Sayfalar

Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ağustos 17, 2022

BİR KAHVALTI SOFRASI... ( Mini Öykü )

" Önce Ekmekler Bozuldu" diyordu ünlü yazar.  Yaşasaydı belki şöyle devam ederdi;   "Ve sonra insan ilişkileri..." 

Orman içindeki park bu saatlerde sakindi. Oyun parkında oynayan birkaç çocuk ve onları izleyen genç anneleri. Az ilerde bankta oturan iki ergen. Birbirlerine sevdalı oldukları öyle belli ki. Ve yan patikada kol kola ilerleyen orta yaşın üstünde bir kadınla bir erkek. 

Erkeğin elinde bir piknik sepeti vardı. Kadının elinde spor giysisine uygun bir çanta. Birlikte ilerideki çınar ağacının hemen altındaki sabit piknik masasına doğru ilerlediler. Anlaşılan bugünkü sabah kahvaltılarının yeri belli olmuştu. Kadın çantasından çıkardığı kareli kırmızı örtüyü özenle masaya serdi. Eşi piknik sepetinden iki tabak ve çatalları çıkardı. Kahvaltı malzemelerini masaya dizdi : Bir salatalık, bir domates, 4 ince dilim beyaz peynir, birkaç zeytin ve 2 dilim çavdar ekmeği. 

Önce kolonyalı mendille eller temizlendi. Bir küçük termostan açık çaylar boşaltıldı. Kır saçlı adam adeta incitmekten korkarak kadının elini tuttu. " Bence 40 yıl önceki soframızdan daha güzel bu sofra" dedi. Eşi gülümsedi; " Her şey seninle güzel" diyerek yanıtladı. Bedenler değişmişti ama, gönüller incinmeyince yılların ardından duygular da bir başka biçimde gelişmişti sanki. Yıllar sevgilerini de perçinlemişti adeta. .. 

O gün görkemli çınar ağacı da o sevgiye tanıklık etti; Bir başka güçte esti, yapraklarıyla salındı. Kuşlar bile bu sevdaya şarkılarıyla eşlik ettiler. Onlara uzaktan imrenerek baktım. Yaşamları da kahvaltıları gibi yalın, sade ve düzenliydi mutlaka. Günün en güzel öğününü atlamadan, geçiştirmeden birlikte yapıyorlardı. Az ama öz, basit ama ağız tadıyla, gönül hoşluğuyla...

Bence o kahvaltı sofrasının en güzel yanı , az sonra duyacağım ezgide gizliydi. Ansızın masanın üzerindeki cep telefonundan eskilerden güzel bir ses yükseldi: "Gözlerinin içine başka hayal girmesin, benden evvel başkası görüp seni sevmesin..."  Eşinin omuzuna kolunu atarak: " Sonunda o şarkıyı bulabildim." dedi.

Eşi sadece gülümsedi. Gizemli bir mutluluk tebessümüydü bu. Belki de 40 yıl öncesi yeniden anılarda canlanıyordu. Dünyanın bir yerlerinde sevgi henüz tükenmemişti...

Makbule ABALI

2022 




Şubat 14, 2021

SEVMEK BİR ÖMÜR BOYU...


Doğal olmayan şeyleri hayatım boyunca bir türlü benimseyemedim; Yapay çiçekleri, yapay davranışları, yapay gülücükleri, yapay insanları, yapay günleri... Zorla yaptırılmaya çalışılan göstermelik davranışlar da nasıl da rahatsız edicidir. Belki o yüzdendir, yaklaşan 14 Şubat'ı da bir türlü benimseyemedim. Tutucu olduğumdan ya da sevgiye, aşka inanmadığımdan değil, abartılmasına, adeta değerinin düşürülmesine karşıyım.

Herkes için tabii ki öyle olmayabilir, ama bana günlük,
göstermelik, alelacele programlanmış, pahalı tüketim ürünlerinin sergilendiği bir gün gibi geliyor; Büyük kentlerde bütün alışveriş merkezleri ışıklarla donatılmış, lokantalar, kafeler, oteller günler öncesinden indirimlerini duyuruyorlar. Çiçeklerin en güzelleri  demet demet satışa sunuluyor. Yemeklerin, tatlıların adı bile aşk kokuyor. 

Belediyelerde evlendirme memurluklarında pek çok kişi gün almak için sıraya girmiş; Nikah ya da düğün 14 Şubat'ta yapılmalı düşüncesindeler. Birkaç yıl öncesine kadar önemsenmeyen bir tarih şimdi baş tacı yapılmış. Mutluluk mu dalga dalga yayılan, yoksa göstermelik olarak bir "topluma uyma süreci" mi ?

Ekonomiyi canlandırmak güzel elbette. Günler mutlaka anmak, söylemek istediklerimize vesile oluyor. Ama SEVGİ bu. İçeriği yoğun duygular barındırıyor. Yüzyıllardır kimlere tercüman olmuş...

Bir günde sevginizi gösterip içtenliğinizi kanıtlayabilir misiniz ? Mutlu olmak ama aynı zamanda mutlu etmek. Tek taraflı mutluluk bencillik sayılmaz mı? Karşınızdaki insanı yeterince tanıyor musunuz ?

Mutluluğun ölçüsü nedir? Çok pahalı bir hediye mi ? (Televizyon reklamlarındaki çok pahalı mücevher ya da araba reklamları kaç kişinin ilgisini çekiyor acaba?)
Sürpriz bir hediye mi, bir demet kır çiçeği mi, içten bir sarılma mı, bir günlüğüne farklı bir yemek hazırlamak veya ev işlerinde eşine yardımcı olmak...

Peki ya sonraki günler... Bir günlük şişirilmiş mutluluk koca bir balon gibi sönmeyecek mi ? Sevgi çok yıpratılmadan, abartmadan,  harcanmadan, sıradanlaştırılmadan dile getirilmeli. Değerbilir olmak nasıl da önemli. Sevgi hırçınlıktan hoşlanmaz, sakinlik ister, şefkate çok yakındır. Bazen düşünürüm; Sevgililer günü neden sevgi günü değil. Sevme alanımız öylesine geniş ki...
Pek çok şeyi sevmeye, kabullenmeye, benimsemeye hazırız. 


Benzerlikleri olmasına rağmen sevgi aşktan farklıdır. Aşk zamanla şiddetini kaybedip sevgiye dönüşebilir. Bir süre sonra coşku yerini dinginliğe bırakır. Oysa sevginin kalıcı olması ne kadar önemlidir. Sevgi daha sakindir, daha ılımlı, daha insancıldır sanki. Aşk; yoğun,  karmaşık duygularla yüklüdür, kırılgandır, çabuk öfkelenebilir, temelinde kıskançlık vardır. Henüz duygular tam oturmamıştır.

Sevgi içinde çok şey barındırır. Dayanıklıdır, tahammüllüdür. Merhametlidir, şefkatlidir, naiftir, sağlam duygularla örülmüştür. "Seni seviyorum" demenin hiçbir bedeli yok. Tabii söyleyeceğiniz kişi önemli, seçici olmanız gerekir; gerçekten sevdiğiniz, güvendiğiniz bir insan, eşiniz, çocuğunuz, yaşlı bir insan, bir dost, arkadaş, sevgiye ihtiyacı olan bir çocuk...

Sadece iki kelime... Bedeli yok. Belki yalnızca bir tebessüm eklenerek... Neden ille 14 Şubat'ı beklemek?  14 Şubat, 24 saat. Oysa sevgi bir ömür boyu...

Makbule Abalı 
14 Şubat 2021




ÜÇ YIL ÖNCE YAZDIĞIM BİR YAZI. AYNI FİKİRLERİ TAŞIYORUM. HAYATIMIZDAN SEVGİ HİÇ EKSİK OLMASIN. AMA GÜNLERE BÖLÜNMESİN... M.A



Ekim 01, 2020

YILDÖNÜMÜ - Mini Öykü



Sahilde bulvar boyunca lokantalar  sıralanmıştı. Her kalitede, her görünümde olan vardı aralarında. Bazıları deniz ürünleri,  bazıları yöresel yemekler sunuyorlardı. Aralarında biri farklıydı sanki. Mavi- beyaz renklerin hakim olduğu bir düzen, loş bir ışık, kulağı tırmalamayan hafif bir müzik... 

Orta yaşlı bir çift, bir an tereddütten sonra içeriye yöneldiler.  Bey adını söyledi, "Yer ayırtmıştık" dedi. Çiçeklerle düzenlenmiş güzel bir masaya oturdular. Adam kadının ellerini tuttu. "Bir zamanlar bu tür yerlere ne sık gelirdik" dedi. Kadın gülümsedi, sadece başıyla onayladı. Şef garson siparişleri alırken adam fısıldadı: "Yemekten sonra bir de bol meyveli bir dondurma rica ediyoruz. Bugün bizim 47. evlenme yıldönümümüz" Şef garson ustalıkla anladığını belli etti.

Az sonra masa çok güzel sunumlu tabaklarla donanmıştı. Onların masasının dışında iki masa daha vardı. Çok neşeli iki çift , kahkahalarla yüksek sesle konuşuyorlardı. Yaşlı çiftin masası onlardan farklıydı. Buram buram aşk ve sevgiyle donatılmış bir küçücük alan sanki. Duyguların, hissedişlerin, sevginin, aşkın sessiz anlatımı, gözlerin, ellerin buluşması, fısıltı halinde konuşmalar... Bir geçmiş zaman masasıydı bu. Belki onların  iç dünyalarında yaşanan da bir geçmiş zaman masalı.

Bu arada müzik değişti: "Bir bahar akşamı rastladım size." "Bizim şarkımız" dedi kadın. "Ben rica ettim" dedi adam. Onlar şarkıyı dinlerken yan masadaki modern giyimli kadın kalktı, masaya geldi. "Bir şarkı da ben sizin için söyleyebilir miyim ? Opera sanatçısıyım." deyince masadaki erkek hemen yanıtladı soruyu. "Lütfedersiniz."  Sanatçı bir an düşündü sonra hemen şarkıya başladı:

"Gözlerinin içine başka hayal girmesin. Bana ait çizgiler dikkat et, silinmesin." Billur gibi bir sesti. Masada eller, gözler hiç ayrılmamacasına birleşti. Şarkının-müziğin sesi sokaklara yayıldı. Sokak lâmbasının titrek ışığı denizdeki yakamozla buluştu... 

Makbule Abalı

1.10. 2020

1 EKİM DÜNYA YAŞLILAR GÜNÜ' NÜN BİLİNCİNDE VE FARKINDA OLARAK.











 

Şubat 14, 2017

BİR GAZETE HABERİ-GİZEMLİ BİR SEVGİ ÖYKÜSÜ...



Sevgi, aşk gibi kavramların yıpratılmaması gerektiğine inanıyorum. Sevgimizi dile getirmek için tek güne bağımlı kalanlardan da değilim. Sevgi günlük olmamalı, daha sağlam temellere oturmalı diye düşünenlerdenim. 

Tüketim toplumlarında hediye alma çılgınlığı tüm şiddetiyle devam ediyor. Bazıları için daha parlak, daha gösterişli, daha pahalı hediyeler çok  cazip. Günümüz reklamlarında sevgi hep tek taş yüzükle, görkemli mücevherlerle dile getiriliyor. Oysa o yüzüğü sevdiğine hediye edemeyen ama onu çok seven ne çok insan vardır. 

Bir güzel söz, bir demet çiçek, küçük bir sürpriz kalpleri fethetmek için ne güçlü hediyelerdir. Tüketim, alışveriş, pahalı, ödemek sözcükleri günün anlamından aslında ne kadar uzak. Oysa güvenmek, üretmek, paylaşmak, sevgi sözcükleri sanki o günle bütünleşmiş.

Birkaç gün önce gazetelerde bir haber yayınlandı.
Önce sabah programlarında gazete tanıtımlarında rastladık. Farklı bir haberdi. Bir çiftin ölümünden söz ediliyordu ama cinayet değildi. Ölüm vardı ama ortada silah yoktu. Dünyada ötenazi henüz ancak birkaç ülkede söz konusu iken Türkiye'de bir çift bir bakıma ötenazi uygulamışlardı.

Haber başlığı şöyleydi; "El ele sonsuzluğa..." Bir gece yarısı, bir çift bir tatil beldesinde denize birlikte atlayarak hayatlarına son vermişler. Eşlerden erkek 70 yaşında, beyaz eşya tamircisi, kadın 71 yaşında, emekli ilkokul öğretmeni. Bir oğulları var, yurt dışında kızıyla yaşıyor. Henüz haklarında hiçbir şey net değil.

Hiç kimse bir insanın gerçek hayat öyküsünü tüm detaylarıyla bilemez elbette. Neler yaşadı, nelerle mücadele etti, kimlerle arkadaştı...? Kişiliği, karakteri nasıldı; sakin, sinirli, dürüst, yalancı... Kim bilebilir? Belki birbirlerine dahi henüz söyleyemedikleri sırlar  var mıydı?

Ama bıraktıkları iki mektupta onları daha iyi tanımamızı sağlayan ince ayrıntılar var. Mektuplardan biri Adli Makamlara, diğeri bir hafta kaldıkları otel müdürlüğüne. Öldükten sonra bedenlerinin 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine verilmesini vasiyet ediyorlar. Ancak üç gün denizde kalan cansız bedenlerinin araştırmalarda kullanılamayacağı açıklandı. Adli makamlara yazılan mektupta ölümlerinden kimsenin sorumlu olmadığını belirtiyorlar. 

7 gün tatil yaptıkları 5 yıldızlı otel personeline 2000 TL. bahşiş bırakıyorlar. Mektuplarında şimdiye kadar mutlu bir hayat yaşadıklarını ama artık dayanamadıkları sağlık sorunları nedeniyle hayatlarını sonlandırdıklarını yazıyorlar. Çiftin tek oğulları yurt dışında  kızıyla yaşıyor.

İnsanı sarsan bir haberdi. Bir haberle düşler aleminde bir gezintiye çıkıyor, neler neler düşünüyorsunuz. Bulundukları ilde yalnız yaşayan çift muhtemelen birbirlerine çok bağlıydılar. Gazete fotoğrafında da birbirlerine çok benziyorlardı. Yıllar insanları birbirine bağladıkça fiziki ve ruhsal benzerlikler çoğalıyor, benzer alışkanlıklar sürdürülüyor.

İki insanın birlikte yaşamlarına son vermeyi düşünmesi çok uç bir karar. Uzun bir yaşam öyküsü, bir film senaryosunu uygular gibi bir gecede sona eriyor. Bıraktıkları mektupta söz ettikleri gibi gerçekten çok mutlu bir hayat mı yaşadılar? Ne zamandan beri bu planı yapmaktaydılar? Gece saat 00.01 de denize girip sonsuzluğa yelken açtıklarında hiç mi duyan olmadı. Vazgeçmeyi düşünmediler mi? Ölüme günlük giysileriyle mi gittiler? 

Toplumun değer yargıları açısından incelemeye değer bir olay. Psikolojik ve sosyolojik hatta felsefi çözümlemeler yapıldığında ne çok şey aydınlanacaktır belki de... Acaba sevgi mi galip geldi, güçlü yaşam koşulları mı pes ettirdi? Sağlık durumları bozulunca daha fazla acıya-sıkıntıya katlanamadılar mı? Birbirlerini caydırmayı hiç mi düşünmediler?

14 Şubat öncesi gerçekleşen bu olayda belki de büyük bir yaşam dramı gizli. Eşlerden biri ebediyete göç ederse diğeri onsuz yalnızlığı kaldıramaz mıydı?
Soğuk suların içinde saniye saniye ölüme yol alırken yaşadıkları güzel anlar-günler hiç mi caydırıcı olmadı? Dostları var mıydı? Hayatları boyunca hep böyle kararlı ve planlı mıydılar? Çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler.

Gizemli bir sevgi öyküsü; içinde insanı düşündüren ne çok soru, ne çok ayrıntı. Yanıtı verilemeyen her soru, içinde pek çok cevap da barındırıyor. Belirledikleri ölüm tarihi acaba evlilik yıl dönümleri miydi, doğum günleri mi, yoksa gelişigüzel seçilmiş bir zaman dilimi miydi?

Dünyada pek çok kişinin "Sevgililer Günü" olarak kutladığı günden birkaç gün öncesinin kararlaştırılmış bir ölüm günü olacağı hiç akla gelir miydi?
Günleri anlamlı kılan insanlar mı, olaylar mı, yoksa hayatın ta kendisi mi...?

Makbule Abalı 



Mayıs 23, 2016

KÖKSÜZ SEVGİLER...(Pazartesi Nostaljisi )




Bazen çevrenizde sizin de dikkatinizi çeker mi? El ele, omuz omuza, aksak adımlarla yürüyen yaşlı çiftler vardır. Güçsüz vücutları, çökük omuzları, yavaşlatılmış adımlarıyla adeta ağır çekimde önünüzden kayıp giderler. Belki de farkına bile varmazsınız. Ama onlar birbirlerinin farkındadırlar. Mutlu, huzurlu yüzleriyle adeta hayatın içinden birer yıldız gibi kayıp giderler. 
Elleri sımsıkı birbirine kenetlenmiştir, birbirlerini kaybetmekten korkarlar. Öyle bir dayanışma sergilerler ki gözlerinizi alamazsınız.
Ne öyküler yazılır kafanızda, bir süre hayal dünyasında dalar gidersiniz...

Gençken aşık olmak kolaydır. Önemli olan, yaşlılık yıllarında sevgiyi, dostluğu, arkadaşlığı sürdürmek değil midir? Birlikte düşünmek, karar almak, iyi-kötü günde yanında olmak, gerektiğinde başını omuzuna dayayıp huzur bulmaktır. Yıllara kök salmış sağlam sevgiler kolay kolay tükenmezler. Saçlar ağarıp yüzler buruşsa da, sağlam temelleri sarsılmaz.

Aşkı, tutkuyu, sevdayı anlatan çeşitli oyunlar, filmler, öyküler, romanlar var. Bu yıl ödül alan filmlerden biri "aşk-amour" filmiydi. Ünlü yönetmen Michael Haneke'nin filmi, bildiğimiz aşk filmlerinden çok farklıydı: Çok uyumlu bir yaşam içinde, emekli müzik öğretmeni bir çift. Eşlerden biri-kadın- bir beyin sarsıntısı sonucu felç geçirir. Böylece çiftin düzenli, mutlu yaşamları altüst olur. Uzun bir süre erkek eşine bir bebek gibi bakar, her ihtiyacını karşılar, ev temizliğinden bulaşıkları yıkamaya kadar her işi üstlenir.

Bazen doğal olarak pes ettiği zamanlar da oluyor. İnsan olarak insani duygular yaşıyor; öfkeleniyor, sinirleniyor, ağlıyor, çaresizlik içinde isyan ediyor. Ve bir gün... artık sevdiğinin acı çekmesini istemiyor... Film şaşırtıcı,çarpıcı bir finalle bitiyor. Büyük aşk bir başka biçimde son buluyor. 

Aşkın, sevdanın anlatımı yüzyıllardır kişiye, kişiliklere göre değişiyor tabii ama, geçmişte her şey daha farklıydı. Bazen bir bakış, bazen bir duruş, ya da ses tonu çok şey anlatabilirdi. Beden dilinin o yıllarda çok daha etkili olduğunu görüyoruz. 

Geçmişte uzun yıllar önce izlediğim bir Atıf Yılmaz filmi geliyor aklıma; "Selvi boylum al yazmalım". Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin rollerinde ne kadar inandırıcıydılar. İnsanın yüreğine dokunan, düşündüren bir aşk öyküsü... Filmin sonunda tutkulu aşk değil, sabırla emek harcanan sevgi galip geliyordu. Film yıllar sonra da izlense insana aynı duyguları yaşatıyor; Köklü sevgiler zamanla gelişiyor, sabır ve emek istiyor, ilmik ilmik dokunup sağlam bağlarla örülüyor. 

Oysa günümüzde bazı aşklar ya da aşk sanılan duygular, köksüz ağaçlar gibi nasıl da kısa zamanda çatırdar, tükenir ve çöker... Haberlerde her gün onlarca aşk ve namus cinayeti izliyoruz. Sevdiğini, nişanlısını, eşini, çocuklarının annesini acımasızca yaralayan, öldüren, doğru yaptığını düşünen insanlarımız...

Elimizdekini, yanımızdakini kaybedince değerini anlıyoruz çoğu kez: çevreyi mahvedip "Çevre Koruma Günü" düzenliyoruz. Çocuklara oyuncak tabancalar hediye edip öte yandan "Barış Günü" kutluyoruz. Sevdiklerimizi incitip kırdığımızda "Sevgililer Günü" imdada yetişiyor. Oysa en pahalı hediye bile kırılan insan kalbini onarabilir mi...?

Çabuk tüketilen, uzun sürmeyen farklı sevgiler; içinde dostluk, arkadaşlık barındırmayan günlük ilişkiler. Tıpkı dalsız, budaksız, cansız, köksüz ağaçlar gibi... Köksüz sevgiler...



                                                                       Şubat-2013