Yıllar değişim rüzgarlarıyla birlikte geçiyor. Bazen çok sert rüzgarlarla, fırtınalarla bir şeyler kaybolup giderken , bazı günler, ılıman rüzgarlar ve küçük değişikliklerle hayat kendini kanıtlıyor.
Toplumsal veya bireysel olarak değişim, elbette kaçınılmazdır. Doğal olarak her değişimde kayıplar da, kazançlar da vardır. Doğada dengeyi sağlamak zordur. Savunmasız ya da yalnız kalmak, an meselesidir.
Hayatın karmaşası içinde; yazılanlar, çizilenler yıllar sonra da güncelliğini koruyabiliyor. Bir süre soluklanıp; "Daha henüz dün gibi" diyorsunuz.
İnsan yaşamında 40 -50 yıl önemli bir zaman dilimi. Acaba yakındığınız bir durum halen devam etmekte midir? İnsan olumsuzlukların iyiye gitmesini beklerken, diğer yandan olumlu özelliklerin sürekliliğini diliyor.
Hayat rüzgarları her zaman istediğimiz yönde esmiyor ya da beklentilerimize uygun değişmiyor. Yıllar zamanı da beraberinde sürükleyerek hızla akıp gidiyor.
Geçmişte yazdığım şiir denemelerinden küçük bir demet...
KOŞU Amansız bir koşuydu bu Bizden öncekilerin başlattığı Ve sürüp gidecek bizden sonrakilere Koştuk yürümeyi öğrendiğimizden öte Koştuk koştuk hep koştuk... Başarıya, iyiliğe, güzelliğe Dostluğa, sevgiye, umuda... Öyle bir koşuydu ki bu bitiş' siz İpi göğüsleyemeden göçtü nicemiz... Makbule (Gültekin) Abalı Adana KÜÇÜCÜK
Küçücüktü; Ama öylesine küçük ki, Başı, elleri, ayakları. Yalnızca gözleriydi kocaman olan. Yıllar geçti, büyüdü... Neler gördü bilseniz, gözleri de küçüldü... Makbule (Gültekin) Abalı
Adana DOĞA KANUNU Taştı, duygusuz-anlamsız. Kaldı yıllarca yerinde. Fırlatıverdiler bir gün denize doğru Düştü, yer değiştirdi.
Bitkiydi, güneşe-ışığa-suya tutkun. Uzadı, büyüdü, çiçek açtı. Baharı özledi hep mevsimlerin ardından Susuz kaldı bir gün, kurudu...
Güçlü bir çoban köpeğiydi. Sürüyü korudu onca yıl Hata yaptı bir gün, Kurtlara yem oldu.
İnsandı, düşünen- konuşan-gülen-ağlayan. Doğdu, adım attı dünyaya. Girdi oyuna, türlü rollere büründü senelerce Uydu yaşama, büyüdü, gelişti ve öldü...
Mezar taşında sadece iki sözcük kaldı; Doğdu... Öldü...
*Sağanak yağmur yağarken küçük çocuk annesine sordu: "Allah Baba ağlıyor mu anne? O çok merhametlidir diyordun " Yağmur annesinin de yanaklarını ıslatmıştı. Soru yanıtsız kaldı.
*Zamanında cevapsız kalan sorular, çok mu zordur, cevabı mı yoktur, tam anlaşılamamış mıdır?
* Minicik kuşların, çerden çöpten salyalarını katarak yaptıkları yuvalar bile kolay kolay bozulmazken insan eliyle yapılan bazı yapılar nasıl yıkılır da taş taş üstünde kalmaz?
* Çok yüksek egolu, ön yargılı insanları yalan makinesine bağlasak, vicdanlarının sigortası atar mıydı acaba ?
* Değerli takıların sahtesini ustalıkla yapabilenler; gerçek yüzlerle maskeli yüzleri, içten davranışlarla, yapmacık davranışları ayırt edebilirler mi ?
* Öbür dünyada hayal ettikleri farklı hayatı, bu dünyada bulmak için midir bazı insanların bunca kavgası, didişmesi, acımasızca davranması...?
* Çok büyük yeryüzü felaketlerinde: Toprak yer değiştirip yarılırken, denizler dalgalanıp kabarırken, yanardağlar lavlarını püskürtürken , sular sel olup coşkuyla akarken, bazı insanlar olup bitenlere nasıl kayıtsız kalabilir...?
* Öfke, kin, nefret yerine ; hoşgörü, anlayış, sevgi dili kullanmayı neden bir türlü beceremez bazı insanlar ? "İnsanca'yı " öğrenmek , bir yabancı dili öğrenmekten daha mı zordur ?
* Adaletin olmadığı yerde kötülükler tavan yapmaz mı ? O zaman düzeni kim sağlar, haklıyı haksızdan kim ayırt eder ?
* Çok büyük bir felaket yaşanırken, yürekler yangın yeriyken, en zorunlu ihtiyaçlara çare olamayan bazı insanlar ya da kurumlar kendi birikimlerini bir başka dünyaya hangi kargo ile gönderebilirler?
* Binlerce insan enkaz altında kalırken, binlerce çocuk kayıplar listesine girerken, ağıtlar yakılıp destanlar yazılırken; kayıpların geleceklerini karartanlar nasıl bir hayat planı yaparlar...?
* Zamana, mekâna, duruma, kişiye, geçen bir ömre bağlı olarak zor sorular, zor cevaplar vardır bazen. Hayatın sonunda sorulur: "Merhumu nasıl bilirdiniz? " Hayatı boyunca iyi, güzel, yararlı çalışmalarla yıllar boyu iz bırakanlara ne mutlu...
Hangi mevsimde olursak olalım hayatın hızlı akışı içinde iyi gün de, kötü gün de yaşanıyor. Hayatımızın rotasını istediğimiz-beklediğimiz- umduğumuz gibi yönetme şansımız yok. Bazen bir pınar akışı gibi sakin, huzurlu günler yaşarken bir başka gün okyanusun ortasında yorgun, umarsız hissedebiliyoruz kendimizi. Bir cankurtaran simidi bile olmaksızın su üstünde kalmaya çalışıyorsunuz.
Dünya coğrafyası gibi hayatımızda da engebeler, inişli çıkışlı yollar, çıkmaz sokaklar, uçsuz bucaksız doğal güzellikler ya da dipsiz kuyular, hatta uçurumlar var. Her şeye hazırlıklı olduğumuzda daha az üzülüyor, daha az yıpranıyoruz. Hayat sürprizlerle dolu. O sürprizler ya da küçük mucizeler değil midir bizi yaşamı sımsıkı tutunmaya yönlendiren, direncimizi tazeleyen?
Sabahları kuşlar aç kalmasınlar diye çırpınırken kolay kolay geçmeyen bir öksürük geceleri daha da uzun kıldı. Gençlikte ilaçlara sarılmasak da yaş aldıkça güvendiğiniz doktorların önerilerine-en kısa zamanda iyileşmek isteyen sakin ve uysal bir hasta olarak- aynen uyuyorsunuz. Hele çekinerek aradığınızda, utanarak telefon ettiğinizde karşınızda mekanik bir ses yerine İnsan sesi duyabilmek, sesinizin tınısından anlaşılabilmek...Kuru bir teşekkür minnet borcunuzu ödeyebilir mi?
Zor günlerde, hele acı ve hastalıkların yoğun yaşandığı günlerde çevrenizde dürüst ve güvenilir, yardımcı olmakla mutluluk duyan, duygudaş, sizinle sevinen-sizinle üzülen, her soruna çözüm bulmaya çalışan "hakkınızı nasıl öderiz? " diyebileceğiniz komşudan öte gerçek bir dost gibi kişiler bir evdeki iki hastayı da mutlu kılabilir. Gri günleri masmavi renklendirir.
Kendinize bile yetemediğiniz zamanlarda bazen "Ah bu kediler de bahçeyi tuvalet sanıyorlar." demişken, kapı önünde-bahçede yeşeren papatyalar ve doğal yeşilliklerle, şifa kaynağı doğal otlarla nasıl da mutlu olursunuz.
Duyarlı, naif, hassas insanlar aramızdan çabuk ayrılıyorlar. Her beyin ve yürek fırtınası ya da olumsuz yaşanmışlıklarla gün geliyor, geride kalanlara veda ediyorlar. İyi ki değer bilen insanlar, dostlar var. Kayıpları anılarla , anma günleri ile bir vefa borcu, insanlık örneği gibi gündeme taşıyor, unutmuyor, unutturmuyorlar. Psikolog-şair-yazar Suna Tanaltay' ın ölüm yıldönümünde "Bir anma Gününü" lâyık olduğu biçimde gerçekleştiren Mersin ve Tarsus Alzheimer Derneklerine sonsuz teşekkürler.
Ebediyete göçmüş, toplum ve ülkesi adına yararlı-güzel işler gerçekleştirmiş, iz bırakmış tüm kayıplarımızı saygı, rahmet ve teşekkürlerimizle anarak...
Son zamanlarda acaba giderek azalıyor mu diye gazete ve TV haberlerine bakıyorum. Ama hayır, azalmıyor, artıyor. Adeta cinnet geçirmekte olan bir ülke haline geldik. Güpegündüz bir kadın, şehir merkezinde bir arabada saldırıya uğruyor. Saldırgan kendini savunuyor: "Bayılacaktı, düşmesin diye sarıldım." diyor. Olayın içinde yalan, vahşet, öfke, şiddet, her türlü olumsuzluk var. Pek çok ülkede "suç ve ceza" kavramları tam karşılığını bulamıyor, kafalarda soru işaretleri bırakıyor ama tam yerine oturmuyor. "Kuşku" insanın kafasını kemiren en büyük düşmanlardan biri.O olayda kameralarda o günle ilgili deliller bulunmasına rağmen, saldırgan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor. Hak-hukuk pek çoğumuz için önemli kavramlar; Kendimizi güvencede hissetmek istiyoruz, aykırı davranışlar, haksızlıklar son bulsun istiyoruz. Bir başka olay; Bir baba çocuklarının gözü önünde kaynar su dökerek eşini yakıyor. O çocuklar hayatları boyunca ateşten, sıcak sudan çekinmeyecekler mi? İçlerindeki yangını nasıl söndürecekler, belleklerindeki görüntüyü nasıl silecekler? Benzeri kötü olaylara tanık olan çocukların travması bir ömür boyu sürmeyecek mi? Söz edilmesi gereken o kadar çok olay var ki; "Yolumu kestin" bahanesiyle bir arabanın önünü kesen iki maganda( bu sözcüğü hiç kullanmayan ben bile kullandım.) sürücüyü öldüresiye sopalarla dövüyorlar. Günün aydınlığında oluyor bu olay, gün ışığı karanlığa dönüşüyor. Hayatı kararıyor genç adamın. Bir büyük kentimizde-kentlerin suçu yok tabii- bir yurtta 7 çocuğa tecavüz ediliyor. Olay halen soruşturuluyor. Acaba bütün görevliler sımsıkı gözlerini kapatıyorlar mı, korku tüm duyguları bastırıyor mu, doğrularla yanlışlar hızla yer mi değiştiriyor...? Sormak belki aydınlanmak olacak ama soran cezalandırılıyor... Anlatmakla bitmiyor; Otobanda motosiklet üzerinde baş aşağı durup akrobasi hareketleri yapmaya çalışıyorlar. Bir arabaya çarparak durabiliyorlar ancak. Onlar kurtuluyor ama başkalarının canı pahasına. Yaşam bu kadar ucuz muydu...? Bir köpeği arabanın arkasına bağlayıp kilometrelerce acımasızca sürüklüyorlar, hayvanın büyük acı çekmesinden keyif alıyor, kahkahalarla gülüyorlar. Bu tür olayları yazarken bile rahatsız oluyorum; Bir kedinin üstüne benzin dökerek yakıyorlar. Bu insanlık dışı olayı, vahşeti izliyorlar, arsızca gülüyorlar, eğleniyorlar...(!) Bir kent merkezinde, kalabalıkta, bir zabıta daire başkanı, bir zabıta memurunu arkadaşlarının gözleri önünde defalarca tokatlıyor. Onun görevden alınması yaraya ilaç olmuyor tabii. Başı eğik gezmek kimilerine yük olurken kimilerine gökyüzünde yeni yıldızlar aratıyor.
Filmlerde, dizilerde bazen öyle hikayeler işleniyor ki gençler güçlü, yakışıklı, çok paralı olmaya özendiriliyor adeta. Rol model olarak kimi, kimleri benimseyecekler? Sevgi, saygı, akıl, vicdan, insanlık, nezaket mumla aranıyor sanki...
Örnekler çarpıcı, toplum neden bu tür olaylara tanık olsun? Okullarda da şiddet kol geziyor, çocuklar bazı öğretmenlerince aşırı dayakla, kaba şiddetle cezalandırılıyor. Okullar basılıyor, okul müdürleri öldürülüyor, yöneticiler yaralanıyor, okul önlerinde dahi uyuşturucu satışı yapıldığı söyleniyor. Ve ne yazık, ülkemizde pek çok şey "terör " sözcüğüyle birlikte anılıyor. Bir zamanlar yadırgadığımız şeyleri artık kanıksadık: Trafik terörü, gıda terörü, eğitim terörü, sağlık terörü, öldürülen kadınlar terörü, inşaat terörü, taşeron terörü, çocuk işçi terörü... İnsanlarımız böylesine acımasız, duyarsız değildi. Ne oldu bize...? Yolda giderken ya da bir toplu taşıma aracında bazen insanların yüzlerine bakarım; çoğumuzun duyguları yıprandı, yıpratıldı adeta. Daha öfkeli, daha tahammülsüz, daha kırılgan insanlar olduk. Bazen havai fişek patlamalarını dahi bir başka yorumluyoruz. Çok sakin bildiğimiz insanlar birden patlayabiliyorlar. Ya da gerçekte çok sinirli olan insanların kendini kabul ettirmek için farklı davranabildiklerini gözlüyoruz. Güçlü olmayı; kaba kuvvetle, kötü sözle, insanı aşağılamakla, maddi güçle, güzellikle, yakışıklı olmakla eşdeğer tutanlar var. Zordur İNSAN'ı anlamak, davranışlarının nedenine inmek, ruhsal yapısını çözümlemeye çalışmak... Kişi iç dünyasında nereye kadar geçiş izni verirse, biz o kadarını görürüz. Çıkar ilişkileri öylesine çoğaldı ki, kim gerçek beniyle, kim maskeli, kim maskesiz, bilmek giderek güçleşiyor. Çift kişilikli insanları tanımak ustalık gerektiriyor. Çevremizde ne olup bittiğinin farkında olmak, sorunlara karşı duyarlı olabilmek, çok geç kalmadan önlemler alabilmek gerekiyor herhalde. Yel değirmenlerine karşı tek başına savaş açan Don Kişot gibi öne çıkmak değil tabii; ama yetkili ya da yetkisiz ülkesini seven bireyler olarak bir şeyler yapmak, çorbanın tuzu misali katkıda bulunabilmek...
Kötülüklerin çoğalmaması için yardımcı olabilmek... "Kırık Camlar" öyküsünü yaşamamak, yaşatmamak. Dünyayı kurtarmak değil, dünyayı yaşanabilir kılmak, hayata anlam katabilmek... "Durdurun dünyayı inecek var. " demeye belki henüz zaman var... Ama, şiddetten uzak, daha sakin bir hayatı öylesine özlüyoruz ki...
İnsan hayatında başlangıç ve son arasındaki gizemli yola ömür diyoruz. Hepimiz için farklı bir yol bu; bazen uzun, bazen kısa, bazen inişli çıkışlı, bazen kesintisiz. Ne zaman başlar, ne zaman son bulur, bilinmez. Erken ya da geç, hastalık veya kaza, evinde yatağında, dışarıda, bebek, çocuk, genç, yaşlı... Bir gün hayat son buluyor. Duygular dile gelince sözcüklerde , dizelerde anlam buluyor yaşam. Ünlü şairlerin dizelerinde hayatı bir başka pencereden izliyoruz.
*TARANTA BABU'YA MEKTUPLAR
Yaşamak ne güzel şey Taranta Babu
Yaşamak ne güzel şey...
Anlayarak bir usta kitap gibi
Bir sevda şarkısı gibi duyup
Bir çocuk gibi şaşarak YAŞAMAK
Yaşamak;
Birer birer ve hep beraber
İpekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
Sevinçli bir destan
Okur gibi YAŞAMAK...
Nazım Hikmet RAN
**********
GÜNEŞ TOPLA BENİM İÇİN
Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört bir yana canım
Güneş topla benim için
Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından canım
Güneş topla benim için
Seher yeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleyin gök yüzünden canım
Güneş topla benim için.
Ülkü TAMER
* AYRILIŞ
Bakakalırım giden geminin ardından
Atamam kendime denize, dünya güzel,
Serde erkeklik var , ağlayamam
*************
Deli eder insanı bu dünya,
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç
Orhan Veli KANIK
*GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki;
Pervam yok verdiğin elemden,
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
Cahit Sıtkı TARANCI
* 35 YAŞ ŞİİRİ
Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında
Cahit Sıtkı TARANCI
* RİNDLER'İN ÖLÜMÜ
Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında yatan kabrinde
Her seher bir gül açar;
Her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal BEYATLI
* BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU
Yorgun gözümün halkalarında,
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... Sonsuz iri güller...
Güller ki kamıştan daha nâlân,
Gün doğdu yazık arkalarında!
Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilân
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?
Ahmet HAŞİM
*SEVGİLERDE
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi...
Behçet NECATİGİL
*YAŞADIKLARIMDAN ĞRENDİĞİMBİR ŞEY VAR
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Hayatla ölüm arasındaki ince çizgi bazen uzayıp gidiyor, hiç bitmeyecekmiş gibi. Bazen de ansızın beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir biçimde sona eriyor. Bilinmeyen bir dünyaya yolculuk gibidir ölüm. Başlangıç hep bilinir de son bilinmezler hanesindedir. Yaşamın son perdesi, bir final, bir nokta, bitiş çizgisi...
Ölümü yakıştıramadığınız insanlar vardır. Öldükten sonra bile zor gelir inanmak. Kaç yaşında olursa olsun, adeta tükenmez bir enerjiye sahiptirler. Çevrelerine sanki ışık yayarlar. İletişimi kesmediğiniz sürece öğrenir, eğitilirsiniz. Dünyaya daha iyimser bir gözle bakarsınız adeta. Paylaşmayı, bilgi alışverişini, doğruluğu, dürüstlüğü ilke edinirsiniz. Yanlışları düzeltmek, gerçeği kanıtlamak, iyi insan olmak onların temel ilkeleri arasındadır. Kuzenim Y. mimar Çelik Erengezgin öyle insanlardan biriydi. 2 Eylül 2023 günü aramızdan ayrıldı. Sevgili eşi Afet Erengezgin'in ardından o da ebediyete göçtü.
Belleğimde kalan bölük pörçük anılarla yılların ötesine ulaşıp anmak istiyorum : Babası Muzaffer Enişte Cumhuriyet yıllarında Devletin üst kademelerinde çalışmış çok dürüst, çalışkan, güvenilir bir inşaat mühendisi idi. Tipik bir İstanbul Beyefendisi. Eşi Fadıla Teyze'yi titiz, düzenli bir ev kadını, akraba canlısı bir yakınımız olarak hatırlıyorum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü mezuniyet tezimi hazırlarken Çemberlitaş Yükseköğrenim Kız Öğrenci Yurdundan ayrılmış, Fadıla Teyzemlerin rahat ortamında kalmıştım. Özenle hazırlayıp sunduğu pasta ve kurabiyeleri, lezzetli poğaçaları , güzel yemekleri unutamam.
Gençlik yıllarında Çelik Erengezgin yaşıtlarından farklıdır. İki ağabeyden sonra küçük kardeştir. Çok güzel piyano çalar, çok okur, araştırır. Onurlu, gururlu, kendine güvenen, biraz içine kapanık bir ergen. Daha sonraları İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Seramik Bölümünden mezun güzel, kibar, nazik, kültürlü bir eş seçer, sevgili Afet'le evlenir. Bursa Tirilye İlçesine bağlı Ürünlü Köyü'nde yaşarlar. Çavlan ve Başat adlarında iki çocukları olur. Daha sonra koruma altına aldıkları Turan, Ceyhun, Mehmet ve Aşkın'a da anne babalık yaparlar.
Eşi Afet ruhsal alanda , zihinsel enerji konularında çok yararlı çalışmalar yaparken Çelik Erengezgin Mimari Enerji alanında çalışmalara imza atar. 2008 yılında Eurosolar Mimarlık Ödülünü kazanır. Diyarbakır Güneş Evini yapar. "Betonarme yapılar insanlığa ve doğaya ihanettir." tezini savunur. Enerji-Ekoloji ve Ahşap konularında, depremler içi n önlemler konularında makaleler yazar, seminerler düzenler.
İnsan birey ve toplum adına çok güzel çalışmalar yapan, izler bırakan, çaba harcayan iki güzel insan. Afet Erengezgin'i 2015 yılında kaybettik. Çelik Erengezgin 2 Eylül 2023 tarihinde Bursa'da şeker hastalığı koması nedeniyle aramızdan ayrıldı. "Gelecek Bizlere Emanet" adıyla kurduğu WhatsApp Grubundaki güzel paylaşımlarını çok özleyeceğiz. Işıklar içinde uyusunlar.
Makbule ABALI
4 Eylül 2023 Urla
İzmir Urla'da Y. Mimar Çelik Erengezgin'in inşa ettiği ahşap ev fotoğrafını paylaşan Sn. İsmail Ötenbülbül'e çok teşekkür ederim. M. A
Çoğu zaman düşünürüm; Şu anda dünyada kaç doğum, kaç ölüm olayı gerçekleşmekte? Kim bilir ölen neler yaşadı, doğan neler yaşayacak? Nelerle karşılaşacak, ardından neler söylenecek? Yaşamda hiçbir şey çok net değil.Bir bilinmezlik içindeyiz. Her ölüm içimi acıtır, hayatı yeniden sorgulatır ve düşündürür Genç ölümü de yaşlı ölümü de yakınlarına göre zordur. Giden bir can'dır. "Daha yaşanacak anlarımız, günlerimiz vardı" sözü çok anlamlıdır onlar için. Kafama takılan bir soru vardır hep: Cenaze namazında Hoca sorar: "Merhumu nasıl bilirdiniz ?" Cemaat hep birden cevap verir:"İyi bilirdik." Oysa içlerinde hayatı kendine ve çevresine zehir edenler de vardır elbette. Gerçek iyi insanlardan birini kaybettik bugünlerde. Mersin Alzheimer Derneği gönüllülerinden Mehmet Türk arkadaşımız mütevazı kişiliği, saygılı davranışlarıyla fark ettirmeden iyilik yapmak için koştururdu. Küçük küçük anıları topladığımızda bir iyilikler yumağı çıkıyor ortaya. Eşi Alzheimer hastasıydı, Derneğin Bakımevinde kalıyordu. Mehmet Bey eşine ilgisini, özenli bakımını hiç esirgemedi. İyiliklerle anılıyor insan. Geride bir tebessüm, bir tatlı seda bırakabilmek ne kadar önemli. Cahit Sıtkı Tarancı 35 Yaş şiirinde ölümü nasıl da anlamlı özetler: "Neylersin ölüm herkesin başında Uyudun uyanamadın olacak Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında Bir namazlık saltanatın olacak Taht misali o musalla taşında. Yaşarken hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama anlam katabilmek ne kadar önemli. Değerli arkadaşımızı saygıyla, rahmetle anıyor, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyoruz. Makbule ABALI
Harika bir insanı, muhteşem bir hayatı bir cümleyle nasıl özetler insan. Gülsen Varol Öğretmenimizi kaybettik. Bu sabah bir arkadaşım bu haberi ilettiğinde içimden bir şeyler koptu, gözlerimden yaşlar süzüldü. Son zamanlarda blog sayfasına daha sık bakar olmuştum. Ama sanırım artık yazamayacak kadar yorgun ve halsizdi. Oysa onun yazı ve şiirlerini ne büyük keyifle okurdum. Okuduktan sonra yorum yazmak için içinizde dayanılmaz bir istek duyardınız. Sağlığında yorumlara da özenle cevap verirdi. Gülsen Öğretmenimin bloğu bir okul gibiydi.
İki kitabını okudum, tanıtımlarını zevkle yaptım, blog sayfalarımda yayınladım. Çok mutlu olmuştu. Bugün ben de bu güzel insanın benim kitabım "Geriye Kalan " ile ilgili değerlendirmesini sayfama almayı düşündüm. Bloğumda ondan bir iz, bir anı kalsın istedim. Sizi çok özleyeceğim sevgili Gülsen Öğretmenim. Sizinle ilgili çok anı biriktirdik. Sevgiyle. saygıyla, özlemle...
"GERİYE KALAN" diye başlamış Makbule Abalı..
Okunması gereken muhteşem bir kitap. Muhteşem bir gaye uğruna saklı acıların/anıların paylaşıldığı gerçek bir yaşam öyküsü.. Acı ve tahammülü güç bir hastalıkla barışık olarak mücadele eden bir evlâdın kaleminden hiç abartıya kaçmadan yazılan ama her bir satırında sakladığı hıçkırığını duyacağınız bir yaşamın öyküsü..
****
Günaydın mı demeliyim iyi geceler mi bilemedim Sevgili Makbule Abalı?
Günümü geceme katmışım “geride kalanlar”ı okurken.. Ne yazacağımı, ne yazmam gerektiğini bilemeden başladım görmemi engelleyen yaşlara aldırmadan..
Seni kutlamak geldi önce içimden?? Sonra, sanki saçma ve gereksiz gibi geldi bu cümle.. ters tepti iyi niyetler.. öylesine birebir yaşadım ki yaşadıklarını. Sanki o anları anıları yaşadığın için kutlamak gibi görüntü verebilir mi diye düşünüp vaz geçecektim ama başka nasıl ifade edebilirim takdirimi bilemedim.. Belki de ilk kez aradığım kelimeleri bulamadım. Eminim hepsi yerli yerindeydi ama ‘yazma beni’ der gibi yok oldular birden..
Ama ben yine de inatla seni kutlamak istedim.. böyle mükemmel bir evlat olduğun için önce.. sonra hiç abartıya kaçmadan, sanki sesini hiç yükseltmeden masal anlatır gibi anlattığın için o acılarını.. ve yazarsam ifade edememekten korktuğum pek çok duygum için seni kutlamak istedim. Her bir satırında kendimden ufak alıntılar buldum.. kırık bir camın ardındaki odadan kendimi seyreder gibi hissettim pek çok yerinde.. sanki ben yazmışım gibi, benim yerime yazılmış gibi hissettiğim pek çok satırın altlarını kırmızı kalemle çizdim..
Sonra baktım zor duyan kulağıma bir cızırtı gelmekte.. dikkat kesildim.. baktım sabah ezanı okunmakta.. AH... dedim.. zamanıdır ruhları huzurlu kılmanın.. sonra okudum okudum.. sonra sanki yanı başımda gibi duran meslektaşımla konuştum!.. yüce bir gücün ona rahmetiyle huzur verdiğine inanana kadar sürdürdüm kendimce dualarımı.. sonra baktım yeni bir gün doğuyor.. uyumuşum!
"Vah gidene" denir genelde. Ben zamansız ölüm için geçerli kabul ederim bu sözü.
Hayatın içinde her şey iç içe Sevgili Gülsen Öğretmenim. Bazen karmaşık bir geometrik şeklin parçaları gibi. Bazen bir duygu fırtınası gibi. Anlamlı yazınızı az önce okudum. Gözlerim buğulanarak tekrar okudum. Hani bazen tüm kontrolünüze rağmen göz yaşlarınızın akışına engel olamazsınız.
Ama biliyorum ki bazen böyle duygulanımlar iyi geliyor insana, rahatlatıyor, ferahlatıyor...
Pek çok konuda hepimizin hayatında ortak noktalar vardır eminim. Mutlulukta, acıda, sevinçte ya da hüzünde. O zaman o insanlar birbirini daha iyi anlayabiliyor. Çok uzaklardan, hiç görüşmeseler de "iletişim" kurulabiliyor.
Duygu paylaşımı için kitabımı okumanızı öyle çok istiyordum ki...
Çok mutlu oldum. Her zamanki üstün anlatım gücünüzle , çok yönlü bakış açınızla nasıl da güzel değerlendirmişsiniz.
Sizin böylesine güzel ve içten kutlamanız "iyi bir iş" yaptığıma inancımı daha da pekiştirdi. Gerçekten "iç huzuru" ne kadar önemli ve ona nasıl da ihtiyacımız var.
Yürekten teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız...
Mersin Mezitli’ deki evimi hatırladım evinin fotoğrafını görünce Makbule.. Sonra.. hiç hatırlamak istemediğim tatsız olaylarla dolu 10 yılımı.. Namrun yaylasındaki evimi.. Babil sitesinde deniz kenarındaki evimi.. "Keşke" ler, uygun adım marş diyerek hücum etti yarım aklıma.. Keşke dedim.. keşke o yıllarda tanısaydım Makbule'yi.. Bu muhteşem saygın aileyi.. Kimselere anlatmaya kıyamadığım acıları anıları paylaşabilseydim bu yüreği yüce insanla. Ama hiç görüşemesek de o ilâhî iletişimin kurulduğuna inanıyorum ben. Sen de iyi ki varsın Makbule'm.
Sevgi, aşk gibi kavramların yıpratılmaması gerektiğine inanıyorum. Sevgimizi dile getirmek için tek güne bağımlı kalanlardan da değilim. Sevgi günlük olmamalı, daha sağlam temellere oturmalı diye düşünenlerdenim.
Tüketim toplumlarında hediye alma çılgınlığı tüm şiddetiyle devam ediyor. Bazıları için daha parlak, daha gösterişli, daha pahalı hediyeler çok cazip. Günümüz reklamlarında sevgi hep tek taş yüzükle, görkemli mücevherlerle dile getiriliyor. Oysa o yüzüğü sevdiğine hediye edemeyen ama onu çok seven ne çok insan vardır.
Bir güzel söz, bir demet çiçek, küçük bir sürpriz kalpleri fethetmek için ne güçlü hediyelerdir. Tüketim, alışveriş, pahalı, ödemek sözcükleri günün anlamından aslında ne kadar uzak. Oysa güvenmek, üretmek, paylaşmak, sevgi sözcükleri sanki o günle bütünleşmiş.
Birkaç gün önce gazetelerde bir haber yayınlandı. Önce sabah programlarında gazete tanıtımlarında rastladık. Farklı bir haberdi. Bir çiftin ölümünden söz ediliyordu ama cinayet değildi. Ölüm vardı ama ortada silah yoktu. Dünyada ötenazi henüz ancak birkaç ülkede söz konusu iken Türkiye'de bir çift bir bakıma ötenazi uygulamışlardı.
Haber başlığı şöyleydi; "El ele sonsuzluğa..." Bir gece yarısı, bir çift bir tatil beldesinde denize birlikte atlayarak hayatlarına son vermişler. Eşlerden erkek 70 yaşında, beyaz eşya tamircisi, kadın 71 yaşında, emekli ilkokul öğretmeni. Bir oğulları var, yurt dışında kızıyla yaşıyor. Henüz haklarında hiçbir şey net değil. Hiç kimse bir insanın gerçek hayat öyküsünü tüm detaylarıyla bilemez elbette. Neler yaşadı, nelerle mücadele etti, kimlerle arkadaştı...? Kişiliği, karakteri nasıldı; sakin, sinirli, dürüst, yalancı... Kim bilebilir? Belki birbirlerine dahi henüz söyleyemedikleri sırlar var mıydı? Ama bıraktıkları iki mektupta onları daha iyi tanımamızı sağlayan ince ayrıntılar var. Mektuplardan biri Adli Makamlara, diğeri bir hafta kaldıkları otel müdürlüğüne. Öldükten sonra bedenlerinin 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine verilmesini vasiyet ediyorlar. Ancak üç gün denizde kalan cansız bedenlerinin araştırmalarda kullanılamayacağı açıklandı. Adli makamlara yazılan mektupta ölümlerinden kimsenin sorumlu olmadığını belirtiyorlar. 7 gün tatil yaptıkları 5 yıldızlı otel personeline 2000 TL. bahşiş bırakıyorlar. Mektuplarında şimdiye kadar mutlu bir hayat yaşadıklarını ama artık dayanamadıkları sağlık sorunları nedeniyle hayatlarını sonlandırdıklarını yazıyorlar. Çiftin tek oğulları yurt dışında kızıyla yaşıyor. İnsanı sarsan bir haberdi. Bir haberle düşler aleminde bir gezintiye çıkıyor, neler neler düşünüyorsunuz. Bulundukları ilde yalnız yaşayan çift muhtemelen birbirlerine çok bağlıydılar. Gazete fotoğrafında da birbirlerine çok benziyorlardı. Yıllar insanları birbirine bağladıkça fiziki ve ruhsal benzerlikler çoğalıyor, benzer alışkanlıklar sürdürülüyor. İki insanın birlikte yaşamlarına son vermeyi düşünmesi çok uç bir karar. Uzun bir yaşam öyküsü, bir film senaryosunu uygular gibi bir gecede sona eriyor. Bıraktıkları mektupta söz ettikleri gibi gerçekten çok mutlu bir hayat mı yaşadılar? Ne zamandan beri bu planı yapmaktaydılar? Gece saat 00.01 de denize girip sonsuzluğa yelken açtıklarında hiç mi duyan olmadı. Vazgeçmeyi düşünmediler mi? Ölüme günlük giysileriyle mi gittiler? Toplumun değer yargıları açısından incelemeye değer bir olay. Psikolojik ve sosyolojik hatta felsefi çözümlemeler yapıldığında ne çok şey aydınlanacaktır belki de... Acaba sevgi mi galip geldi, güçlü yaşam koşulları mı pes ettirdi? Sağlık durumları bozulunca daha fazla acıya-sıkıntıya katlanamadılar mı? Birbirlerini caydırmayı hiç mi düşünmediler? 14 Şubat öncesi gerçekleşen bu olayda belki de büyük bir yaşam dramı gizli. Eşlerden biri ebediyete göç ederse diğeri onsuz yalnızlığı kaldıramaz mıydı? Soğuk suların içinde saniye saniye ölüme yol alırken yaşadıkları güzel anlar-günler hiç mi caydırıcı olmadı? Dostları var mıydı? Hayatları boyunca hep böyle kararlı ve planlı mıydılar? Çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler. Gizemli bir sevgi öyküsü; içinde insanı düşündüren ne çok soru, ne çok ayrıntı. Yanıtı verilemeyen her soru, içinde pek çok cevap da barındırıyor. Belirledikleri ölüm tarihi acaba evlilik yıl dönümleri miydi, doğum günleri mi, yoksa gelişigüzel seçilmiş bir zaman dilimi miydi? Dünyada pek çok kişinin "Sevgililer Günü" olarak kutladığı günden birkaç gün öncesinin kararlaştırılmış bir ölüm günü olacağı hiç akla gelir miydi? Günleri anlamlı kılan insanlar mı, olaylar mı, yoksa hayatın ta kendisi mi...?