik, badem, çilek.

Yazın ortasında Temmuz gibi,

Bereketli bol çeşitli

Ve yanında kocaman bir köpek,

Nereden gelir, nereye giderler bilinmez.

Bir yaz yağmurunun ardından çıkıvermiş gibi

Saçları hafif ıslak,

Yüzünde yağmur damlacıkları,

Güzel kokulu çiçeklerle birlikte

Kendisiyle dost, doğayla arkadaş,

Küçük adımlarla yürüyor

Yavru bir ceylan gibi...

Makbule ABALI  

Ekim 22, 2020

İMKANSIZI İSTEMEK...

Mutlu anlarda zaman dursa,
Kesintisiz an'lar olsa
Saatler çalışmasa, saniyeler akmasa,
Gölgesiz sevinçler olsa.
Acılar, tasalar itilse bir kenara,
Kin, öfke, nefret saklansa,
İnsan insana kıymasa.
Yaş'sız dönemler olsa bazen,
Güzel yıllar tekrar yaşanabilse.
Karlı, puslu kışlar ertelense
Dört mevsim bahar yaşansa.
Düşler uzun, upuzun olsa
Tan yeri ağarırken uyanılsa,
Günü uzatsak gün batımına kadar,
Olmazları olur kılabilsek...

Makbule ABALI


 

Aralık 16, 2016

ANLAMINI YİTİRMİŞ SÖZCÜKLER...





Sözcükler anlamını yitirir bazen. Bir başka olayda anlam yüklüyken, farklı bir olay ya da durumda yetersiz kalır. Ünlü şairimiz Orhan Veli'nin ünlü şiirinde "Anlatamıyorum" diyerek seslenişi gibi;

"Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum."

İçimizdekini anlatamayız, haykıramayız bazen. Oysa ne zengindir dilimiz. Kullanımımıza göre bir sözcük bazen 5 ayrı anlam yüklenir. Bazen de sözcükler meramımızı anlatmaya yetmez. Kurulan cümle o anki durumla bağdaşmıyorsa anlam karmaşası yaşanır. Son günlerde hep böylesi zor durumlar yaşanmadı mı?

20 yaşında oğlunu davul zurnayla askere yollamış, bir gece yarısı ansızın ambulansla cansız bedeni gelmiş bir anne...

Bir başkası, öğretmen olmayı hayal ederken KPSS sınavını kazanamayınca polis olunca çok mutlu olmuş. Bir gün mutluluk mutsuzluğa dönmüş. Kara haber, anne olmayı hayal eden eşine tez ulaşmış, dünyası kararmış...

"Babam neden bu kutunun içine girdi anne?" diye ağlayarak soran, 
henüz okula bile gitmemiş çocuğa ne cevap verilir?

"Oğlum, buralara kadar geldin de neden eve uğramadın? Sana sevdiğin ıspanaklı börekten hazırlardım." diyen gözü yaşlı anneye ne denir ki? 

Böylesi can yakan gerçek hikayelerde bu insanların yakınlarına "Acını paylaşıyorum." diyebilir misiniz? O anda bu sözcük anlam kaybına uğramaz mı? Onun yaşadığı o büyük acıyı nasıl, ne kadar paylaşabilirsiniz?

"Başın sağ olsun." dediğinizde kendi ruhen ölmüşse, başı ne kadar sağ ve sağlıklı olabilir? Yürekler kan ağlarken başlar iyi olabilir mi?

"Kanları yerde kalmayacak." dediğinizde karşınızdaki yaslı baba oğlundan kalan kanlı kasketi ya da kanlı gömleği sımsıkı elinde tutuyorsa, hangi güçlü deterjan o kan izlerini temizleyebilir?

"Ağlama, kimseyi sevindirme." dediğinizde; dışa atılamadan  içte kalan öfke, acı, isyan gün gelip daha rahatsız edici boyutta patlamaz mı? 

"Vatan sağ olsun" dediğimizde,  neden bunca can gitmeden vatanın devamını düşünmüyoruz?

Ülkemizde her katliamın ardından sivil ya da üniformalı masum insanların yarım kalmış hayat öykülerini okuyoruz. Her hikaye bir başka acılı sayfayı aralıyor. Yaşları genellikle 20-30 arası , henüz hayatının baharında gencecik insanlar. Tamamlanmamış hayat öyküleri. Hayaller, umutlar hep yarım kalmış.

Ya geride kalanlar... Yeni gelinler, nişanlı-sözlü kızlar, Babalarını kaybetmiş küçücük yetim çocuklar,  tutunacak dalı kalmayan,  gözleri yaşlı ana-babalar, dedeler-nineler...

Öte yandan hala hayat gailesi devam ediyor. Basit nedenlerle kavgalar, haksız paylaşımlar, adil olmayan yaklaşımlar. Oysa her ölümden, her felaketten alacağımız ne çok ders var. 

Öfkeyle, kinle, nefretle değil; sağduyuyla, mantıkla, empati kurarak, "insan" kimliğimizi öne çıkararak , kendi çıkarlarımızı değil, ülke çıkarlarını gözeterek kenetlenemez miyiz?

Sözcükler anlamını yitirirse hayatın anlamı da kalmaz. Hayatın içini anlamlı, güzel şeylerle doldurmak gerek. Hayatı anlamlı ya da anlamsız kılan da biz insanlar değil miyiz?

Makbule ABALI-Eğitimci
Aralık 2016