Sayfalar

Evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nisan 08, 2026

BİR EVLİLİK YILDÖNÜMÜ...

 


Başlangıçta bugünkü yazımın konusu "Sağlık" olacaktı. Aylardır yazmayı düşündüğüm rahatsızlıklarımızdan söz edecektim. Kimseyi tedirgin etmemek için ertelediğim sağlık sorunlarımızdan. Yazılarımda hayatın içinden genel konulara değiniyorum. Nadiren de olsa değindiğim özel konular da hayatın bir parçası. An'lar günlere, yıllara karışıyor. Zaman nasıl akıp geçiyor, anlamak çok zor. 

Hayat arkadaşlığı sadece iki insanın birlikteliği değil, bir ömrü paylaşmak, neşede-acıda ortak olmak, bir anlamda kader arkadaşlığı yapmak. Bu beraberlikte; içtenlik, saygı, sevgi, dostluk, paylaşım, fedakârlık çok önemli elbette. Zorlamadan, baskı yapmadan, onu bir başkası olmaya zorlamadan, duygu ve davranışlarıyla "Kendisi" olarak kabul ederek anlamaya çalışmak... 

Her evlilik; farklı köklerden oluşan iki kişinin yeniden can bulması, yeniden dal budak oluşturması değil midir? Doğadaki ağaçlar gibi yeterli su ve ışık ihtiyacı gibi sevgi, ilgi, anlayış da bu özel bitkinin can suyu olacaktır. Şairin dediği gibi: "Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine" olabilmek. Özünü yitirmeden bütünü oluşturabilmek... 

8 Nisan 1978'den bu yana 48 yıl geçmiş. 50'ye 2 var. Beraberliklerin "Bakır yılı, gümüş yılı, altın yılı" olarak adlandırıldığını hatırlıyorum. Özenle korunan eşyalar gibi değerlere sahip çıkabilmek. Karşılıklı fedakârlıklarla, kırmadan, kırılmadan, incitmeden el birliği, gönül birliği ile uzun, ince  bir yolu arşınlamak... 

Belki büyük, abartılı, gösterişli kutlamalar değil, düşündüğünü belli eden bir jest, anmaya, hatırlamaya bir vesile, bir sürpriz nasıl da mutlu eder insanı. İnsanız; bir yanımız duygularla donatılmış. Olup bitenlere karşı duyarlıyız, hassasiyetimiz var, inceliklerden yanayız. Mutluluk anlık değil midir zaten?

Bugün eşimle evliliğimizin 48. yıldönümü idi. Güneşli, tam bir bahar havası sürerken öğleden sonra kapımız çalındı. Elinde bir vazo içinde beyaz güllerle bir kişi beni soruyor. Çiçekleri teslim edip gittiler. Mutluluktan yanaklarım kızarır, gözlerim dolar benim. Hafif kalp çarpıntısı da bu duruma eşlik edebilir.

Çok teşekkürler sevgili Sezgi. Baban da, ben de çok çok mutlu olduk. Ailemizin gelenek görenek  ve adetleri , eski kuşaklardan devralınıp yenilerle devam ediyor. "Yüreğim sıcacık oldu." deyimini bilir misin?

Makbule Abalı-Eğitimci

8 Nisan 2026 İzmir-Urla






Mart 29, 2026

SÜRPRİZLERLE DOLUDUR HAYAT...

 


Hayat her zaman dümdüz bir çizgide devam etmiyor. Alışılagelmiş günlerin, haftaların arasına küçük sürprizler serpiştiriyor, mutlu oluyor, rahat bir nefes alıyorsunuz. Hayatın rutin akışında birdenbire bir değişim oluyor, yüzünüzde bir mutluluk rüzgârı esiyor. Kalbiniz pır pır ederken, gözleriniz parlıyor.

Bu yıl mevsimler de sürprizlerle dopdolu geçti. Hava tahmin raporları bile yanıldı. Bir haftadır bütün hünerlerini gösterircesine yağan yağmur bugün duraksadı ve  gri bulutlar yerlerini, güneşe bıraktılar. Toprak suya doydu. Ağaçların yaprakları pırıl pırıl. Kuru dalların arasından kendilerini sergileyen tomurcukları kardeş yapraklar da yalnız bırakmadı. Doğadaki paylaşım ve işbirliği kesintisiz sürüyor. 

Pazar günü sürpriz konuklarımız vardı. Henüz bir haftalık yeni evli genç bir çift. Eşim tarafından akraba. Birbirlerine öyle yakışmışlar ki. Evimize adeta enerji, ışık ve renk taşıdılar. Mersin'den yola çıkıp Akdeniz ve Ege sahillerinden dolaşarak bize de uğradılar. Çok mutlu olduk tabii. Biz düğünlerine gidememiştik, onlar bize geldiler.

Sürprizin böylesi dostlar başına. İki gündür hasta olan bilgisayarım bile onların sihirli elleriyle iyileşti. 48 yıldır evli bir çiftten evlilikle ilgili öyküler dinlediler. Sohbet güzeldi. Gönüllerince mutlu bir yaşam diliyoruz sevgili Kıroğlu Ailesine.

Makbule ABALI-Eğitimci

30 Mart 2026 İzmir-Urla 





Eylül 06, 2024

İYİ GÜNDE - KÖTÜ GÜNDE... ROMANTİZM- (BCP-Ağustos-2024 )


Dilimizde; evlenmeyle, evlilikle ilgili ne çok sözcük, ne çok deyim üretilmiştir. İnsanımızın yaratıcılığı, kıvrak zekası, bu deyişlerde anlam kazanır. "pembe panjurlu ev" eski Türk filmlerinde, romanlarda mutlu bir yuvanın simgesiydi. Günümüzde arsalar öylesine azaldı ki, tek katlı evlerin yerine kocaman apartmanlar dikiliyor artık. Pembe romantizmi simgeliyordu, artık realizm zamanı. "Bacanız hep tütsün" güzel bir dilekti. Artık bacalar da azaldı. Tekli bacalar ancak şömineli evlerde tütüyor.

"İyi günde-kötü günde"  diye başlayarak ne güzel dilekler dilenir. Siz de hatırlar mısınız, halâ her yörede söylenir mi, bilmiyorum; "Bir yastıkta kocayın" deyişi vardır. Bir ömrü birlikte geçirmek, beraberce yaşlanmak, uzun yıllar birlikte olmak anlamında bir dilekti aslında söylenmek istenen. Artık yastıklar da küçüldü, ikiye bölündü. Aslında amaç; uzun, zorlu bir yolu birlikte yürüyebilmek, yol arkadaşlığı, kader arkadaşlığı yapabilmek...

Kadın ve erkek beraberce bu uzun yola çıkarken, nikah memurunun duruma uygun konuşması nasıl da anlamlıdır. Bazısı da hiç konuşmaz, sadece işlemi tamamlar. "İyi günde, kötü günde, sağlıkta, hastalıkta birbirinizi koruyup kollayacağınıza...." Nikah defterine heyecanla atılan iki imza ve beraberliği belgeleyen bir başka küçük defter. Evlenme cüzdanı. Canlı ve cansız ikişer tanık... Her şey bir imzayla ve bir sözcükle başlıyor. Bu ilişkiyi onaylayan bir sözcük; "Evet" 

Oysa günümüzde evet' lerin ardından hayır' lar da çoğaldı. Evetle hayır arasında çok uzun bir zaman da yaşanmıyor. Bir anda noktalanıyor her şey. Başlangıçta gösterilen özen, sonuçta yerini daha farklı davranışlara, kabalığa, hoyratlığa bırakıyor. Televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında içimiz ürpererek farklı ayrılık hikayeleri izliyoruz, okuyoruz. Çocuklar "evcilik oyunlarında" ev halini ne güzel, ne gerçekçi yansıtırlar. Oyunlar gerçeğin bir yansıması değil midir? 

Hayat öylesine kısa ki. Her şey birdenbire olup bitiveriyor. "Sevmek seni bir ömür boyu..." derken, "Ayrılmak bir dakika" oluveriyor. "Beyaz atlı prens" kişiye göre değişebilir elbette. Mutluluk ve mutsuzluk da değişik zaman ve durumlarda kişilere göre farklı yorumlar kazanmaz mı? Mutsuz giden bir evliliği sürdürmek de insanın hayatını zindana çevirebilir. Goethe evlilik konusundaki düşüncesini şöyle açıklıyor: "İster kral, ister bir fakir olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzuru olandır."

Birken çift olabilmek, bir aile oluşturmak, bu beraberliği yıllar boyu sürdürebilmek... nasıl da güzel, anlamlıdır. Birbirine uyum sağlamak, karşılıklı özveride bulunabilmek, evi "yuva" haline getirebilmek, eve dönmeyi, eşine kavuşmayı özlemek. Güne küçük sürprizlerle başlamak, hayata anlam katabilmek... Bunun gerçek değerini yaş ilerledikçe daha iyi anlıyor insan. Hayatı paylaşmak için "iyi bir dost" önem kazanıyor. İnsanın başını omuzuna dayayabileceği güvendiği bir eşinin olması, hayatın da güvencesi değil midir? 

İyi günde; Eşinin sevdiği yemekleri yapıp, sofrayı onun sevdiği bir demet çiçekle renklendirebilmek, onun beğenilerine de saygı gösterebilmek, küçük sürprizler hazırlamak, bazen duygularını küçük notlarla yazılı olarak ifade etmek, mimiklerinden, ses tonundan, davranışlarından az çok ruh halini anlayabilmek... 

Kötü günde; Hastalığını önemseyerek yanında olabilmek, sıkıntısını, sorununu paylaşabilmek, ilgisini esirgememek, zor günleri bir güzel sözle, uygun bir davranışla çekilir hale getirmek... Karşılıklı olarak iyi günde- kötü günde küçük fedakarlıklarla beraberliği sürdürebilmek: Evliliğin çatısı da, temeli de ancak böyle korunacaktır herhalde. 

Toplumda sık sık çocuklar, gençler ve yaşlılarla ilgili gruplarda bulunabilmeli insan. Bu gözlemlerle hayatı daha iyi yorumlayıp, daha iyi anlamlandırabiliyor. Farklı kuşaklar farkında olmadan bize hayatı anlatıyor, insanları daha rahat çözümlememize yardımcı oluyor. Sessiz anlatımlar; bir damla gözyaşı, bir el tutma, bir omuz omuza beraberlik, bir bakış bazen nice sözden daha etkili, daha kalıcı oluyor. İnsana hayatın sırlarını adeta ciltler dolusu kitabın içinden sergiliyor. 

Yüzyıllar öncesinden söylenmiş bazı sözler günümüzde de anlamını yitirmedi. Ünlü Filozof Sokrates  evlilik konusunda fikrini şöyle açıklıyor: "Ne pahasına olursa olsun evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz."
İnsanın insanı anlamaya çalışması, birlikte sağlanan sevgi ve saygıyı karşılıklı özverilerle sürdürebilmesi ile ortak hayat, bir ömür  boyu daha anlamlı hale gelebiliyor...

Makbule ABALI-  11.11.2013 

Kısa bir not: Bloglar arasında yıllardır devam eden Blogları Canlandırma Projesinin 2024 Ağustos Ayı konuları şöyle seçilmişti: Yapay Zekâ, Hayvan Hakları, Eğitim, Romantizm, Hukuk, Tıp, Webtoon. 
Ben,  günümüzde çok ihtiyaç duyulan "Romantizm" konusunu seçtim. Yazılar, tarihler, kurumlar değişse de İNSAN'ın özlemleri, umut ve beklentileri çok değişmiyor... M.A - 06.09.2024 






Ocak 27, 2024

GÜN BİTMEDEN YOL ALMAK... (ÖYKÜ)

 




Bir gün önce sabahtan akşama kadar yağmur devam etmişti. Bugün insanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk hava. Ocak Ayının ikinci yarısındayız.  Mevsimler de aldatıcı oldu.   Bir kar yağsa, hepimiz arınsak olumsuz duygulardan; içimizde birikmiş kaygı ve endişelerden, dışa vurulmamış, bedene yansımış stresten... 

Öğleye doğru bu küçük parkta güneşi arkama alarak yürümek, biraz ısınmak, karanlıktan aydınlığa bir yol aramak gibiydi sanki. Kafamda düşünce öbekleri, karmakarışık duygular ve sonsuzluğa uzanan bir yol. Eskinin Arnavut Kaldırım taşları düzeninde örülmüş bir yol,, Çevrede Akdeniz ve Ege İklimine özgü çam, palmiye ve zeytin ağaçları, birbirlerine haksızlık etmeden sıra sıra dizilmişler. Mevsimlere göre yapraklarını döken ve dökmeyen ağaçlar, birbirlerine karşı öyle anlayışlılar ki şaşırıyorum bazen. Sanırım yeterince tanımıyoruz bu ayrı dünyaları. Onlar kendi içlerinde bir uyumu özgürce ama ölçülü bir biçimde sürdürüyorlar. Ya biz insanlar...?

Ansızın sessizliğin içinde  farklı sesler algılıyorum: Kısa cümlelerle sakin konuşmalar, insan sesleri. Sonra seslerin kaynağını buluyorum. Az  ileride yürüyen bir çift. Nereden, ne zaman çıktılar? Onlar da kendilerini fark ettirmediler. Yüzlerini göremedim ilkin. Sırtları bana dönüktü. Ağır adımlarla, el ele, kol kola, adeta birbirlerinden destek alarak yürüyorlardı. Amaçsız bir yürüyüştü bu sanki. Ya da yılların ardından yönünü, amacını belirlemiş  bir yürüme. Ama hiçbir trafik işareti bu doğal yürüyüşü kontrol edemezdi, bu çiftin yazısız doğal kuralları çok önceden belirlenmişti. Çocukların oyun kuralları gibi içten, saf.

Çam , palmiye ve zeytin ağaçlarıyla çevrili bir park alanıydı burası. Girişte bir Atatürk Büstü, birkaç bank vardı. Parkın dışında çocuklar için bir oyun alanı görülüyordu. Dönem tatili başlamıştı ama parkta hiç çocuk yoktu. Bu zaman diliminde park üç kişiye ayrılmıştı sanki. Ufak adımlarla, sadece birbirlerini dinleyerek yürüyen yaşlı bir çift ve ben. Onlar dikkatle yere basarak yürürken, sanki gözlerden çok kulaklar işlerlik kazanmıştı. Kuşların kanat çırpışlarını, ötüşlerini duyuyorlar mıydı acaba? Ya da yoldan geçen tek tük aracın sesleri onlara kadar ulaşıyor muydu? Neden bu dalgınlık diye düşündüm bir an. Onları böylesine yoğun duygularla düşündüren neydi bilinmez..

Sanki onların dokunulmazlığına zarar vereceğimden ürktüm. yanlarından sessizce süzülüp geçtim. Bastığım yerdeki kuru yapraklar bile ses vermedi. Az sonra seslerini duydum. Kelime oyununa  benzer bir oyun gibiydi konuşmaları. Erkek, eşine bildiği ağaçların özelliklerini sıralıyordu: " Sedir ağacına köylerde katran derler. Katran, ardıç ağaçlarının bittiği yerlerde başlar. 1000 metrenin üstünde görülür." Ben parkta üçüncü turumu tamamlarken onlar henüz birinci  turun sonundaydılar. Birkaç metre geriden izlemeye başladım. Giysilerindeki sadelik ve renk uyumu dikkatimi çekti. Kadının boynunda polar mavi bir atkı vardı. Erkeğin boynunda sonbahar renklerini yansıtan , zevkle bağlanmış yün bir atkı. Giysilerinde tek dikkat çekici nesne erkeğin elinde taşıdığı Atatürk simgeli çok şık bir Safranbolu bastonuydu. 

Birden onlarla tanışmak için içimde dayanılmaz bir arzu duydum. Onları daha rahat izleyebilmek için adımlarımı da yavaşlatmıştım zaten. Aynı hizada yürümeye başladığımızda selâm verdim. "Merhaba" dedim. Gözlerini kısarak baktı yaşlı bey. Yüzüne vuran kış güneşi gözlük camlarına da yansımıştı. 

"Bir zamanlar ben de sizin kadar hızlı yürürdüm. Çok sevdiğim bir arkadaşımla birlikte sahilde 5 km. sabah yürüyüşlerimiz olurdu." Eşi,  yüzünde tatlı bir gülümsemeyle onayladı: "Bir zamanlar..." 

Konuşmak için konu aramaya hiç ihtiyaç yoktu. "Bastonunuz da çok şık" diye ekledim. "Hayat boyu izinden gittik." diye bilgece bir yanıt geldi. Parktaki birkaç banktan biri hemen yanımızda idi. "Biraz soluklanmak ister misiniz? " soruma yanıt eşinden geldi: " Tabii  ne iyi olur. "

Oturduk. Kış güneşi çok da ısıtıcı değildi. "Baharda buralar çok güzel olur. çiçeklerle donanır." dedim. Onlar da onayladılar sözümü: "Gördük, harikaydı. Doğa giysilerini yenileyecek  bir süre sonra. Kuşlar ve böcekler de değişime uğrar. Ömrümüzün kaçıncı baharı bu kim bilir? " Tok bir erkek sesi tamamladı eşinin cümlesini. " Ben her bahar yeniden dirilirim adeta. Ancak gözlerim zayıfladı, artık dünyayı eskisi kadar net seçemiyorum . Bastonu da sevgili eşimin ısrarıyla kullanmaya başladım. Onu hiç kırmadım ki..." Sanki  sözleşmiş gibi cümleyi birlikte tamamladılar: "Belli bir yaştan sonra birbirimizin desteğine daha çok ihtiyaç duyuyoruz. "

Bir yağmur bulutu göz kırptı ağaçların arasından. Bir küçük damla düştü, sonra bir damla daha. Ömürden giden günler, yıllar gibi... 

Bu mini söyleşiyi noktaladık, vedalaştık. Bastonun dirençli sesi, onların ayak seslerine karıştı. Yağmur da sanki onların adımlarına uymuş, hemen sağanağa dönüşmemişti.

 Arkalarından uzun süre bakakaldım. Birkaç dakikada ne çok soru, ne çok iz bıraktılar zihnimde. Sokakta çıt yoktu... Oysa içimde fırtınalar esiyordu... 

Makbule ABALI

27 Ocak 2024 Urla. 







Ağustos 17, 2022

BİR KAHVALTI SOFRASI... ( Mini Öykü )

" Önce Ekmekler Bozuldu" diyordu ünlü yazar.  Yaşasaydı belki şöyle devam ederdi;   "Ve sonra insan ilişkileri..." 

Orman içindeki park bu saatlerde sakindi. Oyun parkında oynayan birkaç çocuk ve onları izleyen genç anneleri. Az ilerde bankta oturan iki ergen. Birbirlerine sevdalı oldukları öyle belli ki. Ve yan patikada kol kola ilerleyen orta yaşın üstünde bir kadınla bir erkek. 

Erkeğin elinde bir piknik sepeti vardı. Kadının elinde spor giysisine uygun bir çanta. Birlikte ilerideki çınar ağacının hemen altındaki sabit piknik masasına doğru ilerlediler. Anlaşılan bugünkü sabah kahvaltılarının yeri belli olmuştu. Kadın çantasından çıkardığı kareli kırmızı örtüyü özenle masaya serdi. Eşi piknik sepetinden iki tabak ve çatalları çıkardı. Kahvaltı malzemelerini masaya dizdi : Bir salatalık, bir domates, 4 ince dilim beyaz peynir, birkaç zeytin ve 2 dilim çavdar ekmeği. 

Önce kolonyalı mendille eller temizlendi. Bir küçük termostan açık çaylar boşaltıldı. Kır saçlı adam adeta incitmekten korkarak kadının elini tuttu. " Bence 40 yıl önceki soframızdan daha güzel bu sofra" dedi. Eşi gülümsedi; " Her şey seninle güzel" diyerek yanıtladı. Bedenler değişmişti ama, gönüller incinmeyince yılların ardından duygular da bir başka biçimde gelişmişti sanki. Yıllar sevgilerini de perçinlemişti adeta. .. 

O gün görkemli çınar ağacı da o sevgiye tanıklık etti; Bir başka güçte esti, yapraklarıyla salındı. Kuşlar bile bu sevdaya şarkılarıyla eşlik ettiler. Onlara uzaktan imrenerek baktım. Yaşamları da kahvaltıları gibi yalın, sade ve düzenliydi mutlaka. Günün en güzel öğününü atlamadan, geçiştirmeden birlikte yapıyorlardı. Az ama öz, basit ama ağız tadıyla, gönül hoşluğuyla...

Bence o kahvaltı sofrasının en güzel yanı , az sonra duyacağım ezgide gizliydi. Ansızın masanın üzerindeki cep telefonundan eskilerden güzel bir ses yükseldi: "Gözlerinin içine başka hayal girmesin, benden evvel başkası görüp seni sevmesin..."  Eşinin omuzuna kolunu atarak: " Sonunda o şarkıyı bulabildim." dedi.

Eşi sadece gülümsedi. Gizemli bir mutluluk tebessümüydü bu. Belki de 40 yıl öncesi yeniden anılarda canlanıyordu. Dünyanın bir yerlerinde sevgi henüz tükenmemişti...

Makbule ABALI

2022 




Şubat 10, 2021

IHLAMUR ÇİÇEKLERİ... ÖYKÜ- Kelime Oyunu 11



IHLAMUR ÇİÇEKLERİ 

Uzun bir yoldan gelmişlerdi. Bir ön gezi idi bu. Yazın evin onarımından sonra buraya temelli yerleşeceklerdi. içindeki heyecanı bastıramıyordu. Yıllar önce çocukluğunun geçtiği bu ev artık temelli onlarındı. Hayallerinde ne planlar vardı. Altı taş, üstü ahşap, küçük bahçeli bir ev... Trafik kazasında çocuklarını kaybettikten sonra tekrar kasabaya dönüş planları yapılmıştı. 

Gözlerinden inen iki damla yaş mutluluk- mutsuzluk karışımı gibiydi. Eşine "Yorgun musun?" diye sordu. "Uzun zamandır  araba  yolculuğu yapmadık. Ben bile yoruldum.  " Yağmurdan etkilendim, bir ara silecekler bile çalışmadı" dedi eşi. "Sel olur "diye endişelendim" dedi kadın. Ardından ekledi:" Yolda küçük oteller var, birinde kalabilirdik." "Yolcu yolunda gerek , yolda durmayı sevmem bilirsin." Bu keskin konuşma biraz canını sıktı kadının, ama yol yorgunluğuna bağladı.

Arabayı park edip eve girdiler.. Yılların birikimiyle toz kokuyordu üst kat. "Ah dedi annem zamanında temizlik kokardı burası. Yastıklarda lavanta kesecikleri, beyaz çarşaflar..." Birden pencereden görünen ıhlamur ağacını fark etti. Gözleri parladı. Kış nedeniyle yapraklarını dökmüştü. Haziran- Temmuzda çiçekleri açtığında nasıl da güzel kokardı. Sanki yasemin ve hanımeli ile yarışırlardı. Annesi, soğuklarda  koruyucu olarak kuru ıhlamur çiçeği, tarçın, elma kabuğu ve zencefili birlikte kaynatıp onlara içirirdi. Doğal ürünlere nasıl da meraklıydı. 

Derin bir nefes aldı. Adeta ıhlamur çiçeğinin kokusunu içine çekti.  Eşi onun yüzündeki mutluluğu fark etti. Üst katta komodinin üzerinde bir günlük görmüştü. Sararmış sayfalar arasında kurutulmuş ıhlamur çiçekleri...Yılların ardından gülümser gibiydiler. Kadın :" Burada yeni bir dünya kuracağız" dedi.  Eşinin gözlerinin ta içine baktı: "Yeni bir sayfa açacağız" dedi fısıldayarak... 

Makbule ABALI- Eğitimci

Şubat-2021

Kelime Oyunu 11- Kelimeleri (Ihlamur, sayfa, çocuk, yağmur, yolcu) Kelimeleri Ebemkuşağı  blog arkadaşımız verdi.

Kelime Oyunu-12- kelimeleri: ( Saygın, sakin, güvence, çaresiz, sade ) Kelimeleri ben belirledim.




Aralık 31, 2020

FARKLI BİR GECE- ÖYKÜ- Kelime Oyunu-5

Makbule Abalı  Uçun Kuşlar   http:/ucunkuslar.blogspot.com

Her hafta bir kişi tarafından belirlenen Kelime Oyununun bu haftaki 5 kelimesi Bonheur Blog tarafından belirlendi. (Film, keman, kedi, ağaç, hasret)


FARKLI BİR GECE

Gün nasıl da yoğun geçmişti. Kapris  çekmek zordur. Hele maddi gücüne güvenen şımarık insanların kaprisi. Ama artık alışmıştı. Eskiden bu durumlarda aşağılandığını düşünürken, sonraları onları olduğu gibi kabul etmek gerektiğini öğrenmişti. Öte yandan tek başına kendi kendini yönetmeyi de biliyordu artık. Eşinden ayrılma kararı aldıktan sonra 5yaşındaki oğlu kendisinde kalacaktı. Sevdiği insanlardan kopması çocukların mutsuzluğuna neden oluyor. Çocukken sorulan "Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun?" sorusunun anlamsızlığı gibi. 

Henüz mahkeme kararıyla ayrılmamışlardı. İçinde buruk bir hüzün vardı. Oğlunu babasız büyütmek istemezdi. Eşi sinirliydi ama kötü bir insan değildi. Ailede 5 kız arasında büyüyen tek erkek olma şansını iyi kullanamamıştı. "Erkek egemen bir toplumda yetişmek her bir davranışına sinmişti. Bu hafta baba- oğul babaanneye gitmişlerdi.  "Acaba ne yaptılar "diye düşündü ."Hasret buram buram" dedi. Oğlunun kokusunu nasıl da özlemişti. Gülüşünü, "annemmm" deyişini... İçi burkuldu, burnunun ucu sızladı. Biraz hava almak için pencereyi araladı. 

Uzaklardan insanı duygulandıran bir keman sesi geliyordu. Çocukluğunu hatırladı; Kemana başlamış ama babası maddi sıkıntıya düşünce bırakmıştı. Hayallerine dalmışken bahçedeki ağaçtaki hışırtıyı fark etti. Ürperdi. Eşinden hala çekiniyordu. "Ama çok da seviyorum"  diye fısıldadı." Ya oğlum... Sevgisiz bir evde bir çocuk nasıl büyür? Bütün gün evde bilgisayarda saçma sapan  filmler izleyerek beyni uyutulan çocuklar sırasına girecek. Soğuktan değil, karamsar düşüncelerden içi titredi. Pencereyi örtmek istedi. Birden ağacın alt dalından bir kedinin atladığını gördü. Kendi kendine itiraf edemese de korktu...

Aynı anda kapı zilini duydu: Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. "Bir Yılbaşı gecesi ve yapayalnızım" dedi. Kapının gözetleme deliğinden bakmak istedi ancak dışarıdan elle kapatılmıştı. Yardım istedi, bağırdı. Keman sesi bile artık duyulmuyordu. 

Kapı ısrarla çalınınca aralık bırakarak açtı :Önce oğlunu gördü, ellerinde kocaman bir demet kır çiçeği taşıyordu. Ve sonra eşini, elinde çok güzel bir hasır sepet , içinde en tazesinden mevsim meyveleri... "Değişmek, kendini yenilemek çok da zor değilmiş" diye geçirdi kafasından. Parçalanmış aile olmayacaklardı artık. Kök sağlam olursa ağaçlar da kurtulabilirdi.

Makbule ABALI -Eğitimci 

Aralık 2020



Aralık 14, 2020

AĞAÇ EV SOHBETLERİ - 69 (EVLİLİKLERDE BOŞANMA VE AYRILIKLAR)




EVLİLİKLERDE BOŞANMA VE AYRILIKLAR 

Uzun bir yol arkadaşlığıdır evlilik. Hayat arkadaşlığı da denebilir.  Arkadaşlığın gerektirdiği tüm özellikleri içerir; Güven, sadakat, içtenlik, sevgi, vefa, dostluk, paylaşım duygusu... Ama gene de bir başkadır, farklıdır, özveri gerektirir. İki farklı yaşamın buluşmasıdır, birbirini tamamlamasıdır.

Bazen zıtların buluşması olabilir. Ama mutluluk, eşini değiştirmeye çalışmadan onu anlamaya çalışmakla bulunabilir. Yıllardır süregelen bir kişiliği, karakteri birden değiştiremezsiniz. Çoğu kez her şey karşılıklı duyulan aşkla, sevgiyle başlar. Ama yıllarca süren nişanlılıklar bile bazen  evlilik sonrası ayrılıklarla sonuçlanabilir. Oysa aşk, beraberliğin sürdürülmesini sağlayan  tek ölçü değildir. Cinsellik evliliğin  devamında tek başına bir güç değildir.

Boşanmaların en temel nedeni olarak şiddetli geçimsizlik açıklanır. Güzel aylar bitince evden de hoş olmayan kaba sesler yükselir. Bazen sessizliğin sesi kaplar evi. Söz bitmiştir, sevgi. aşk, iki insanı birbirine bağlı kılan her şey tükenmiştir. 

"Ölesiye seviyorum" diyen insan cinayete kadar vardırır işi. Bazen bir başka kadın ya da erkektir ayrılık nedeni. Sevgisizlik, ilgisizliktir, aşırı kıskançlıktır. Alınacak bir eşyanın, malın, takının eksik oluşudur. Son yıllarda magazin basınından duyuyoruz: Evlilik sözleşmeleri yapılıyor, mal paylaşımı sağlam zeminlere oturtuluyor.

Nedendir bilinmez son yıllarda dizi filmler hep mutsuz evlilikleri, sadakatsizliği, ihaneti, araya giren ikinci kadının varlığını işler oldu. Toplumdaki olayların televizyona yansıması mıdır yoksa dizilerin olumsuz etkisi mi? Kadına şiddet, hakaret, aşağılama pek çok dizi ve filmde konu alınıyor.

Yol arkadaşlığında; Yol uzadıkça yük çoğalır ama birbirini tanıma netleşir. Yol daha çekilir hale gelir. Çabuk yorulanlar, pes edenler için ise yol çekilmez olur. Bazen evlilik resmen bitmeden de hayat bitmiş gibidir. Hayatın anlamı kalmamış gibidir. Çoğu kez ekonomik sıkıntılar bu durumu tetikler. Yollar ayrılmasa bile çıkmaz sokaklara sapmalar başlar.

Sokrates'in düşündürücü bir sözü var: "Ne pahasına olursa olsun evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz."

Güvenli, sevgi dolu uzun yol arkadaşlıkları dileyerek...


Makbule ABALI-Eğitimci

Aralık-2020




Ekim 01, 2020

YILDÖNÜMÜ - Mini Öykü



Sahilde bulvar boyunca lokantalar  sıralanmıştı. Her kalitede, her görünümde olan vardı aralarında. Bazıları deniz ürünleri,  bazıları yöresel yemekler sunuyorlardı. Aralarında biri farklıydı sanki. Mavi- beyaz renklerin hakim olduğu bir düzen, loş bir ışık, kulağı tırmalamayan hafif bir müzik... 

Orta yaşlı bir çift, bir an tereddütten sonra içeriye yöneldiler.  Bey adını söyledi, "Yer ayırtmıştık" dedi. Çiçeklerle düzenlenmiş güzel bir masaya oturdular. Adam kadının ellerini tuttu. "Bir zamanlar bu tür yerlere ne sık gelirdik" dedi. Kadın gülümsedi, sadece başıyla onayladı. Şef garson siparişleri alırken adam fısıldadı: "Yemekten sonra bir de bol meyveli bir dondurma rica ediyoruz. Bugün bizim 47. evlenme yıldönümümüz" Şef garson ustalıkla anladığını belli etti.

Az sonra masa çok güzel sunumlu tabaklarla donanmıştı. Onların masasının dışında iki masa daha vardı. Çok neşeli iki çift , kahkahalarla yüksek sesle konuşuyorlardı. Yaşlı çiftin masası onlardan farklıydı. Buram buram aşk ve sevgiyle donatılmış bir küçücük alan sanki. Duyguların, hissedişlerin, sevginin, aşkın sessiz anlatımı, gözlerin, ellerin buluşması, fısıltı halinde konuşmalar... Bir geçmiş zaman masasıydı bu. Belki onların  iç dünyalarında yaşanan da bir geçmiş zaman masalı.

Bu arada müzik değişti: "Bir bahar akşamı rastladım size." "Bizim şarkımız" dedi kadın. "Ben rica ettim" dedi adam. Onlar şarkıyı dinlerken yan masadaki modern giyimli kadın kalktı, masaya geldi. "Bir şarkı da ben sizin için söyleyebilir miyim ? Opera sanatçısıyım." deyince masadaki erkek hemen yanıtladı soruyu. "Lütfedersiniz."  Sanatçı bir an düşündü sonra hemen şarkıya başladı:

"Gözlerinin içine başka hayal girmesin. Bana ait çizgiler dikkat et, silinmesin." Billur gibi bir sesti. Masada eller, gözler hiç ayrılmamacasına birleşti. Şarkının-müziğin sesi sokaklara yayıldı. Sokak lâmbasının titrek ışığı denizdeki yakamozla buluştu... 

Makbule Abalı

1.10. 2020

1 EKİM DÜNYA YAŞLILAR GÜNÜ' NÜN BİLİNCİNDE VE FARKINDA OLARAK.











 

Mart 11, 2019

YETER'İN ÖYKÜSÜ...(Kısa Öykü)



İnsan olmak, insan kalabilmek, insanca davranabilmek, insanın hak ettiği biçimde yaşamını sürdürebilmek... Kadın ya da erkek olmak, kendi cinsinin duyarlılıklarına sahip olmak elbette önemli. Ama kadın veya erkek "insan" olamadıktan sonra var olmak neye yarar? Hiçlik, belki de yokluk değil midir bu? 

 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günüydü. Görkemli kutlamalar, anmalar, yürüyüşler yapıldı. Bu öyküye İnstagram sayfamda da yer verdim. Bugün blogda yazmayı düşündüm. Özel günlerde bir gün değil, her gün duyarlı olmanın gerekliliğini düşünerek.
Bugün 11 Mart. Kadınlar adına birkaç günde mucizeler yaratılmadı elbette, ama her özel gün yeniden düşündürüyor, sorunları hatırlatıyor.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde bir emekçi kadının gerçek yaşam öyküsünü anlatacağım. Adını yazmayacağım. Adlar gerçek yaşama ne kadar yakın, ne kadar uzak? Kişiler, kişilikler, kimlikler adlardan ne kadar etkilenmişlerdir, bilinmez. Ancak yaşayan bilir. 

Yeter, bir annenin 5 çocuğundan dördüncüsü. Bir yakınlarının düğün günü, onların matem günü oluyor. Mutluluk, trajediye dönüşüyor. Anne babası düğüne giderken bindikleri arabaya bir tırın çarpması sonucu uçuruma yuvarlanıyorlar. Hurdahaş olan arabanın içinde ikisi de can veriyor. Yol uzun olduğu için yola çıkmadan önce, çocuklar dedeye bırakılmıştır.

Yakın akrabalarının ekonomik durumları, çocukların bakımını üstlenmeye elverişli değildir. Ailenin yıkımı sonucu üç büyük kardeş dedelerine veriliyor. 5 yaşındaki Yeter ve 3 yaşındaki erkek kardeşi, uzak bir kentteki kız ve erkek yetiştirme yurtlarına verilirler. İki kardeş birbirlerinden de ayrılmışlardır. 

Yurtlarla ilgili öyle olumsuz izlenimler edinmişiz ki; dinlerken önce içim titriyor, sanırım belli de ediyorum. Ama o beni rahatlatıyor. İyi bir yönetici, vicdanlı eğiticiler çocuklara yaşanabilir, güzel bir dünya yaratmışlardır. Oradaki günlerini anlatırken gözleri parlıyor; "Hafta sonları öğretmenlerimizle pikniğe, sinemaya giderdik." diyerek anlatıyor. Çocukları mutlu etmek nasıl da kolaydır. Günlük yaşamı farklı kılan her şey, onlar için mutluluk kaynağı olabilir. 

Yurtta geçen beş yılın ardından dayısı onu yurttan alıyor. Kardeşi diğer yurtta kalıyor, öğrenimini tamamlıyor. Yeter daha sonra ortaokulu bitiriyor. bir süre dayısıyla birlikte okul kantinlerinde çalışıyor. 
Bir süre sonra  yeni bir acı yaşıyor, dayısını kaybediyor. Acıya alışan pek çok insan gibi, hayatta mücadelenin zorunlu olduğunu, ayaklarının sağlam yere basması gerektiğini öğreniyor. Pes etmiyor.

Yeter dayısının ölümünden sonra evlenir. Sonu boşanmayla biten mutsuz bir evlilik; biraz kırıcı, biraz üzücü yılları içerir. Yalnızlık bir süre sonra onu yeni bir evliliğe yönlendirir. İkinci eşiyle tanışır. 

Yeter'in değerini bilen, ona önce insan, sonra kadın olduğunu hissettiren bir eş. Yeter'in "hayatta her şeyim" dediği bir oğlu olur. O'na çoğunlukla adıyla seslenmekten çok "Paşam" diyerek hitap ediyor. "Oğlum varlıktan çok yokluğa alışsın istiyorum" sözü onun.

Geçmişte yaşadığı günlerden onda kalan en kalıcı iz, böbrek hastalığı. Böbrek sancısı tutunca hayatı çekilmez oluyor, zaman duruyor adeta. Hakkını her zaman, her yerde savunabilecek mücadeleci bir karakteri var. Bir dönem öfke kontrolüne de gitmiş. 
"Karmaşık, sorunlu toplumlarda öfkesini kontrol edebilenleri kahraman ilan ediyoruz." diyorum. Birlikte gülüyoruz. Zaten gülmediği zaman yok gibi. 

Hayatın zorluklarına gülümseyerek, dik durarak, hakkını savunarak karşı duruyor. "Oğlumun varlıktan çok yoksulluğa alışmasını istiyorum." sözü o'na ait. 

Binlerce kadının, kadınlığının bilincinde olmadan yaşadığı, dövüldüğü, hor görüldüğü, öldürüldüğü ülkemizde özellikle kırsal kesimde bilmediğimiz, tanımadığımız kim bilir daha kaç tane Yeter var? Kimisi kendini kurtarabiliyor, hayata direnerek, kendine güvenerek, hakkını savunarak... 

Bugün onlardan birinin kişiliğinde; üreten, emek harcayan, kendini ezdirmeden insan kalabilen tüm kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü kutluyorum. Onlara sembolik olarak kadınları simgeleyen; çiçekleri ince, naif, kırılgan, dalları ise sanki tehlikelerde savunabilmek için dikenli, mimoza çiçeklerinden armağan ediyorum. 

Ben kadınlarımızı; toprak altında zorlu kış şartlarında kalıp, sonra baharla birlikte baş veren, yeşeren , adeta "ben de varım" diyen kardelenlere, arpa zambaklarına benzetiyorum.


Sadece bir gün değil, yıllar boyu yolları hep açık olsun, karşılarına onları incitmeyecek, hırpalamayacak iyi insanlar çıksın diliyorum.

Makbule Abalı-Eğitimci
Mersin-2019






Şubat 14, 2019

SEVMEK ÖMÜR BOYU...



Kutlanması, anılması gereken ne çok özel gün var yaşantımızda. Bugün aynı zamanda Dünya Öykü Günü. Hayat da uzun, karmaşık bir öykü değil midir?

Bazı özel günlerin tek bir gün olarak kutlanmasını benimseyemedim ben;  
Sevgililer Günü bunlardan biri... 

Anmak, anılar yolculuğunda geçmişe kısa yolculuklar yapmak, elbette mutluluk verici. Ama bir tüketim toplumu yaratarak göz kamaştıran, el yakan harcamalarla,  günü farklı kılmak uğruna sonradan sıkıntı çekmek; Kime, neyi kanıtlamak  için?  

Manevi değerler parayla, gösterişle satın alınabilir mi? Görkemli kutlamalar, seçilmiş pahalı hediyeler, büyük aşkları sağlam kılmak için mi?

Sevgi neden sadece bir güne indirgensin? Bir gün sevgi gösterisinden sonra duraksama, şölen bitti havası. Sevgisizlik, bir hayatı ne kadar sürdürebilir?

Hayatın her aşamasında sevgi ile can buluyor yaşamlar. Ama bir günlük yoğun bakımla değil, çok günlük cana can  katmakla... 


SEVMEK ÖMÜR BOYU...

Sevmek;
Bazen bir insanı, bir yeri, doğayı.
Sevmek;
Ağaçları, çiçekleri,
Kuşları, çocukları...
Sevmek;
Bir insanı ince duygularla,
Katıksız, çıkarsız
Aklıyla, yüreğiyle,
Meziyetleri ve kusurlarıyla.
İyi günde-kötü günde
Coşkusuyla, hüznüyle
Sevmek;
Sevmeye değer olanları  
Bir ömür boyu, 
Tüm insanlığıyla
Sevebilmek...

Makbule ABALI-Eğitimci
2019-Mersin


Mayıs 08, 2018

BİR ÖMÜR...





Savaşlar içinde karmakarışık bir dünyada 
Barışı kendi içinde yaşatmalı insan;
Sakin, huzurlu, mutlu,
Sade, gürültüsüz, dingin...
Mavilikler toplamalı gökyüzünden,
Yeşille kucaklaşmalı yeryüzünde.
Çiçeklerle, kuşlarla dost olmalı.
Mutluluk küçük ayrıntılarda gizli;
Ağız tadıyla yenen iki lokmada,
Bazen bir su başında içilen bir bardak çayda,
Eski dostlarla geçmiş anılarda,
Ya da kurumuşken yeniden canlanan bir çiçekte...

Bazen hastalıklarla, kazalarla 
kesintiye uğrasa da hayat,
Yaşamak bir ömür boyu,
Sağlık elverdiğince...
Sonuçta sadece birkaç sözcük,
Koca bir ömrü özetler;
"Huzurlu, mutlu yaşadım" diyebilmek...

Makbule ABALI-Eğitimci 
2018 Mayıs. Mersin 









Kasım 15, 2017

YARIM KALAN BİR FOTOĞRAF... (ÖYKÜ )



Yaş aldıkça insanın değişimi beni hep kaygılandırır, düşündürür ve duygulandırır. Yaş almanın belli göstergeleri var. Yüzdeki kırışıklıklar yılların izlerini taşır çoğu zaman. O izler değil midir ki hayatın bir panoramasını düşündürür. Eller de yaşı gösteren en geçerli kanıt gibidir. Kahverengi lekeler, kırışıklıklar, bazen romatizma hastalıklarına bağlı kıvrılmalar.

Bazen hayat ne kadar acımasız diye düşünürüm. Ünlü şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı 35 yaş şiirinde "Zamanla nasıl değişiyor insan, hangi resmime baksam ben değilim" diyordu. "Gözler ruhun aynasıdır." derler. Gerçekten de çocukluktan yetişkinliğe çok değişmeyen tek şey gözler değil midir? Sanırım iyimser ya da karamsar bakış açımıza göre yüz ifademiz de değişiyor.

 Tarancı'nın değişimle ilgili o nefis şiirini içimden mırıldanıyorum; 
"Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
 Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
 Ya gözler altındaki mor halkalar?
 Neden böyle düşman görünürsünüz,
 Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?"

Çocuk ya da insan yüzüyle ilgili fotoğrafları o yüzden çok seviyorum. O yüzlerde insanın iç dünyasıyla ilgili ne çok izler var. Her yüz bir öykü yazıyor, kişinin iç dünyasını yansıtıyor sanki. Ama anı yakalamak ustalık istiyor. Gözlerin her hareketi ne çok şey anlatıyor; Konuşurken gözünüzün içine bakamayanlar, gözlerini sürekli kaçıranlar, duvarlarda gezdirenler... Eller de öyle değil midir? Bazen ellerini nereye koyacağını bilemez insan. Bazen eller ter içindedir. İnsanız... Hepsi doğal. Ve insana dair bir öykü anlatılsa söylenecek ne çok şey var. 

Dışarıda yazdan kalma bir gün vardı. Güneş ısıtmasa da ışınlarını yeryüzüne gönderiyordu. Deniz kenarına doğru yürüdüm. Sahil yolundaki inşaat devam ediyordu. Yürüyen az sayıda insan vardı. Yüzlerini incelediğinizde her yüzde farklı bir yaşam öyküsü gizli. Birden fotoğraf makinemi evde unuttuğumu hatırladım. Eski makinemin objektifi kırılınca aldığım bu yeni makinemle henüz anlaşamamış, uyum sağlayamamıştım.

Başımı kaldırdığımda birden onları gördüm. Bir ağaç altında, bir çiçeğin yanında eski bir bankta oturuyorlardı. 70 yaşlarında olmalılardı. Acemi ama çok istekli amatör bir fotoğraf sever olarak içimden gelen bir dürtüyle onlara doğru yöneldim. Önce yanlarındaki banka, sonra izin isteyerek bankta yanlarına oturdum. Günlük konular çerçevesinde konuşuyorlardı. Bu arada onları göz ucuyla inceleme fırsatım oldu; Birbirlerine nasıl da uyumlulardı. Saçları muntazam kesilmiş, koyu mavi bir eşofman giymiş sade bir kadın. 

İlerlemiş yaşının verdiği bir asalet, çok anlamlı izler vardı yüzünde. İri gözleri ve elleri önce dikkatimi çekiyor.  Çok şey yaşadığı buğulu ela gözlerinden belli. Denize bakarken gözler renk değiştiriyor, rengi yeşil oluyor. Kumral, hafif kırlaşmış boyasız saçlar, makyajsız bir yüz, kısa kesilmiş tırnaklar. Ellerini iç içe geçirerek oturuyor, arada sırada açıp kapatıyordu. Naif, kırılgan bir ruh halinin işaretiydi sanki bu duruş. 
Acaba mesleği neydi" diye düşündüm. Elleriyle yaptığı çalışmalar var mıydı, bu ince uzun parmaklar bir zamanlar bir enstrüman mı çalmıştı yoksa ?

İnsan bir kere hayal kurmaya başlamasın hayaller peş peşe beynimize üşüşüyor. Eşi daha konuşkan ve girişkendi. Uzun bir yüz, kalın kaşların altında  gözler, üstünde onu daha genç gösteren spor bir kazak. Sakalı yoktu ama, herhalde o gün tıraş olmamış haliyleydi. Gençliğinde çok yakışıklı olduğunu düşündüm.

Şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın dizeleri geldi aklıma;
"Unuttum yüzünü kadının,
Adamın gözleri aklımda..."

Sanki yanlarında oturmak, yavaşlatılmış bir aşk ve yaşam filmini izlemek gibiydi. Hayatın ta içinden karelerdi bunlar. Akşam serinliği başlıyordu. Denizden esen rüzgar etkileyiciydi. Eşinin ürperdiğini hissedince adam hemen kolunu onun omuzuna attı. Üstündeki hırkayı çıkarıp onun omuzlarına sardı. "Daha yeni hastalıktan  kalktın. Tekrar bir hastalık çıkarmayalım" dedi. 

Mutluluk tablosu gibiydi görünümleri. Bir kez daha baktım, fotoğraflarını çekmek için dayanılmaz bir arzu duydum. Bu huzur görüntüsünü ölümsüzleştirmek, böyle insanların da varlığını kanıtlamak istedim. Tüm cesaretimi toplayıp sordum: "Sakıncası yoksa bir fotoğrafınızı çekebilir miyim? "

Önce şaşırdılar, neden der gibi birbirlerine baktılar. Sonra "Neden olmasın" dedi adam. Ve mırıldandı "Güz gülleri..." Ne diyeceğimi bilemedim. "Estağfurullah" dedim. Kadın ekledi; "Alınmayın, bizim şarkımızdır." Üçümüz de gülümsedik. Biraz sonra küçük çapta poz vermeye bile giriştiler. Kadın başını eşinin omuzuna dayadı, el ele tutuştular. Elleri kenetlendi adeta. Belli ki sevdaları fotoğraflar üzerinde de kalıcı olsun istiyorlardı. 

Uzun zamandır yakalamak istediğim pozu nihayet bulmuştum. Bir akşam üstü günün en güzel saatinde açık havada, sahilde, çiçeklerin arasında. Mutluluğun resmi değil belki ama, sevginin, huzurun resmini yakalamıştım. Aslında bir konusu, bir öyküsü olan fotoğrafları seviyorum. Ama insanla ilgili her çalışma ustalık ve sabır istiyor.

Emektar fotoğraf makinem yanımda değildi. Olsa da kullanamazdım artık. Onarılamaz bir kırığı  vardı. Neyse cep telefonum imdadıma yetişti ve bu güzel görüntüye tanıklık etti. Ama sanırım içlerindeki o yaşama sevinci, gözlerindeki aşk ekrana sığmadı. Yarım kaldı çekimim...

Makbule ABALI-Eğitimci 
Kasım 2017








Mart 07, 2017

BAHAR DÜŞLERİ...( ÖYKÜ )



Havada tatlı bir esinti vardı. Kıştan bahara geçmeye henüz birkaç gün kalmıştı. Kış soğuğu daha etkisini sürdürüyordu.  Ama bu yörede bademler çiçek açmıştı. Pazar yerinde onu ta uzaktan fark ettim.20 yaşlarında ince , uzunca boylu bir genç kızdı. Pazar tezgahını düzenlemeye çalışıyordu.  
Tezgahın üzerine küçük bir sümbül saksısını yerleştirdi önce. Çantasından petrol rengi bir şal çıkardı, omuzlarına sardı. Sabah serinliğinde sanki içi titremişti. "Cemreler düştü ama gene de kışı yaşıyoruz. Narenciye çiçekleri henüz açmadı ,ama kokularıyla, güzel görüntüsüyle bahar kapıda" diye düşündü. 

Pazardaki satıcılar tezgahlarını hazırlamaya başlamışlardı. Burada sadece kadınlar satış yapıyorlardı. Adı üstünde; Kadın Üretici Pazarı. Bir yıldır  hafta sonları iki gün burada satış yapıyordu. Evde işlediği boncukları yazmaların kenarına dikiyor, bazen iğne oyası dantel çevreler  hazırlıyordu. Bugün de başındaki yazma kendi hazırladığı el emeği-göz nuru yazmalardan biriydi. Çiçek desenli, iğne oyalı yazma gür kumral saçlarının tamamını toplayamamış, iki ucunu arkadan serbestçe bağlayıvermişti. Ojesiz tırnakları, makyajsız yüzüyle çok doğal, duru bir güzelliği vardı. 

Yazmaları, iğne oyalarını, boncukları renklerine dikkat ederek özenle tezgahın üzerine yerleştirdi. Az ilerideki çay ocağından bir çay, bir gözleme aldı. Bir yudum çay, bir lokma gözleme, ağır ama zarif hareketlerle bitirdi. Ansızın gözleri buğulandı, kimseye belli etmeden gözlerini sildi. "Elbet bir gün evimde sevdiğim insanla kahvaltı yapacağım günler de yakındır" diye düşündü. Evinin mutfağını düşledi; " Kırmızı, küçük kareli perdeleriyle şirin bir mutfak. Dışarıya açılan aydınlık penceresinde menekşeler sıralanmış. Bir küçük masa, iki sandalye..."

Pazarda günün ilk saatleri düş kurmak için çok uygun olurdu. Bir de evde yatağa yatınca, uykuya geçmeden önce. "Kim bu hayallere sahip çıkacak? " diye düşündü. Ortaokuldayken sınıf arkadaşı çalışkan Ali vardı gönlünde. Öğretmenin sorusunu hiç kimse bilemese Ali bilirdi. Ali'nin bilemediği soruyu zaten hiç kimse bilemezdi. Gün geldi, Ali ailesiyle birlikte başka bir kente taşındı. 
Düşler parçalanmıştı, bir başka biçimde devam etti. Ama henüz kimse yoktu. Beyaz atlı prens ne zaman, nereden çıkıp gelecekti. 

Bu aralar kurduğu düşler hep evlilik üzerineydi. Uzun bir zaman diliminde sürdü düşler. Düşlerinde bir küçük bahçeli ev vardı; Bir oda bir salon. Bahçesinde mevsim sebzeleri ve yararlı otlar. Ocakta kaynayan taze çay, bir küçük tencerede mercimek çorbası. Arada sırada tarçınlı-elmalı kek. Bir başka gün belki sebzeli börek.
"Bu iğne oyası ne kadar?" Sesle irkildi. Düşleri parçalandı birden. "Kaldığım yerden devam ederim." diye düşündü. Bir iş yerinde düşler hiç istenmedik zamanda kesilebilirdi. O zaman dilimleri başkalarına tabiydi.

İğne oyasının fiyatını biraz düşürerek söyledi. Sabah siftahı olacaktı. Günün ilk satılan ürünü  bereket getirirdi. Satıldı tabii. Günün ilk kazancını ayrı bir yere koydu. Üreten-kazanan bir kadın olmanın hazzını yaşadı bir an. Gülümsedi. Pazar bu saatlerde çok kalabalık olmazdı. "Düşler saati" diye düşündü. Evdeki düşler biraz daha farklıydı. Özellikle akşamları uykuya dalmadan hemen önce onu çok rahatsız eden kabus gibi bir düş vardı:

9-10 yaşlarındayken yan komşularından gelen çığlıklar, sınıf arkadaşı kendisinden 3 yaş büyük Ayşe'nin kocasından yediği dayaklardan kaçıp onlara sığınması. Babasının polise haber vermesi. Nasıl unutabilirdi o geceyi. Eşine öylesine şiddet uygulayan bir insanla evlenmesi mümkün değildi. Sözel ya da fiziksel şiddet, kaba kuvvet hepsi insanı aşağılamaya yönelikti.
Varsın zengin de olmasın, o çalışmaya razıydı, yeter ki mutlu olsunlar.

Evleneceği insanda aradığı belli özellikler vardı tabii; Dürüst olsun, güvenilir olsun, adam gibi adam olsun, daha ne isterdi? Şiddetin her türlüsüne karşıydı. Bu arada tezgahın önünde duranları fark etti. Gülümsedi .Karşısındaki iki kişi de içtenlikle gülümsediler. Bir anda aralarında pozitif bir iletişim kurulmuştu. Bir iğne oyalı yazma daha sattı. İğneyle kuyu kazmıştı onları tamamlamak için. 
Her oya bir sabır küpü diye düşündü. Gerçi parmakları alışmıştı artık, zorlanmadan işliyor, harikalar yaratıyordu. 

Beyaz atlı prens bir gün gelecekti elbet. Belki atıyla değil, güler yüzüyle, doğru sözüyle, yürekten sevgisiyle... O zaman bahçeli evi cennete çevirir, eşini nasıl da sever, bağlanırdı. Kadına, insana saygı duyan kişiye başının üstünde yer vardı. Annesi hep "Yuvayı dişi kuş yapar." derdi. Baharda göçmen kuşlar da yuva yapmaya gelirdi. Bu yıl kış uzun sürmüş, bahar geç gelmişti. Varsın olsun...
Pazar düşleri bir gün mutlu sonla biterdi elbet...

Makbule Abalı-Eğitimci



Ekim 27, 2015

HAYAT ARKADAŞI...




Arkadaşlık ne güzeldir.Sevdiğiniz arkadaşları hatırlayınca içiniz ısınır, gülümsersiniz. "Arkadaş" kavramı ne çok şeyi içerir; sevgi, vefa, dostluk, anılar... Çeşitleri de ne çoktur; okul arkadaşlığı, sıra arkadaşlığı, iş arkadaşlığı, mahalle arkadaşlığı... 

Hepsi güzeldir, hepsinin yeri ayrıdır ama biri çok farklıdır; Hayat Arkadaşlığı. Çok dikkatli ve titiz bir seçim gerektirir.Bir ömür boyu birlikte yol alınacaktır. Yol arkadaşınızı iyi tanıdıysanız , güven duyuyorsanız elbette daha rahat yol alırsınız.

Televizyonlarda evlilik programlarında 10 dakika içinde ömür boyu  beraber olacağı hayat arkadaşını seçmek, karar vermek ne derece doğru sayılabilir. 
Bir bakışta aşk, bir görüşte karar vermek ne denli kolaydır, tartışılır. Bir dakika içinde "elektrik almak" ya da almamak mümkün olabilir mi?

Bir ömür boyu birlikte yürümeyi göze alanlar elbette karşılıklı fedakarlıklar yapmayı da göze alacaklardır. Kişisel zevkler her zaman uyuşmayabilir. Beklentiler değişebilir. Yıllar güçlü beraberlikleri daha da güçlü kılar veya yanlış ilişkileri sonlandırabilir. 
Benjamin Franklin: "Evlenmeden önce gözünüzü dört açın, evlendikten sonra yarısını kapayın" diyor.

Zamanla yaş almanın doğal sonucu olarak bedende yıpranmalar, yıkıntılar başladığında birbirini ilk zamanlardaki haliyle koruyup kollayan çiftler hayata da daha olumlu, daha güzel bakabiliyorlar. 
Eşlerden birinin ayağı tökezlese diğeri destek olup yardımcı olabiliyor. 

İnsan eski halinde kalmıyor tabii. Değişime uğruyor. Yüzdeki çizgiler yaşla birlikte olgunlaşmanın da belirtisi. Saçlardaki aklar kazanılan deneyimlerin belgesi. Onların çoğalmasıyla güven, vefa, sevgi de artıyor. Bir ömür uzun bir zaman dilimi, zor, dolambaçlı bir yol. Zamanla eşlerin davranışları birbirine benzeyebilir. Hatta bazen fiziksel benzerlik de gözlenebiliyor.

Hayat arkadaşınız, birlikte bir hayatı yüklenebilecek güçte olursa daha kolay yol alıyor,  başarıya daha rahat ulaşıyorsunuz. Hayat ancak iyi bir yol arkadaşıyla "yaşanabilir" oluyor. Dünyanın bu gürültüsü patırtısı içinde hiç olmazsa yuvasında "huzur" bulmak istiyor insanoğlu...

Ünlü yazar ne güzel diyor;

"Gerçekten birbirine bağlı bir çift için, gençliğin elden gidişi bir felaket değildir. Birlikte yaş almanın güzelliği, ihtiyarlamanın acısını unutturur."
                                       Andre Maurois