Sayfalar

mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Temmuz 24, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-9

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ- BAŞKA BİR KENTE GÖÇ- 2

Burdur'da geçirdiğimiz iki yılın sonunda Burdur camii ve stadyum karşısında kaloriferli yeni evimize taşındık. Evimiz zemin üstü 1. kattı. Aydınlık, 3 oda1 salon çok rahat ve kullanışlı bir evdi. Rotasyonla üç yıllığına geldiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Hayatımızın güzel dönemleriydi, çok verimli çalışmalarımız oldu. Anılarımızda yeri olan vefalı dostlarımızdan pek çoğu Burdur'da kazanılmış dostluklardır. 

İlginç bir rastlantı; Eşim, Aksu Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulundan sonra ilk öğretmenliğini Diyarbakır Silvan'da yapmış. O zamanın çok saygın bir kişiliği olan Kaymakamı Ali İhsan Utku  ile bu kez Burdur Valisi olarak karşılaşmışlardı. Çok çalışkan bir vali olan Ali İhsan Bey, o yıl Burdur Yetiştirme Yurdu'ndaki bazı sorunların çözümü için beni görevlendirmişti. Çalışmalar sonrası güzel sonuçlar alındı.

35 yıllık çalışma hayatımda, hep işimi çok severek, benimseyerek, yararlı olmaya çalışarak görev yaptım. Mezuniyet sonrası Adana Rehberlik ve Araştırma Merkezinde 10 yıl çalıştım. Çok kapsamlı bir çalışmamız vardı.  Haftada 8 saat liselerde Psikoloji ve Felsefe grubu derslerine girdim. İlk yıllarda benden büyük öğrencilerim oldu. En olumsuz durum ve zamanlarda bile gençler kişiliklerini aşağılamayan, hakaret etmeyen , haksızlık yapmayan öğretmenlere saygı ve sevgi ile yaklaşıyorlar. Sınıfta ders işleyerek geçirdiğim saatler benim de çok mutlu olduğum zaman dilimleri olmuştur. 

Akdeniz Üniversitesi'ne bağlı Burdur Eğitim Yüksekokulu önce iki yıllıktı. Sonra Burdur Eğitim Fakültesi olarak 4 yıl "Sınıf Öğretmeni " yetiştirmek üzere programlandı. Ülkemizin farklı yörelerinden, farklı kültürlerden gelen değişik görüş ve inanışta gençler değişik bir mozaik oluştururlardı. "Öğretmenim nerelisiniz?" sorusuna hep "Türkiyeliyim" yanıtını vermişimdir. Okulda Hayat Bilgisi ve Rehberlik derslerine girdim. Gençlere yalnız bilgi kazandırmak değil, biz yetişkinlerin de onlardan ne çok şey öğrenebileceğimize inancım pekişti. Öğrencilerime; Öğretmenliğin sadece bir meslek olarak değil, belli amaçlar doğrultusunda, gönül vererek, inanarak yapılması gerektiğini vurgulamışımdır her zaman.

O yıllarda çok isteyerek sınıf öğretmeni olmak isteyenler olduğu gibi "Bari bir öğretmen olayım" mantığıyla gelenler de olurdu. Bu konuda ilkokul öğretmenlerinin ve Parasız Yatılı Bölge okullarının ne kadar etkili olduğuna defalarca tanık olduk. Çoğunlukla öğrencilerimizin maddi olanakları kısıtlı olurdu. Yükseköğretimde beslenme, barınma-yurt ya da evde kalma okul başarısını, yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir etken. Burdur'da okul bahçesinde büyük bir öğrenci yurdu vardı. Üniversite yıllarımda 4 yıl Çemberlitaş Kız Yurdunda 8 kişilik bir odada kalan bir kişi olarak yurt hayatının artılarını eksilerini bilenlerdenim. Yaşamın her döneminde arkadaş seçiminin ne denli önemli olduğunu insan toplu yaşama koşullarında çok daha iyi anlıyor.

Burdur Eğitim Yüksekokulu'nda ve Burdur Eğitim Fakültesi'nde bilgi ve deneyim olarak çok değerli arkadaşlarla görevde bulundum. Farklı karakter ve kişilikte olmalarına rağmen her ikisi de ülkesini çok seven, Eğitim-Öğretimde iddialı, "İyi İnsan" yetiştirme çabasında olan 2 Yönetici ile çalıştım. Ercan Kabal ve Mustafa Akkol hocalarımı saygı-sevgi ile anıyorum. İlköğretim müfettişi Emin Dinç Arkadaşımız yaptığı bir çalışmaya göre Burdur Eğitim mezunu öğretmenlerin çok başarılı olduklarını söylemiştir. Bu sonuçta payı olanlara ne mutlu. 

Burdur'da bulunduğumuz dönemde tatillerde Doğu Akdeniz ve Ege sahil kasabalarını dolaşma fırsatımız oldu. Burdur Vilâyet Evi göl kıyısında ne güzel bir tesisti. Meşhur Salda Gölü o yıllarda tertemiz suyu ile ünlüydü. Gölden su içenler olduğunu duymuştuk. 3 yıllık bir rotasyonla gittiğimiz ilde 9 yıl kaldık. Sazı ve sözüyle meşhur ilden 1991 yılında ayrıldık. Bir eğitimci için en büyük mutluluk görev sonrası da geri bildirimler almak. Bazen bir mektup, bazen bir telefon, bir paylaşım yoğun duygularla yaşanıyor. Okulda bir grup öğretmen ve öğrencilerle birlikte  her ay yazı, şiir ve etkinliklerden söz eden bir "Bülten" çıkarırdık. Zaman zaman onları karıştırmak, okumak "Anı tazeleyici bir terapi" gibi oluyor.

Zaman su gibi akıp geçiyor. Şimdi kimler nerelerde, kimler ne yapıyor? Her şey dünde kaldı. Artık yeni kuşaklar görev alacaklar. Gençlerden umutluyuz, güveniyoruz. Bundan sonra  "Geleceğe Mektuplar" umarım en güzel, verimli ve etkili biçimde yazılmaya devam edecek

Makbule ABALI-Eğitimci 

24 Temmuz 2026 Türkiye 







Temmuz 22, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-8

 

BİR ATAMA ÖYKÜSÜ-BAŞKA BİR KENTE GÖÇ-1

Beklemediğiniz bir anda başka bir ilde görevlendirildiğinizi duyduğunuz anda önce şaşırır, sonra neyi nasıl, ne zaman yapacağınızı düşünmeye başlarsınız. Bir plan dahilinde yolunuzu belirlemek önemlidir elbette. 1982 yılının Mart ayında babamı kaybettik. Mersinden hafta sonları Adana'ya annemi ziyarete gidiyorduk. Aynı yılın Ağustos ayında eşimin Mersin'den rotasyonla Burdur İline atama yazısını aldık. İlköğretim müfettişlerine 4 yıldan sonra yer değiştirme uygulanıyordu. Burdur'un deprem bölgesinde küçük bir il olduğunu, Antalya'ya yakınlığını biliyorduk sadece.

Burdur'da kiralık ev aramaya başladığımızda birkaç şeyi dikkate almak zorundaydık. Evimiz Milli Eğitim Müdürlüğüne yakın olmalıydı. 3.5 yaşındaki kızım, ilin tek anaokuluna Kız Meslek Lisesinde devam edecekti. Burdur kışları soğuk geçerdi, kaloriferli bir ev, tercihimiz olurdu. Benim atanacağım okul eve ve kızımın okuluna çok uzak olmamalıydı. Eşim ilköğretim müfettişi olarak haftanın belirli günleri evde olmayabilirdi. sonuçta tüm isteklerimiz karşılanmasa da Meydanda parkın kenarında 2+1 sobalı bir ev kiralandı. Bazı eşyalar Mersin'de bir depoya kondu, kafamızda büyük bir sorular yumağı ile Ağustos ayının ortasında Burdur'a taşındık..

Burdur tipik bir Anadolu kentiydi. İki ana caddesi, bir Yüksekokulu, iki genel  lisesi, iki meslek lisesi olan küçük bir il. Dört katın üstünde ev yoktu. Bedelli Askerlik uygulaması olan Tugayı meşhurdu. Tugayda 1 aylık bedelli askerlik görevini yaparken, hafta sonları izinli çıkıp evimizde kalan, yakınlarımızın çocukları, torunları çok konuğumuz olmuştur. Burdur'da bizi şaşırtan sayıda fotoğrafçı vardı. Lokantası boldu. Okur yazar oranı yüksekti. Sınavlara hazırlık dershaneleri yoktu, ancak özel ders veren öğretmenler vardı.

Burdur'da çok güzel yıllarımız oldu, çok güzel insanlar tanıdık, çok güzel anılar biriktirdik, Hayatın içinde hüzün olmaz mı? Orada kaldığımız 9 yıl içinde elbette kaygılarımız, sıkıntı ve üzüntülerimiz de oldu. Cumhuriyet Lisesi'ne Rehber Öğretmen olarak atanmam geç oldu. Yeni mezun bir öğretmen gibi heyecanla, umutla yeni görev yerime gittiğimde ilk hayal kırıklığımı da yaşadım. Bilinmeyen bir yabancıydım. Benden önceki erkek Rehber Öğretmen çok kötü bir izlenim bırakmıştı. Bana verilecek bir oda bile yoktu. Öğretmenler odasında oturabilirdim. Günlerce öğretmenler odasında oturdum. İlk ayın sonunda gözlerimden yaşlar akarak eşime aynen şöyle dediğimi hatırlıyorum; "Ben bu ayın maaşın hak etmedim, almak istemiyorum." 

Zamanla her şey değişebiliyor. Yeter ki insan pes etmesin, inandığı değerler doğrultusunda çaba harcayarak çalışsın. İki yıl sonra Eğitim Yüksekokulu öğretim görevlisi sınavını kazanarak okulumdan ayrılırken buruk ayrılıyordum. Ama geride, telefonlu, koltuk ve kanepesiyle döşenmiş bir Rehberlik odası bırakıyordum. Rehberlik Servisi çalışmalarıyla Bakanlık Müfettişlerinden teşekkür, İl Milli Eğitim Müdürlüğünden takdir almıştım. Okul Müdürümüz Mehmet Çelik'i ve değerli öğretmen arkadaşlarımı saygıyla anıyorum.

Küçük evimizde geçirdiğimiz iki yıl çok kolay geçmedi elbette. Çevremize uyum sağlamıştık. Ancak eşim Teftiş Kurulu Başkanı olarak yoğun çalışıyor, toplantılar yapıyor, grup arkadaşlarıyla birlikte köy okullarını ziyaret ediyordu. Haftanın 3 günü evde olmadığı zamanlar çoktu. Pazara gitme, çocuğu okula bırakma, tam gün çalışma ve ev düzeni, günlük işler... O yıl tüm yurtta bir soğuk dalgası yaşanmıştı. Balkonu yıkadığımda buz tuttuğunu, kurutmaya çalıştığım kazakların kollarının korkuluk gibi kaldığını hatırlarım. Soba yakmayı öğreninceye kadar epey kibrit ve çıra harcamışımdır. Yanan sobanın üzerinde ekmek ısıtmak, çay yapmak, sonuçta  işin ödülü olurdu. 

Burdur Pazarı ve becerikli satıcı kadınlar unutamadıklarımızdandır. Erkekler çok az olurdu. Kadınlar genellikle ziynet eşyalarını takmış olarak pazarda satış yaparlardı. Altının ucuz olduğu yıllardı. Sebze ya da meyveyi tarttıktan sonra "Bu da benim ikramım" diyerek ayrıca torbaya ekleme yaparlardı. Terazinin düzenini yanıltmaya çalışan esnafı görünce hep Burdurlu kadınlar gelir aklıma, sevgiyle anarım. Dünyanın neresinde-hangi ülkesinde olursa olsun, dürüstlük, güler yüz. saygı ve nezaket kişiye ve yaptığı işe değer kazandırıyor. Güven duyduğunuz insanla yaptığınız ilk alışverişin mutlaka devamı da geliyor. 

Yazmaya başlayınca kolay kolay sonlandıramıyorsunuz. Oysa anlatmak istediğim başka anılara haksızlık olacak. Bugün 1. bölüm deyip, devamını yarın sürdürsem, hoşgörünüze ve sabrınıza, anlayışınıza güveniyorum. Geçmişe Mektuplar yazarken kısacık yazamıyorsunuz. İçinizden bir ses kısaltmaların dozunda ve kararında olmasını istiyor.  "Yarınlar hayatımızdan neler getirip neler götürecek acaba...?" diye düşünmeye başlıyor insan. Her yarın, bugünlerden geleceğe yeni bir adım, yeni bir yol alış.

Makbule ABALI-Eğitimci

22 Temmuz 2026 İzmir-Urla





Temmuz 05, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-3

 



Yaşamın ta içinden, derinlemesine yazmaya başladığınızda bir durgunluk çöküyor üstünüze. İnsanın kendinden söz etmesi zor. Sınırlarınız, korunaklarınız var. Hele hayat boyu daha çok dinleyici olduysanız hemen yer değiştiremiyorsunuz. Ne çok kişinin sırrını paylaşmışımdır. Anne babalarının bilmediği sorunlarını dinlemişimdir gençlerin. Bazen gözyaşları eşlik etmiştir anlatılara. Beden dilinden, gözlerden, mimiklerden anlarsınız, anlamaya çalışırsınız ruhsal kaygıları, derinlerdeki yaraları.

Güvenmek, inanmak ne kadar önemlidir teke tek görüşmelerde. Sırdaşınız, dert ortağınız var mıydı yaşantınızda? Benim vardı, kaybettim. Hayatta yapayalnız hissediyorsunuz kendinizi o zaman. Kanadı kırık kuşlar gibi. Bastonunu kaybetmiş bir âma gibi. Tutunacak bir dal bulamadığınızda yolunuzu yordamınızı şaşırabiliyorsunuz bir süre.

Belki günümüz ekonomik koşullarında  değil ama, kalabalık aile içinde olmak güzeldir. Paylaşmayı, tutumlu olmayı, sevgiyi, dostluğu içinize sindirirsiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarımda "Küçük Ev" dizisi çok sevilirdi. "Küçük Kadınlar" romanı ve filmi de unutamadıklarımdandır. İlk gençlikte roman karakterleriyle özdeşleşmek adettendir. Kitaptaki büyük kardeş rolü bana uygundu. Ama gerçek hayatta benden 1.5 yaş küçük kardeşim Rasime can yoldaşım, sırdaşım en güzel oyun arkadaşımdı. 

Çocukluk oyunları çocukların iç dünyasını, umut ve beklentilerini ne güzel açığa çıkarır. Evcilik oyunlarımızda Rasime hep doktor olmak isterdi. Oyunun kahramanı ben değilsem,  hastası ben olurdum. Evdeki küçük araçlar doktorluk malzemesi olarak kullanılırdı. Okullarımızdaki aşı günlerinde korkusuz oluşumuz o oyunlar sayesindedir. Yıllar sonra İstanbul, Çapa Tıp Fakültesinden gerçek doktor olarak mezun olmasında çocukluk hayallerinin rolü vardır mutlaka. 

Çocukluk hayalleri sonsuza dek uzanır. Masumdur, tertemizdir, maddi ilişkiler, çıkarlardan uzaktır. Bazen hayalle gerçek birbirine o kadar yakındır ki, rüyalar gibi şaşırtır insanı, ya da hayal kırıklığına uğratır. Kimileri bu duruma kader ağlarını örüyor dese de, büyük ölçüde insan, hayatının tuğlalarını kendi eliyle yerleştiriyor. Temelin sağlam ya da dayanıksız olmasında bizim de payımız var. Nedenlere, nasıllara yanıt aramak anlamsız. Mantık duyguya yenik düşüyor bazen.

Çocuklukta oyun oynarken sadece "bugün, o an" yaşanıyor. Geleceği planlamak ya da gerçekleştirmek olayların gidişatına bağlı. O yıllarda oyun arkadaşımın, 48 yaşında kötü bir hastalığa yakalanacağı ve tam 2 yıl sonra 50 yaşında bu dünyaya veda edeceği hiç aklıma gelir miydi? Çevresindeki herkese belli bir yaş döneminde mutlaka mamografi çektirmeyi öneren bir doktor, çalışma koşulları içinde kendini o denli ihmal edebilir mi...? İnsan sevdiklerine hastalığı kolay kolay konduramıyor. Ben de onu, hep neşeli, her an espri yapan, cıvıl cıvıl, girdiği ortama neşe saçan biri olarak hatırlıyorum.

Yıllar nasıl da aktı geçti. Kızı Zeren annesinin yolunda çok başarılı bir tıp doktoru olarak yaşamını sürdürüyor. Annesi gibi alçak gönüllülüğünü hiç kaybetmeden, Hipokrat yeminine sadık , insana saygılı, hümanist genç bir profesör oldu. Rahatsızlıklarımızda ilk danıştığımız, 24 saat yanıt vermeye hazır, sabırlı bir aile hekimimiz. Çalışma saatlerinde görevine engel olmamak için çok titiz davranmakla birlikte, kayda değer ilginç olaylar yaşanabiliyor. Çok acil bir durumda gece arayınca geri dönüşü biraz gecikmişti. Sonra aradı, uluslararası bir kongre için dünyanın bir ucundaydı, ancak gene de sorumuz cevaplandı. Çok iyi biliyorum ki, bu tavır onda içselleşmiş, nitelikli karakterinin bir parçası olmuş artık...

Her zaman öyle içten diliyorum ki; Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilerin, iyiliklerin farkında olalım, takdir ve teşekkürümüzü ihmal etmeyelim. Olumsuzlukları uygun bir dille uyaralım. Kırmayalım, kırılmayalım. İnsanların tahammül sınırını aşmayalım. Kin ve öfke ekildiğinde bir gün mutlaka bir biçimde patlama yaratabiliyor. Dengeli, ölçülü davranışlar zamana yenik düşmeyecektir. 

Makbule ABALI-Eğitimci 

5 Temmuz 2026 İzmir-Urla.



                                                  Müzeyyen Anne, çocukları Rasime ve Makbule ile.


Doktor Rasime Barış, çocukları Zeren ve Baran ile.







Temmuz 01, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-1

 Yıllar nasıl da ardı ardına geçti. Sadece dönüp arkamıza baktığımızda değil, derin derin düşünmeye başladığımızda daha iyi fark ediyoruz. Yaş aldıkça eskiyen yıllar, anılar daha belirgin olmaya başlıyor. yakın geçmiş unutulurken uzak geçmiş "Beni bir kez daha yaşayın." diyor sanki. Hayal meyal hatırlanan adlar, silik bir biçimde canlanan simalar ve yaşanmış onca olay ve durum.

Beyin nasıl depoluyor yüzlerce belgeyi, görüntüyü, sesleri, kokuları, renkleri, bir ömür yaşanmışlığı...? Bizler; 50'li, yıllarda çocukluğunu, 60'lı 70'li yıllarda gençliğini yaşayan bireyler "Nostalji" sözcüğünü çok severiz. O sözcüğün içinde buram buram sevgi vardır, dostluk, arkadaşlık vardır, merhamet, iyi niyet, empati, adalet duygusu , güven vardır. 

İletişim insan hayatında ne kadar önemlidir. Bizim kuşak dostlukları yoğun yaşadı. Cep telefonları yoktu, mektuplar uzun yazılırdı, bazen sayfalarca, bıkmadan, usanmadan. Meramını anlatmak, anlaşılmak önemliydi. 29 Haziran'da bloglar arasında yeni bir iletişim bağı kuruldu. Projenin yaratıcısı, Mindmills  Blog sahibi Neslihan arkadaşımız. 29 Haziran -24 Temmuz arasında geçmişe mektuplar yazarak yüzleşeceğiz. İsteyen her konuda yazabiliyor.  Mektup yazmayı çok seven, nostaljiye düşkün bir kişi olarak bir günlük gecikmeyle bu etkinliğe katılmak istiyorum. 

Son yazımda hastalıklardan daha sonra söz edeceğimi belirtmiştim. Bu bir ay içinde ele alabilirim. Hastalıklar benim yumuşak yanım. Kendim ya da bir başkası. Çok kapsamlı "Nasılsınız?" sorusuna alacağım yanıttan hep ürkerim, tedirgin olurum. "Ne var ne yok?" sorusu da öyle değil midir? Eskilerin "Bir vur bin ah işit kâseden" dedikleri gibi.

 Bu etkinlikte yazılarımızı istediğimiz sıklıkta yazabileceğiz. Bu esneklik çok hoşuma gitti. Bazen gün 25 saat olsa yetişemeyeceğimi düşünüyorum. Hayatı ağır çekimde bir "Engelli" olarak sürdürmek, pek kolay değil. (Yaşlılık da bir engelli olma hali, biliyorsunuz. 

Hayatı kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil. Dünden söz ederken bugünle kıyaslamalar yapabiliyor insan. Ya da bugünden yarınlara, geleceğe sıçramalar yapılabilir.  Geçmişi düşünürken bazı anlar çok net hatırlansa da, bazı  anlar sisli bir perdenin ardından gözleniyor. İnsan kendini korumaya alıyor, çok olumsuz bazı anılar hiç hatırlanmayabiliyor. Bilinçaltı koruyucu bir sığınak gibi. Unutmak istediklerimizi saklayan bir eski zaman barınağı. 

"Hastalık bir çeşit ruhsal mutluluktur" diyor bir düşünür. Sevdiklerimizle aramızdaki bağı güçlendirir, bizi onlara yaklaştırır. Zor bir günde okula gitmek istemeyen çocukların bahanesi, karın ağrıları, bulantılar değil midir? Şair Can Yücel "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirinde çocukluk hastalığını ne güzel dile getirir. "Sevinçten uçardım hasta oldum mu/ 40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a" Psikosomatik hastalıkların ( Ruhsal nedenlere bağlı bedensel hastalıklar) kökeninde endişe ve kaygılarımız. korku ve sıkıntılarımız yatar. 

Geçmişe ilk mektubum bir tanıtım amaçlıydı. Ay içinde yazacağım diğer mektuplar genelden özele inecek. Yıllar öncesinde aileme, sevdiklerime yazdığım mektuplar gibi çok uzun olmamasına dikkat edeceğim. Ancak yorumları dahi kısa yazamayan biri bunu nasıl yapar bilemiyorum. Değerli yazarımız Oktay Akbal'ın sözü kulaklarımda; "Yazmak yaşamak..." 

Makbule ABALI

1 Temmuz 2026