Sayfalar

yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 12, 2026

ZİLLER KİMİN İÇİN ÇALIYOR ..?


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir

























Ağustos 22, 2026

OKUR-YAZAR OLMAK

"Yetişkinler için okuma-yazma kursları" ya da daha güzel deyişle "Haydi ana-kız okula"... Bu duyuruları zaman zaman panolarda gördüğümüzde aynı anda iki duyguyu birlikte yaşarız; sevinç ve hüzün, mutluluk ve keder, coşku ve iç burukluğu... "Güzel, ama neden yıllar sonra, neden bu kadar gecikmeli" diye düşünmeden edemez insan. Ve bu kurslar belirli zaman aralıklarıyla hep açılır, öğrencisi hiç bitmez.
 
Bu durumda çocuk veya çocuklar okulda "öğrenci" iken, evde "öğretmen" rolünü üstlenecekler, annelerinin ödevlerine de yardımcı olacaklardır. Anneleri otobüse binerken kimselere sormayacaktır artık, hastane koridorlarında poliklinik ararken zorluk çekmeyecektir, hatta ona sorulduğunda cevap verebilecektir. Daha azimli olanlar belki yola devam edecek, dışardan okul bitirme sınavlarına katılmayı deneyecektir. 

Kendini geliştirmek-yenilemek-hayata ayak uydurmak adına gerçekten ne güzel, sevindirici, mutluluk verici... Ancak neden bu kurslara katılanların neredeyse tamamı kadındır... Zamanında okula gidemeyen erkekler askerlikte "okur-yazar" belgesi almışlardır. Kadınlar yıllar sonra o gecikmeyi telafi edebilirler ancak.
 
"Okur-yazar olmak" her ülkede aynı şekilde anlaşılıp, yorumlanabilir mi acaba? Okumak; okuduğunu anlamak, algılamak, yorum ve kıyaslamalar yapabilmek, anlam katabilmek... Yazmak;  düşüncelerini sembollerle anlatmak, fikirlerini anlaşılır kılmak, iletişim sağlayabilmek... 

Bir zamanlar okullarımızda Türkçe, Edebiyat derslerinde sözlü ve yazılı kompozisyon çok önemliydi. Ödev hazırlamak ayrı bir zaman ve emek isterdi. Önemli yazarlardan kitap özetleri çıkarmak için kitabı mutlaka okumak, yorumlayıp aktarabilmek gerekirdi. Basmakalıp hazır ödev kitaplarından kopya etme ya da internet sayfalarından her aradığımızı bulma lüksü yoktu. Günümüzde özel günlerde mesaj gönderme bile standartlaştı. Belli modeller arasından seçip yollamak sizin beğeninize kalmış. Kolay yoldan gitmek isterken, yaratıcılık da yok oluyor. 

Sınavlarda Türkçe sorularında en çok zorluk çekilen bölüm "paragraf soruları". Çünkü paragraf soruları; okumayı, anlamayı, yorum yapabilmeyi, sorgulamayı gerektiriyor. Analiz ve sentez yapabilmeyi zorunlu kılıyor. "Yazım yanlışları" ikinci başarısızlık alanı. Bilgiyi depolamak önemsendiğinden ayrıntılar atlanıyor. Sınavlarda, seçenekler çerçevesinde ne kadar "doğru cevap" varsa o denli başarılı sayılıyor çocuk ve gençler. Oysa, hayat boyu gördüğünü-duyduğunu-okuduğunu doğru anlayıp yorumlamakla sürüyor her şey. 

Yorgun insanlar dünyasında okumak yazmaktan çok, dinlemek-izlemek tercih ediliyor belki de. Kıraathaneden çok kahve deyişi o yüzden yaygın. İstanbul'da 300 civarında kütüphane olduğu bilgisi veriliyor. İstatistikler her şeyi açıklamıyor elbette, doluluk oranlarını da bilmek istiyor insan. Bazı yörelerde okul kütüphaneleri ihtiyaç nedeniyle ek dersliklere dönüştürülüyor. 

Ders kitaplarının dışında da kitap okuyan, okumayı-yazmayı benimseyen gençleri görmek nasıl da mutlu ediyor insanı. Bazı anne babalar çocuklarının kitap sevmediğinden yakınırlar. Zorla, sevmeden, örnek görmeden bir şeye kolay kolay başlamaz ki çocuklar. Alışmamışsa, doğum gününde verilen bir kitap bile mutsuz edebilir bir çocuğu...

İnternet ortamının dışında kitapları görmek, dokunmak, karıştırmak farklı bir duygu elbette. Bazen kitap almaya maddi güç yetmese de, büyük kentlerde "sahaflar", küçük kentlerde ise "eski kitap alım-satım dükkanları" vardır. Asıl oralarda gerçek kitap kokusunu duyar, kitaplarla iç içe geçmiş yaşamların farkına varırsınız. Sizin elinizde tuttuğunuz kitabı, zamanında bir başkası da okumuş, küçük notlar almış, duygularını aktarmıştır. Yıllar öncesine, insandan insana yeniden bir köprü kurulur adeta... 
Okullarımızda ilköğretimin ilk yılında yıl sonunda, çocukların okumayı öğrenmiş olmalarını kutlamak amacıyla "okuma bayramı" düzenlenir. Kitaplarla, okuma ve yazmayla ilgili barışıklık, keşke o yıllardaki güzellikle sürse hep. 

Özellikle ilk gençlikte düşünceleri günlüklere ya da küçük kağıtlara yazmaktan hoşlanır gençler. Teşvik edilerek yönlendirilseler zamanla daha da geliştirebilirler yazma tutkularını. Onların içlerindeki coşkuyu, enerjiyi, yaşama tutunma arzusunu yeteneklerine uygun biçimde yönlendirebilsek...

 Günümüzde en yoksul evlerde bile televizyon, çok önemli bir iletişim aracı. çoluk-çocuk, genç-yaşlı üç saatlik dizilerde kendini buluyor, ekrandaki hayatın türlü çeşitli yönlerini ta içinde yaşıyor adeta. Geçim kaygısı, aldatmalar, aile içi şiddet, korku ya da kahramanlık öyküleri... Hayat dizilere, diziler hayata yansıyor;"7 yaş üstü, 18 yaş üstü, korku-şiddet içerir..." deyişleri bile çok dikkate alınamıyor. Okumaya-yazmaya hiç zaman yok...

Televizyon ve radyolarda zaten sayısı çok az olan kültür-sanat programlarının, yarışmaların izleyicisi diğer programlardan düşük. Tiyatro sanatçılarının oyun ve yorumuyla, "arkası yarın"larla biterdi eski radyo programları. Şimdiki diziler "az sonra" ile devam ediyor ve hafta içi tekrarlarla hiç bitmiyor. Dizinin adını ve oyuncularını bilenler, eserin yazarını, kitaplarını hiç tanımıyorlar, ekranlarda sorulan sorulara verilen cevaplar insanın içini acıtıyor. 

Görsel ve işitsel olarak bir şeyi anlamaya çalışmak önemli elbette. Ama okumak-yazmak daha kalıcı, insanın kendisiyle baş başa kalmasını, içsel yolculuklar yapmasını da sağlıyor. Yazmak zaman ve emek istiyor, ilgi ve çaba gerektiriyor. Her konuda yazım kuralları uygun ve yerinde kullanılmazsa, düşüncelerin aktarımı da yanlış anlaşılabiliyor. Özellikle çocuk ve gençlerin okumayı-yazmayı bir tutku olarak benimsemeleri, sürdürmeleri geleceğe yapılabilecek ne büyük bir yatırımdır. Kendine güvenmeyi, seçici olmayı, insana sevgi ve saygı duymayı, kendinden başkalarının da olduğu bir dünyada yaşadığının bilincinde olmayı ancak öyle öğrenebilecektir yeni kuşaklar.

"Okumak" konusunda ünlü şair-yazar Goethe şöyle diyor: "Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu işe verdim, gene de kendimden memnun  değilim." Tüm uzun ve zor yollar; önce yol gösterme ile başlayıp, gönülden destek verenlerle, cesaretle sürdürülmez mi? Her insanın özünde kabul görmek, onaylanmak vardır. Ama özellikle bu durum gençlerde daha ağır basar. Okulda duyarlı bir öğretmenin öğrencilerini yönlendirmesi ve yüreklendirmesiyle nice gizli yetenek ortaya çıkarılabilir.

 Bazen bir panele, bir kitap fuarına katılabilmek, bir şiir ya da kompozisyon yarışması, bir öykü denemesi... Sonuçta hepsi bir beyin jimnastiğinin başlangıcı değil midir...?
Gerçek anlamda "okur-yazar" olmak, zor ve uzun bir süreç elbette. Ancak toplum olarak bunu geliştirmeye öylesine ihtiyacımız var ki. Kuşaklar arası ya da insandan insana "sağlıklı iletişim", böylece daha sağlıklı bir yol izleyebilir belki...

Makbule ABALI-Eğitimci
6.01.2011 Mersin

Güncelleme: 22.08.2026 
İzmir-Urla




Temmuz 05, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR-3

 



Yaşamın ta içinden, derinlemesine yazmaya başladığınızda bir durgunluk çöküyor üstünüze. İnsanın kendinden söz etmesi zor. Sınırlarınız, korunaklarınız var. Hele hayat boyu daha çok dinleyici olduysanız hemen yer değiştiremiyorsunuz. Ne çok kişinin sırrını paylaşmışımdır. Anne babalarının bilmediği sorunlarını dinlemişimdir gençlerin. Bazen gözyaşları eşlik etmiştir anlatılara. Beden dilinden, gözlerden, mimiklerden anlarsınız, anlamaya çalışırsınız ruhsal kaygıları, derinlerdeki yaraları.

Güvenmek, inanmak ne kadar önemlidir teke tek görüşmelerde. Sırdaşınız, dert ortağınız var mıydı yaşantınızda? Benim vardı, kaybettim. Hayatta yapayalnız hissediyorsunuz kendinizi o zaman. Kanadı kırık kuşlar gibi. Bastonunu kaybetmiş bir âma gibi. Tutunacak bir dal bulamadığınızda yolunuzu yordamınızı şaşırabiliyorsunuz bir süre.

Belki günümüz ekonomik koşullarında  değil ama, kalabalık aile içinde olmak güzeldir. Paylaşmayı, tutumlu olmayı, sevgiyi, dostluğu içinize sindirirsiniz. Çocukluk ve gençlik yıllarımda "Küçük Ev" dizisi çok sevilirdi. "Küçük Kadınlar" romanı ve filmi de unutamadıklarımdandır. İlk gençlikte roman karakterleriyle özdeşleşmek adettendir. Kitaptaki büyük kardeş rolü bana uygundu. Ama gerçek hayatta benden 1.5 yaş küçük kardeşim Rasime can yoldaşım, sırdaşım en güzel oyun arkadaşımdı. 

Çocukluk oyunları çocukların iç dünyasını, umut ve beklentilerini ne güzel açığa çıkarır. Evcilik oyunlarımızda Rasime hep doktor olmak isterdi. Oyunun kahramanı ben değilsem,  hastası ben olurdum. Evdeki küçük araçlar doktorluk malzemesi olarak kullanılırdı. Okullarımızdaki aşı günlerinde korkusuz oluşumuz o oyunlar sayesindedir. Yıllar sonra İstanbul, Çapa Tıp Fakültesinden gerçek doktor olarak mezun olmasında çocukluk hayallerinin rolü vardır mutlaka. 

Çocukluk hayalleri sonsuza dek uzanır. Masumdur, tertemizdir, maddi ilişkiler, çıkarlardan uzaktır. Bazen hayalle gerçek birbirine o kadar yakındır ki, rüyalar gibi şaşırtır insanı, ya da hayal kırıklığına uğratır. Kimileri bu duruma kader ağlarını örüyor dese de, büyük ölçüde insan, hayatının tuğlalarını kendi eliyle yerleştiriyor. Temelin sağlam ya da dayanıksız olmasında bizim de payımız var. Nedenlere, nasıllara yanıt aramak anlamsız. Mantık duyguya yenik düşüyor bazen.

Çocuklukta oyun oynarken sadece "bugün, o an" yaşanıyor. Geleceği planlamak ya da gerçekleştirmek olayların gidişatına bağlı. O yıllarda oyun arkadaşımın, 48 yaşında kötü bir hastalığa yakalanacağı ve tam 2 yıl sonra 50 yaşında bu dünyaya veda edeceği hiç aklıma gelir miydi? Çevresindeki herkese belli bir yaş döneminde mutlaka mamografi çektirmeyi öneren bir doktor, çalışma koşulları içinde kendini o denli ihmal edebilir mi...? İnsan sevdiklerine hastalığı kolay kolay konduramıyor. Ben de onu, hep neşeli, her an espri yapan, cıvıl cıvıl, girdiği ortama neşe saçan biri olarak hatırlıyorum.

Yıllar nasıl da aktı geçti. Kızı Zeren annesinin yolunda çok başarılı bir tıp doktoru olarak yaşamını sürdürüyor. Annesi gibi alçak gönüllülüğünü hiç kaybetmeden, Hipokrat yeminine sadık , insana saygılı, hümanist genç bir profesör oldu. Rahatsızlıklarımızda ilk danıştığımız, 24 saat yanıt vermeye hazır, sabırlı bir aile hekimimiz. Çalışma saatlerinde görevine engel olmamak için çok titiz davranmakla birlikte, kayda değer ilginç olaylar yaşanabiliyor. Çok acil bir durumda gece arayınca geri dönüşü biraz gecikmişti. Sonra aradı, uluslararası bir kongre için dünyanın bir ucundaydı, ancak gene de sorumuz cevaplandı. Çok iyi biliyorum ki, bu tavır onda içselleşmiş, nitelikli karakterinin bir parçası olmuş artık...

Her zaman öyle içten diliyorum ki; Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilerin, iyiliklerin farkında olalım, takdir ve teşekkürümüzü ihmal etmeyelim. Olumsuzlukları uygun bir dille uyaralım. Kırmayalım, kırılmayalım. İnsanların tahammül sınırını aşmayalım. Kin ve öfke ekildiğinde bir gün mutlaka bir biçimde patlama yaratabiliyor. Dengeli, ölçülü davranışlar zamana yenik düşmeyecektir. 

Makbule ABALI-Eğitimci 

5 Temmuz 2026 İzmir-Urla.



                                                  Müzeyyen Anne, çocukları Rasime ve Makbule ile.


Doktor Rasime Barış, çocukları Zeren ve Baran ile.







Mayıs 06, 2026

BİR HIDIRELLEZ ÖYKÜSÜ

 


Adalar Vapur İskelesinde gecikmeli vapuru beklerken, kalabalığın içinde gördüm onu. Kalabalığın arasında bile ayırt edilebiliyordu. Üzerinde beyaz sade bir ceket, altında lâcivert pantolon ve spor ayakkabılarla uyumlu bir görünümü vardı. Belliydi, üzerindeki hiçbir şey marka değildi. Bileğindeki bilezik bile doğal taşlardan yapılmıştı.  Kolundaki saat belki bir işportacıdan alınmıştı. 

Son yıllarda nasıl da moda oldu. Küçücük çocukların bile üzerinde İngilizce yazılı bluzlar var. O sözlerin anlamını bile bilmeden, çocuk, büyük demeden üretiliyor bu tip giysiler. Çakma tabir edilen taklit ürünlerin çok benzerini yapıp tüketiciye sunma konusunda çok becerikli bireyler var. Arz ve talep olayı. Alıcısı var ki, üreticisi de var. 

Çok yakınına gelmiştim. Yanındaki koltukta bir kişilik yer boşalınca oturdu. Belli ki çok yorgundu. Birden incelendiğini hissetti galiba, başını kaldırdı, göz göze geldik. Duraksadı. Aynı anda yanındaki koltuk da boşaldı. Yaşım gereği bana yer verildi, hemen  oturdum. Bir insanın özel hayatını merak değil, çok farklı görüntüsü olan bir kişi hakkında, zihnimde oluşan yaşanmış hayat öykülerine bir çıkış yolu bulmaktı amacım. Tuhaf bir duyguydu yaşadığım.

Omuzlarına dökülen kumral saçları vardı. 20'li yaşlarda görünüyordu. Bir an onun da bana baktığını hissettim. Yüzünde hiç kırışık yoktu ama acının izleri öyle belirgindi ki. Yeşil elâ gözlerinden sanki hüzün akıyordu. Bu kadar genç yaşta; kimler, neden, nasıl bu acıyı yaşatmış olabilir diye düşündüm. Kaçamak bakışlarımı hissetti sanırım. Yüzüme baktı, gülümsedim. O da hafifçe gülümsedi.

Aramızda sihirli bir bağ kurulmuştu. Konuşabilmek için can atıyordum. Vapurun gecikmesi şansım olmuştu. "Vapurun gecikmesi işleri aksatır değil mi?" diye söze girdim. Çok sakin ve yumuşak bir ses tonuyla yanıt verdi: "Ah evet, eve çok geç varacağım." 

Kadınlar çabuk anlaşır. Hele erkek egemen toplumlarda farklı kişiliklerdeki bireylerde bile sorunlar ortaktır. Kısa hayat hikâyesini öylece öğrendim. Sanki aramızda görünmez sihirli bir bağ oluşmuştu. O kalabalıkta konuşmaya hasret iki yabancıydık. Çevredekilerin sesini duymuyorduk bile. 

"Bugün Hıdırellez dedi. Herkes için bayram gibi, yeniden doğuşun simgesi olan bu gün, benim için anılarla yüklü hüzün günüdür. Babamı bir Hıdırellez günü kaybettim. Güvenlik görevlisiydi. Bir miting alanında yanlış seken bir kurşun onu benden aldı. Ben henüz okula bile gitmiyordum. O'nun eve dönüşünü her zaman sabırsızlıkla beklerdim. 

"Benden 5 yaş büyük ağabeyim, parasız yatılı burslu sınavını kazanarak çok iyi bir okula girme şansını elde etmişti. Annem, sıra sana da gelecek, sana da dua edeceğim derdi. Ailece pikniğe giderdik, oyunlar oynar, türküler söylerdik. Dileklerimizi küçük küçük kâğıtlara yazar, güllerin dibine bırakırdık. Ertesi gün o kâğıtları denize, dereye ya da su dolu bir kaba atardık. .Babamın omuzunda. bazen ben atardım,"

"Babamdan sonra her şey değişti. Ekonomik durum bozulunca annem evde dikiş dikerek çalışmaya başladı. Ben meslek lisesini bitirdim, bilgisayar yazılımcısıyım. 15 yıl oldu, ama sanki dün gibi. Her Hıdırellez'de ben böyle olurum."

Benim dikkatle dinlediğimi görünce sanki rahatlamıştı. Anlatırken gözlerinin buğulandığını fark ettim. Yanaklarından süzülen iki damla, gözlerinden mi süzülmüştü, bilemedim. O devam etti: "Şimdi bir kuruluşta stajyer olarak çalışıyorum. Başarılı olursam kadrolu olacağım. Bugünlerde en büyük dileğim, önce sağlık, sonra kalıcı bir iş. Annem çok yoruldu artık. Dün dileğimi kâğıda yazıp, parktaki gülün dibine gömdüm."

"Siz de inanır mısınız böyle adetlere, rituellere?" Soru beni kendime getirdi. "Dünyanın karmaşasında hepimiz için inanışlar, güzellikler iyi ve güzel şeyler de var elbette dedim, umut ve çaba, dayanma gücü, inanmak , her zaman iyi sonuçlar yaratır." 

Onun heyecanı bana da yansımıştı. Mucize diye adlandırdığımız şeyler, azimle, direnerek, inanarak sağladığımız kazanımlar değil miydi? Vapurun 2 kez uzun uzun çalan düdüğü bizi tekrar gerçek zamana ve konuma döndürdü. O'nun dileklerinin gerçekleşmesi için ben de ta içimden dilek diledim...

Makbule ABALI

6 Mayıs 2026






Ocak 09, 2026

ŞAİRLER DE ÖLÜR- Süreyya Berfe ve Cemal Süreya'yı Dizeleriyle Anmak...

 

Her başlangıç güzeldir; Başlayınca devam etmek istersiniz. Yeni bir umutla, yeni birikimlerle, yeni bir heyecanla. Gerçeklerle hayaller arasında yeniden var olmaya çalışır, duvarları-çitleri kaldırıp, önünüzde aydınlık, tertemiz, güvenli yollar bulursunuz kendinize. Kış uykusuna yatmak değil, adeta yeniden var olmak gibidir yazmak.  Şiiri uğraş edinmenin en güzel yanı bu. Şairlerin diliyle-gözüyle-ruhuyla dünyaya tanıklık edersiniz..

Kış koşulları zordur dünyanın her yöresinde. Yağmur, soğuk, fırtına, kar yaşamı felç eder bazen. Doğa kanunu; direncini yitiren her canlı,  başlangıçtan bitişe doğru yol alır.  Bilinmez, bazen uzun bazen kısacık bir ömrün tükenişidir bu. 

Ünlü şairler şiir diliyle ne güzel dile getirmişlerdir son' u. Güzel dile getirilen her şey çabuk kabul görür. "Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanamadın olacak / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında /Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında" der Cahit S. Tarancı.

Şairler de ölür; Ancak kalıcı izler bırakan tüm insanlar anılarda yaşar. 9 Ocak- iki şairimizin ölüm yıldönümleriydi. Süreyya Berfe ve Cemal Süreya. İki ünlü şairin birinin adı, diğerinin soyadıyla ortak sayılır. 

Farklı dönemlerde, farklı yıllarda farklı  yörelerde yaşamışlar. Bilmiyordum, okudukça öğrendim; Tesadüf, iki şairimiz de son yıllarını İzmir'de geçirmişler. İkisi de şiirlerinde: dünyadan, hayattan, insanlardan, çocuklardan, sevgiden, aşktan söz etmişler. Ülkemizde ve dünyada çeşitli dallarda pek çok ünü sanatçı gibi, yaşarken sıkıntı çekmişler. 

Süreyya Berfe; Pek çok şair gibi  yaşamında farklı aşklar yaşamış. Bir evliliğinden Boraz adlı bir oğlu var. Hayatının son yıllarını çok sevdiği Urla'da geçirmiş, Urla'da toprağa verilmiş. Bir anıt mezarı yok. 9 Ocak 2025 'te Urla'da çok az kişiyle mütevazı bir Anma töreni düzenlenmiş. 

Süreyya Berfe 1943 İstanbul doğumlu. Şiirleri on dört yabancı dile çevrilmiş. Türkiye Milli Talebe Federasyonunun düzenlediği bir yarışmada "Kasaba" adlı şiiri birinci olmuş. İlginçtir, 1991 yılında Cemal Süreya Şiir Ödülü'nü aldı.

Usta Şair; Yapı Kredi Yayınları arasında yayınlanan, tüm şiirlerini bir araya getiren  455 sayfa kitabının adını KALFA koymuş. Kitabın arka kapağında anlamlı bir tanımlama var: "Berfe'nin şiirleri: Dünyalı, kronik...hep ironik deniyor. 



Şiirlerinden Dizelerle Süreyya Berfe:

ŞİİR ÇALIŞMALARI 3

Aldım.

Kullanıyorum.

Az kaldı:

Hayat 

* * *

İyi ki kırıldı

dedemlerin evindeki ayna 

çocukluğuma bakamayacağım.

* * *

Ayrıldık,

Pek etkilenmedik.

Ağaçlar

çiçeğe durmuştu.

* * *

Ellerimden başladı yaşlılık benleri

yüreğimden değil.

* * * 

Bunayacağım, bunarım elbet.

Belleğimi

hayalgücü gibi geliştiremezsem.

* * * 

Herkes' e 

Yanık tarlalardaki otlar

Yalnızlık gibisi yok değil mi?

* * *

Ölüm korkusu eskirse...

* * *

ÇİÇEK YERİNE  

"Çocukken çocuk oldun "herbirşey" e özenmedin

Büyüdün malları mülkleri terk ettin. 

Gün oldu yalnız kaldın bir başına acıların ortasında.

Sevecen yanların eksilmemiş eksiltemedin.

Çoğu zaman kolların çocuğunu kucaklar gibi 

Koşman ayrılmak için değil, kavuşmak için sanki."

* * * 

Hayatı unutma

Yeniyi unutma

Yaşayanı unutma.

* * * * 

KASABA ( 4 sayfada devam eden , ödüllü Kasaba şiirinden dizeler:) 

Akşam sessiz bir tören gibi başlar

Ve dönenleri

Tuzlu yorgun bir özlemle dönenleri

Sevinçle karşılar

En temiz rüzgârı saklamıştır onlara

En yıldızlı geceyi

En geniş gökyüzünü

Evlerini akasya kokularıyla doldurur

Taş avlularına Ay'ı gönderir 

Bir bulutluk yağmurla ıslanmış damlalarda 

Çocuklar uyur 

Kadınlar yün eğirir 

Önce masal yüzlü ninniler 

Sonra bağ türküleri

Yaşmaklı yemenili türküler

Kasaba türküleri söylenir.

* * *

KALFA ( Kitaba adını veren şiir. 81 dizelik şiirin son 7 dizesi.)

İşte aldım kalemi yazdım:

Belki iyi ettim

belki büyük hatalar yaptım 

belki de kınayacak beni ezberciler.

Sağlık olsun n' apalım

kalem bu

benim en acemi silahım

* * * 

"Sen, sen ol inandığın doğruları bırakma." 

Süreyya  BERFE 

* * * * * 



CEMAL SÜREYA 

1931 yılında Erzincan'da doğdu. 9 Ocak 1990 yılında İstanbul'da yaşamı noktalandı. Türkçenin tüm derinliğini ve zenginliğini dizelerinde işlemiştir. Şiirlerinde aşk, sevgi, zaman, ölüm, insan, dostluk temalarını işlemiştir. 

SÖZLERİ VE ŞİİRLERİNDEN DİZELER:

"Biliyorsun ben hangi şehirdeysem /Yalnızlığın başkenti orası" 

* * *

Ama ne var eskisi gibi değil

Bir başına değil aşk başka sevilerle koşullu 

Meselâ barışa arada bir gökyüzüyle

Her şeyin gerçeği insanlıkla beraber

Aşk ünlü güzellik 

* * * 

"İki şey aşk ve şiir/ Mutsuzlukla beslenir biri/ biri ona dönüşür"...

* * * 

"Öldürmektir felsefeleri bir karıncayı bile, ama yaşatmayı bilmezler."

* * * 

FOTOĞRAF 

Durakta üç kişi

Adam kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde 

Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü 

Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel

Güzel anılar gibi güzel

Çocuk

Güzel anılar gibi hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi güzel. 

* * *

UZAKTAN SEVİYORUM SENİ (Ünlü Şairin çok sevilen şiirinden 7dize)

öyle uzaktan seviyorum seni

elini tutmadan

yüreğine dokunmadan

gözlerinde dalıp dalıp gitmeden 

şu üç günlük sevdalara inat

serserice değil adam gibi seviyorum

öyle uzaktan seviyorum seni. 

Cemal Süreya

* * * 

Kaybettiğimiz tüm değerlerimizi rahmetle, saygıyla, minnetle anıyoruz.

Derleyen: Makbule ABALI- Eğitimci

11 Ocak 2025 İzmir- Urla 

Güncelleme: 9 Ocak 2026


Kaynaklar: Süreyya Berfe- Kalfa- Yapı Kredi Yayınları

                   Şiir Adaları-Çağdaş Şairlerimiz-Arife Kalender

                    40 Şairin Eli -Türkiye Yazarlar Sendikası-Kadıköy Belediyesi.

                    Urla Tohum Sanat Alanı Etkinlikleri

                    İnternet- Edebiyat sayfaları






 

Mayıs 04, 2025

KENDİMİZİ İNSANCA SORGULAMAK...



*Sağanak yağmur yağarken küçük çocuk annesine sordu: "Allah Baba ağlıyor mu anne? O çok merhametlidir diyordun  "  Yağmur annesinin de yanaklarını ıslatmıştı. Soru yanıtsız kaldı.

*Zamanında cevapsız kalan sorular, çok mu zordur, cevabı mı yoktur, tam anlaşılamamış mıdır?

* Minicik kuşların, çerden çöpten salyalarını katarak yaptıkları yuvalar bile kolay kolay bozulmazken insan eliyle yapılan bazı yapılar nasıl yıkılır da taş taş üstünde kalmaz?

* Çok yüksek egolu, ön yargılı insanları yalan makinesine bağlasak, vicdanlarının sigortası atar mıydı acaba ?

* Değerli takıların sahtesini ustalıkla yapabilenler; gerçek yüzlerle maskeli yüzleri,  içten davranışlarla,  yapmacık davranışları ayırt edebilirler mi ?

* Öbür dünyada  hayal ettikleri farklı hayatı, bu dünyada bulmak için midir  bazı insanların bunca kavgası, didişmesi, acımasızca davranması...?

* Çok büyük yeryüzü felaketlerinde: Toprak yer değiştirip yarılırken, denizler dalgalanıp kabarırken, yanardağlar lavlarını püskürtürken , sular sel olup coşkuyla akarken, bazı insanlar olup bitenlere nasıl kayıtsız kalabilir...? 

* Öfke, kin, nefret yerine ; hoşgörü, anlayış, sevgi dili kullanmayı neden bir türlü beceremez bazı insanlar ? "İnsanca'yı " öğrenmek , bir yabancı dili öğrenmekten daha mı zordur ?

* Adaletin olmadığı yerde kötülükler tavan yapmaz mı ? O zaman düzeni kim sağlar, haklıyı haksızdan kim ayırt eder ?

*  Çok büyük bir felaket yaşanırken,  yürekler yangın yeriyken, en zorunlu ihtiyaçlara çare olamayan bazı insanlar ya da kurumlar kendi birikimlerini bir başka dünyaya hangi kargo ile gönderebilirler? 

* Binlerce insan enkaz altında kalırken, binlerce çocuk kayıplar listesine girerken,  ağıtlar yakılıp destanlar yazılırken; kayıpların geleceklerini karartanlar nasıl bir hayat planı yaparlar...?

* Zamana, mekâna, duruma, kişiye, geçen bir ömre bağlı olarak zor sorular, zor cevaplar vardır bazen. Hayatın sonunda sorulur: "Merhumu nasıl bilirdiniz? "  Hayatı boyunca iyi, güzel, yararlı çalışmalarla yıllar boyu iz bırakanlara ne mutlu...

Ünlü Şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ne güzel demiş:

"N'eylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kimbilir, nerede, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında."


Makbule Abalı-Eğitimci

3 Mart 2023 İzmir-Urla

Güncelleme: 4. 05. 2025 











Nisan 22, 2025

İÇİMİZDEKİ BAHAR


Baharın müjdecisi son cemre de 6 Mart'ta toprağa düştü. Cemreler; havaya, suya, toprağa birer hafta arayla düşerken bizim de içimiz ısınır adeta. Değişimin habercisidir bahar, yeniden doğuşun simgesidir adeta. Tatlı bir telaşla gelir her yıl; içimizde bir coşku, yüreğimiz kıpır kıpır, nasıl da sevinir, umutlanırız. 

Kışın yaprağını döken ağaçlar yeniden yapraklarla gönenirken, gözlerimiz bayram eder adeta. Kuşlar bile bahar şenliğine kilometrelerce yol aşarak katılırlar. Onca ülkeden geçmelerine rağmen, her yıl şaşmaz biçimde zamanı ve geliş yolunu nasıl bellemişlerdir, bilinmez. Göçmen kuşların havadaki kanat çırpışı yüreğimize su serper adeta. Düzenlerine şaşırmamak elde değildir.

Önce badem ağaçları çiçek açar, ardından diğer ağaçlar. Kır çiçekleriyle donanır ovalar. En yararlı otlar toprağın altından güneşi görmek için başını uzatır. Karın altından çıkan çeşitli otlar midelere bayram ettirir. Beslenme uzmanlarına göre o otların yararları saymakla bitmez. 

Baharda gün doğumunu, gün batımını izlemek bir başka güzeldir. Her yeni doğan güneş, bir yeniden aydınlanmadır. Hayvanlar kış uykusundan uyanırken, insanlar bedensel değişikliklerle daha çok uyku ihtiyacı duyabilirler. Bahar yorgunluğu bedenimizde, içimizde hissedilirken kendimizi nasıl yenileyebiliriz? Bir bahar temizliği gibi, alışkanlıklarımızda neleri değiştirebiliriz? 

Dışımızda bahar tüm güzellikleriyle sürerken, acaba içimizde de baharı yaşatabiliyor muyuz? Yoksa çevresindeki güzelliklere kara camlı gözlüklerle bakanlardan mıyız? Çevremize yeterince, dikkatlice bakamıyor, bakıp da göremiyorsak, içimizdeki baharı da hiç canlandıramıyoruz. Bir başka bahara kalıyor her şey. 


Umutlar, özlemler, planlar, sevgiler bir başka bahara kalmasın. İçimizdeki bahar, dışarıdakinden daha güzel, daha görkemli olsun. Kendimizle barışık, çevremizdekilerle kavgasız nice güzel baharlara...,

22 Nisan, dünyamızı güzelleştirip-herkes için yaşanabilir bir hale getirebilmek için- çaba ve emek harcayabileceğimiz bir gün olarak düşünülmüş, "DÜNYA GÜNÜ" olarak belirlenmiştir.
Bu günü,  365 gün olarak düşünsek keşke...

Makbule ABALI-Eğitimci
22.04.2025 İzmir-Urla 


Makam: Hicaz  Beste; Muzaffer İlkar  Güfte: Şemsi Belli


Kasım 18, 2024

GÖNLÜ VE BEYNİ GENÇ KALANLAR...


Tepelerde ya da dağ yollarında koca kayaların arasından başını uzatmış bitkiler, yeşillikler görürsünüz. O cılız görüntüye rağmen kökleri öylesine güçlüdür ki, elinizle çekip koparmak isterseniz kolay kolay koparamazsınız. Bir şekilde oraya yerleşmiştir. İlacı, gübresi, bakımı yoktur. Yağmur sularıyla beslenir sadece. Yaşama direncidir onu ayakta tutan. Rüzgara, fırtınaya boyun eğmez. Bazen de yol genişletme çalışmalarında görürüz. Dev kayaların arasında, dinamitle patlatılmış yerlerde, kökleriyle açıkta kalmış, diğer yarısı kopmuş, yarım ağaç gövdeleri dikkat çeker. Sanki meydan okur o teknik güce. "Ben böyle de varım" der adeta. Direnir tüm gücüyle. Kökler öylesine güçlü tutunmuşlardır ki ağaç o koşullarda da yaşar. Herhangi bir biçimde sürdürür canlılığını...

İnsanoğlunun da ayakta kalma mücadelesi, tırnaklarıyla yaşama tutunma çabası aynı değil midir? Aynı şekilde kökler sağlam ise yıkım da çok kolay olmuyor. Bu yıldan gelecek yılları düşünüp hayal edebilenler, plan yapıp zamanını yönetenler, cesaretini, umudunu kaybetmeyenler, zorluklarla daha kolay mücadele ediyorlar. Yarınlara daha rahat, daha sağlıklı ulaşıyorlar. Beyin ve gönül durağanlık istemiyor.

Yüreği sevgiyle dolu olanlar, kendisiyle ve başkalarıyla barışık olanlar, huzurlu, sakin bir yaşamı, mutlu bir beraberliği olanlar, bir idealin peşinden gidenler, zevk aldığı, yetenekli olduğu işi yapanlar, genellikle gönlü ve beyni genç kalanlardan oluyorlar. Toplumun her alanında böyle insanlar önder oldular çevrelerine. Toplum onları  rol-model olarak benimsedi. Belki hiç karşılaşmadılar, hiç yüz yüze gelmediler ama adeta mıknatıs gibi çekim güçleri çekti insanları kendilerine:

Yaşamları boyunca ilerlemiş yaşlarına rağmen mücadeleyi elden bırakmadılar. Bedenleri yıpransa da beyinleri sağlam kaldı, yürekten sevdiler insanı, doğayı, sanatı... Bazen bir tarihçi; Turgut Özakman, bazen bir doktor; Türkan Saylan, bazen bir çevreci; Hayrettin Karaca, bir sümerolog; Muazzez İlmiye Çığ, bir müzik adamı; Nevit Kodallı, bir edebiyatçı; Yaşar Kemal, bir dilbilimci; Mina Urgan. bir sanatçı, Yıldız Kenter, Tuncel Kurtiz... Ve daha adını sayamadıklarımız, unutamadıklarımız. Rahmetli olan ya da yaşayan, yaşlandıklarında dahi kendilerini yorgun hissetmeyip, enerjilerini dalga dalga çevrelerine yayanlar...

Bir de adını hiç duymadıklarımız, bilmediklerimiz var. Belki uzak bir dağ köyünde, küçük bir kentin kenar mahallesinde, adı duyulmamış bir kasabanın küçücük bir evinde, kırsal kesimde bir çiftlik evinde, sessiz sedasız sade, sakin bir yaşamı seçenler... Ama hep başkaları için çalışanlar, çevrelerini eğitmeye, yönlendirmeye kalkışanlar: Bazen bir  doktor, bir öğretmen, bir sağlık görevlisi, bir güvenlik görevlisi, bir mühendis, bir ziraatçı ya da sade vatandaş, kendini eğitmiş, çevresine ışık saçan bir idealist. 

Adeta "yaşsız insanlar" bunlar. Saçları ağarsa, yüzleri buruşsa da , bazen iki büklüm yürüseler de, "yüreği, beyni sağlam insanlar". Köşesinde oturup dinlenmesi gereken zamanlarda dahi çalışmayı tercih eden, ayakta durmaya çalışan insanlar. Son dakikaya kadar bitmemiş işleri tamamlamakla geçiyor ömürleri. Çalışmak onları diri tutuyor adeta. Onurlular, eğilip bükülmüyorlar, gururlular, çıkarları için çaba harcamıyorlar. 

Bir yaşam süresince gönlü ve beyni genç kalan, vicdanı katılaşmayan, almadan verebilen, gazete manşetlerine değil, gönüllere taht kurmayı özleyen, kaç yaşında olursa olsun, eli öpülesi güzelim insanlar... Keşke bu insanlarımıza yaşarken gereken saygıyı, özeni gösterebilsek. Ve ölümlerinden sonra, yaptıklarından ders çıkarabilsek... 

Makbule ABALI-Eğitimci:
21.10.2013

Güncelleme: 18.11.2024  

En zor zamanlarında bile; Büyük bir özveriyle, emek ve çaba harcayarak, ülkesine, yaşadığı toplumun insanlarına  hizmet sunan, üreten bu güzel insanları saygıyla, minnet ve teşekkürlerimizle, kaybettiklerimizi rahmetle anıyoruz. M.A 

                                                              




Kasım 15, 2024

ADLARINI BİLE BİLMEDİĞİMİZ O GÜZEL İNSANLAR...

 


  İnsanlık hali ; Gün olur, her yer günlük güneşlik iken iç dünyamız bulutludur. Gün gelir karamsar bir dünyada içinizde bir kıpırtı, bir kuş çırpıntısı adeta, gülerek bakarsınız dünyaya. Herhangi bir zamanda çevremizi gözlediğimizde: Bazen bir toplu taşıma aracında, bazen bir otoparkta, bir hastanenin bekleme salonunda ya da küçücük bir pastane salonunda... Farklı durumlarla, farklı davranışta insanlarla karşılaşırsınız. Sonra anlarsınız ki, onlar özel insanlardır. Bakışıyla, duruşuyla, gülüşüyle farklı insanları hemen fark etmeseniz de onlar kendilerini tanıtırlar zamanı gelince. Çevreye gösteriş yapmak değildir düşünceleri ya da yapmacık  yoktur tavırlarında, her zamanki tavırlarıdır onları ayırt etmenizi sağlayan.

Belki dikkatli bir bakışla bir gün siz de fark edebilirsiniz onları. Her yörede, çeşitli kılıklarda, çeşitli iş ve meslek gruplarında karşımıza çıkabilirler. Çoğu zaman sivil de olsalar her zaman insani özellikleriyle tanırsınız onları; Yüzlerindeki sakin, yumuşak çizgilerden, gözlerindeki ışıltıdan ya da seslerindeki içtenlik ve duruluktan... Gününüze ışık hızıyla girer, hiç duraksamadan yavaşça süzülüp gidiverirler. Bir beklentileri yoktur yaklaşımlarında ya da anlık konuşma isteklerinde. Yarım kalmış bir yaşam öyküsünün son satırları gibidirler. Geriye kalan bir tatlı tebessüm, bir küçük anıdır. Yaşamı anlamlı kılan da bu küçük ayrıntılar değil midir? 

O güzel insanlar, toplumda yerleşik değer yargılarına inat, adeta güven tazelerler. Belki yeniden insan aramaktadırlar. "Nerelisin hemşerim ?" sorusuna gerek bile duymadan yaklaşırlar. Yaşınız, cinsiyetiniz de önemli değildir onlar için. Üstelik çay-kahve de eşlik etmeyebilir bu birlikteliğe. Ama "İnsan" tanırsınız; Kimisi bir anda karşınıza çıkar. Sabahın erken bir saatinde, bir hastane bahçesinde. Danışma biriminin yapacağı görevi o üslenmiştir adeta. Yol-yordam bilir, sizin de ilk gelişte kendisi gibi zorluk çekmemeniz için açıklamalar yapar. Karşılık beklemeyen bir yardımcıdır. Bilinmeyen bir ortamda çekilebilecek sıkıntıları sizin de çekmemeniz içindir bütün uğraşı. 

Kimisi arada kaç yaş fark olduğunu bilmemesine rağmen sizi ayakta görmekten huzursuz olur, hemen saygıyla kalkar, yerini verir. Çok eski bir dostu karşınızda görmüş gibi olursunuz. Oysa o ne kimliğinizi, ne kişiliğinizi bilir, yardıma hazır bir insandır sadece. Olumsuzlukların çoğaldığı bir ortamda iyiler, iyilikler de olacaktır elbette. Bir başka gün bir başkası , tam da zor bir anınızda içtenlikle sorar : "Kantine iniyorum, istediğiniz bir şey var mı?"  Hayır derken bile içiniz ısınır, sevgi ile bakarsınız bu iyi niyetli yol arkadaşına. 

Bazen bir hastane ortamında benzer rahatsızlıklar insanları yakınlaştırır birbirine. "Damdan düşenin halinden anlayanlar" arasında koyu bir sohbet başlayabilir. Bir sonraki gün kontrole gittiğinizde bekleme salonunda henüz oturmadan arkanızdan birisi seslenir: "Işıklı panoda şimdi adınız okundu." Siz aceleyle koştururken kapıda bir armağan paketlenmiş olarak elinize tutuşturulur. Eve dönünce paketler açılır, içinden özenle örülmüş  makrame iki güzel anahtarlık çıkar. Yorgunluğa inat, yüzünüzde gülücükler oluşur.  Ya da bulunduğunuz ortamda kat asansörlerinin  çalışmadığı bir zamanda başka bir asansör bulmaya çalışırken, tarif etmekle yetinmeyip, sizi alelacele asansöre kadar götüren temizlik görevlisini nasıl unutursunuz? 

Gözünüz elindeki nergis demetine takıldığında hemen iki nergis sapını demetten ayırıp size uzatan nazik insanı, merdiven çıkarken bir basamakta zorlandığınızda siz yardım teklif etmeden elini uzatan genç kızı ya da genç adamı anmamak mümkün mü? Sıranız gelince odasında gerekli işlemleri tamamlayan ama hemen sonra koridorda arkanızdan yetişen genç doktor. "Şu bölümden şu belgeyi de isteyebilirler, almayı unutmayın." der. Eşim de ben de çok mutlu oluruz. Hipokrat Yeminine sadık kalmış, görevini benimsemiş,  insanları ve işini seven genç bir doktorla karşılaşmak yüreğinizi nasıl da ferahlatır. Yeniden umutlar yeşerir içinizde. Hasta haklarını, insanca sağlıklı yaşama, yaş alma hakkınızı  unutmaya başladığınız bir başka zamanda karşılaştığınız bir sorumlu hemşire, peri değneği dokunmuşçasına içinizi aydınlatacak çözümler bulur. 

Bir yudum sevgi, bir tutam iyi niyet, biraz hoşgörü, biraz empati gönül kapılarınızı ardına kadar açıyor bir anda. Ve karşılığında hasta ya da hasta yakını olarak gözlerdeki parıltı,  yüzlerde tebessüm, gönüllerde bir minnet duygusu geriye kalan. Sadece teşekkür etmek yeterli sayılmaz bu güzel insanlara. Onlar ki; alıştığımız değerlerle bizleri tekrar buluşturanlar, bazen adını dahi soramadan doğru bildikleri yolda devam edenler. Kimi zaman bir güzel sözle seslenmek gelir içinizden; "İyi ki varsınız, Ne olur bu karmaşık ortamda siz sakinliğinizi koruyun, Güler yüzünüzü hiç kaybetmeyin... gibi sözlerimiz ne kadar yeterli olabilir? İçten söylenen her söz güzeldir, mutlu eder insanı. 

Farkındalık, duyarlılık, insanca yaklaşımlar, biraz nezaket, hoşgörü, güler yüz, alçakgönüllü, güvenilir ve dürüst olabilmek... Bu kocaman dünyada belki çok küçük şeyler ama insanı diğerlerinden farklı kılan da o küçük şeyler değil midir...? 

Makbule ABALI-Eğitimci 

Şubat 2024 Urla

Güncelleme: 15.11.2024 Urla







Kasım 13, 2024

ÖNCE ÇOCUKLAR ÖLÜYOR...

 


Çocuklar öldürülmesin diyordu ünlü şair, 

Oysa önce çocuklar öldü... 

Çocuklar henüz çok küçük,

Çocuklar masum, çocuklar korunaksız.

Çocuklar habersiz olup bitenden; 

Baba çok uzaklarda,

Anne geçim kaygısında. 

Küçücük çocuklar gıdasız, ilgisiz, sevgisiz... 

Yoksulluk diz boyu, 

Anne-baba aile planlamasından habersiz.

Çocuklar nasıl gelişecek, nasıl büyüyecek, 

Nasıl yaşayacaklar... ? 

Yoksulluk can aldı; 

Önce çocuklar öldü 

Can yakan soğuklarda. 

İnsan sıcağına kavuşamadan,

Anne kucağıyla buluşamadan,  

Birbirine sarılamadan

Önce çocuklar öldü... 


Makbule Abalı- Eğitimci

13.11. 2024 Urla


Kasım 02, 2024

Kasım Ayı'na Hoş Geldin Derken...

 


Her mevsimin kendine özgü özellikleri var. Mevsimlerin genel özelliklerinin dışında; Her an, her gün, her ay ve tabii ki her mevsim yaşanılan coğrafyaya, konuma, kişilik özelliklerimize, yaşam tarzımıza, adet ve geleneklerimize, hayat deneyimlerimize göre farklı değerlendirilip farklı algılanabiliyor. 

Sonbahar; Yılın sondan bir önceki mevsimi. Ve onun son ayı Kasım. Kasım Ayının  ilk günlerindeyiz. Henüz hayal bile edemediğimiz son günlerini yaşarken; birden bu ayın da bittiğini fark edip Aralığa merhaba diyeceğiz. Yıl da bitecek öylece. Her giden ay ya da mevsim ömrün de bitişini fısıldar gibi... 

"Sonbahar" yerine "Güz mevsimi" demeyi daha çok seviyorum. Güz mevsimi bana çoğu zaman hüznü, kayıplarımızı, acıları çağrıştırsa da mevsimlerin ne suçu var?  Adeta usta bir ressamın fırçasıyla oluşturulmuş  harika pastel renkler doğayı donattığında gözlerimiz bayram yapsa da,  içinizdeki ruh hali dışınızdaki bayramı bile farklı kılabilir. 

Asık yüzle "Hoş Geldin" denmez elbette. Atalarımız, geleneklerimiz, adetlerimiz öyle diyor. Herhalde dünyanın hiçbir yerinde bizim konukseverliğimiz gibisi yoktur. Onurlu insanlar gibi başımızı kolay kolay eğmeyiz ama , misafiri baş tacı ederiz. Tabii ki misafir de bizim adetlerimizi benimsemişse yol- yordam bilerek,  ev sahibinin iyi niyetini kötüye kullanmadan veda etmesini  de bilir. 

Umarız Kasım Ayı da bizleri hayal kırıklığına uğratmaz. Havalar serinlese de sevgisiyle, şefkatiyle, koruyucu tavrıyla sarar, ısıtır bizi. Vefayla, güvenle, huzur veren  bir tutumla dost olabileceğine inandırır bizi... 

HOŞ GELDİN KASIM ! 

Makbule ABALI- Eğitimci

2.11.2024 Urla 



Ünlü Şairler ve Sanatçılar her dönem, her mevsim duygularımıza  tercüman olmuşlar. Sonsuz teşekkürlerimizle... M. A 



YÜREĞİM 

Yüreğim ıslaktır benim 

Kuytularda ağlamaktan 

Ve hafif uçuktur rengi

Kurusun diye kaç kez 

Güneşe asılmaktan

Sunay AKI






 

 

 

 

Ekim 16, 2024

SOFRALAR DİLE GELSE...


Sofralar sahibinin göstergesidir. Her sofra onu hazırlayan insandan izler taşır. Küçük bir ayrıntı, bazen bir örtü, bazen bir çiçek, farklı renk seçimleri, konuğa göre hazırlanmış yiyecekler... Bir sofra bazen sizi yıllar öncesine alır götürür, geçmişin anılarından, mutfaklarından kokular ve tatlar taşır. 

Hazırlanmış her sofra konukseverliğin kanıtıdır. Özenle hazırlanmış bir sofra, damak zevkine bir yolculuktur. Her sofra, hazırlayanın kişilik özelliklerini de vurgular; Paylaşımcı bir kişilik, ince zevk sahibi bir insan, tasarruftan yana bir kişi... Hepsinden önemlisi sofra yaşamdan bir kesittir. Hayatın tadı, tuzu, biberidir. Alışkanlıktır, bekleyiştir, karar yeridir, sohbet zeminidir. Sofra hayatın yapı taşlarından biridir. Bayramlar,  özel günler paylaşımları arttırdığı gibi, sofraları da farklı kılar.


Özenerek hazırlanmış bir doğum günü sofrası, sevginin, özlemin, duyguların yansımasıdır. Bir kır sofrası, portatif haliyle, üstünde kır çiçekleriyle, doğal ortamıyla çok farklı duygular yaşatır. Yere serilmiş renkli dokuma örtünün üstüne hazırlanmış köy sofrası bir başka tat sunar. Yeni pişmiş sıcacık bazlama yanında tulum peyniri. Bu belki de misafire sunduğu son peynirdir. Belki yanında küçük bahçesinde yetiştirdiği mis kokulu domates, taze biber, salatalık da bulunabilir. Gönül zenginliği de sınanır böylece. Ortamlar değiştiğinde tatlar değişebilir elbette. Ancak gerçek dostluk her yerde ayırt edilebilir.


Her sofra bir başka dünyadır ve başka dünyalara yeni yolculuklar başlatır. Hep çocukluktaki damak tadını arar, özleriz. Aradığımız çocukluktaki o güzel, kaygısız günlerdir belki de... Çocukluğumda zaman zaman kahvaltıda bol soğanlı, domatesli ekmek çorbası hazırlandığını hatırlarım. Kuru ekmekler israfı önlemek amacıyla çorba olarak değerlendirilirdi. O zamanlar tasarruf önemliydi. 

Bir zamanlar sofralar, evin çocukları için bir okul gibiydi. Ama o yıllarda pek çok şey derinlemesine algılanamıyor. Babaannelerinin, anneannelerinin, annelerinin sofralarında ne çok şey öğrenir çocuklar; İnsanlığı, çeşitli konularda sohbet etmeyi, dinlemeyi, sofra kurallarını, saygıyı, sevgiyi, güven duymayı... Ve en önemlisi bütün bunlardan yola çıkarak sözsüz iletişim kurmayı, kokulardan, renklerden, düzenlemelerden yola çıkarak bir dünya görüşü kazanmayı, değerlendirme yapmayı...




Sofra hazırlamak, onu donatmak ayrı bir özen ister. Bazen bir saatte hazırlanan bir yemek 10 dakikada tüketilebilir. Sabahın ilk ışıklarıyla toplanmış kabak çiçeklerinden hazırlanmış bir kabak çiçeği dolması emektir,  göz zevkidir, lezzet birikimidir.
Çocukluğumdaki sofraları hatırlıyorum; Sofrayı renklendirmek amacıyla kırmızı bir domatese batırılmış beyaz ful çiçekleri nasıl da güzel dururdu. Mevsimlere göre değişen çiçekler; Görüntüleriyle papatyalar, yaseminler, sümbüller, güller... Kokularıyla portakal ve limon çiçekleri, fesleğen, nane...
Geçmişin izlerini yansıtan her sofra, bir başka yolculuk başlatır lezzetler diyarına.

Amaç sadece doymak değildir elbette. Yemeklerden önce sevgi, güler yüz, dostluk sunulan her sofra güzeldir. Sevdiklerimizin olduğu her sofra bize ziyafet sofrası gibi gelir. Tüm görkemiyle, güzelliğiyle yeniden yaşatılmalı yöresel tatlar, eski sofralar. Geçmişten kalan güzel anları unutmamak, anıları yaşatmak için sofra kültürünü, adabını aktarmak lazım yeni kuşaklara. Değerler kuşaktan kuşağa sürdürülmeli...

Makbule ABALI -Eğitimci
22 08. 2014

Güncelleme: 16.10.2024