Sayfalar

toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 25, 2023

TOPLUMSAL GERÇEKLER

 

Bilgelikten, nezaketten, incelikten vaz geçtikçe

Kabalıklar, saldırılar, aşağılamalar çoğaldı

Talan edildi tüm değerler

Kayıplar bulunamadı, kayıtlar tutulamadı.

*********************************************

Her şey can pahasınaydı

Değerler pazarında;

Pazarlık yapılsa bile

Üç aşağı beş yukarı ne fark ederdi?

Kayıplar kazançlara dönüşmedikçe...

*********************************************

Soğuktan ya da sıcaktan değil

utançtan kızarmıyorsa yüzler

Söylenecek çok söz var demektir;

Destanlar yazılır, ağıtlar yakılır, türküler çalınır

Yürekler kararır, gözler yumulurken eller açılır... 


Makbule ABALI

25.06. 2023 Urla 






Ocak 30, 2023

BİR KİTAP TANITIMI: Anılarımla Patronum VEHBİ KOÇ




Biyografileri seviyorum. Kişileri  daha detaylı tanımayı, daha objektif değerlendirmeyi sağlıyor. Hele yıllar önce okuduğunuz bir biyografiyi yeniden okuduğunuzda değişen fikirlerinizi, yargılarınızı da yeni bir bakışla gözlemliyorsunuz. 

"Anılarımla Patronum Vehbi Koç " adlı kitabı Koç Grubundan Can Kıraç kaleme almış. Kitabı ilk kez Milliyet Yayınları  arasında 1995 yılında basıldığında okumuş, çok yararlanarak yakınlarıma da önermiştim.  

Koç Topluluğu'nda 41 yıl üst düzeylerde çalışmış olan  Can Kıraç  kitabında sadece Vehbi Koç'un hayat hikayesini anlatmıyor, farklı kişilerle değişik yıllarda yapılmış söyleşilerden alıntılar yaparak ; ülkemiz hakkındaki görüşlerini, önerilerini,  geleceğe yönelik düşüncelerini de dile getiriyordu.

 Kitapta adeta Türkiye'nin çeşitli dönemlerdeki bir panoraması da çiziliyor. Türkiye'nin en zengin iş adamının sade, yalın, mütevazı yaşamı, aile hayatı, ekonomi, eğitim, sağlık ve politika hakkındaki  görüşleri...

Kitap hakkındaki ilk yazımı , 2016 yılında Vehbi Koç'un torunu Mustafa Koç'un  ölümü nedeniyle  "Uçun  Kuşlar"  adlı bloğumda "Bir Kitap... İki İnsan." başlığı ile  yazmıştım.  Bu yazım için şuraya bakabilirsiniz. Yıllar nasıl da geçiyor; Kitabı ilk okuyuşumdan bu yana 28 yıl, İlk yazımdan sonra da 7 yıl geçmiş.

Kitabı üçüncü kez okuyuşumdan sonra uzun uzun düşündüm; Kitap güncelliğini hiç kaybetmemiş. Genç -yaşlı, zengin - yoksul, farklı konumlarda, farklı alanlarda herkesin kitaptan alacağı öyle güzel dersler var ki...

Keşke bu kitap bir kaynak olarak üniversitelerimizde, okul kütüphanelerinde incelenseydi, kurumlarda, çeşitli görevlerdeki insanlara hediye edilebilseydi. 390 sayfalık kitapta altını çizerek okuduğum, notlar aldığım pek çok bölüm oldu. 

Doktorların deyişine göre: Vehbi Koç'un zihinsel yaşı bedensel yaşından 30 yıl daha gençti. İlkokulu birincilikle bitirmiş, ortaokulda da çok başarılıymış. Ancak ticaret yapmaya karar vermiş. Bir bakkal dükkanıyla işe başlamış. 

24 yaşında teyzesinin kızı Sadberk Hanım ile evleniyor. Bir erkek, 3 kız çocuğu var. (Rahmi Koç, Semahat Arsel, Sevgi Gönül, Suna Kıraç.) 

Kitaptan Alıntılar....

"Vehbi Koç'un karar alma metodu Harvard'da öğretilenle aynıdır. Bir konuda karar verilecekse önce ilgililere bir çalışma yaptırır, rapor hazırlatır. Sonra konuyu bilenlerle bir toplantı yapar, hazırlanan rapor beraberce tartışılır, herkesin görüşü ortaya çıkar. 

Vehbi Bey , tüm görüşler söylendikten sonra kendi görüşünü açıklar ve "Benim görüşüm budur. Siz ekseriyet olarak nasıl düşünüyorsanız öyle karar verin." der. Ben Vehbi Bey'in kendi kararını empoze ettiğine hiç şahit olmadım." 

(Koç Holding Planlama Başkanı Necati Arıkan.) 

"Koç'un iş hayatı hiç duraksamadan, iniş yapmadan, önemli bir başarısızlığa uğramadan, tehlikeye düşmeden daima yükselmiştir. Bir fiyaskosu olmadığı gibi skandalı da yoktur. Yirminci yüzyıl Türkiye'sinde, başka hiç kimse onun kadar uzun süre 1 numaralı işadamı olmayı sürdürememiş, onun kadar değişik alanlarda büyük şirketler kurmamış, onun kadar vergi ödememiş, onu kadar yaygın hayır faaliyetinde bulunmamıştır. " 

Talat Sait Halman

"Vehbi Bey'in özellikleri çok ilginçtir. Onun değişmeyen kişiliğinde lider bir işadamında bulunması gereken bütün nitelikler vardır... Düşünce yapısı çok sağlamdır. Gözlem, analiz ve sentez yeteneği insanı hayrete düşürecek kadar muntazam çalışır. Dikkati ve algılaması olağanüstüdür. Öğrenme azmi ve araştırmacılık merakı sınırsızdır. Vehbi Bey, her zaman hepimizden daha çok yeniliğe açık olmuştur..."

Can Kıraç

Vehbi Koç "insan" konusu açıldığı zaman , bütün hayatı boyunca insana değer verdiğini vurgular ve " En büyük müesseseyi birkaç yılda kurabilirsiniz, fakat on beş yirmi yıl geçmeden mükemmel bir insan yetiştiremezsiniz." inancını her vesileyle  belirtmeye çalışırdı. 

" Bu güzel memleketin, bu asil milletin bugünkü zorluklar ile karşılaşmasının en büyük sorumlusu, parti ve rey politikalarını her şeyin üstünde tutan siyasetçilerimizin ekonomiyle ilgili olarak aldıkları yanlış kararlardır." 

Vehbi Koç- 1978

"Ben, ömrünü iş hayatında geçirmiş, memleketin geleceğinden başka kaygısı bulunmayan bir işadamı olarak hem şahsım hem de sizler adına, milletimizin temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini, milletin bütünlüğünü koruyacak ve hür demokratik parlamenter rejimin devamını sağlayacak güçlü bir hükümetin kurulmasını sağlamaları için birleşmeye çağırıyorum." 

Vehbi Koç 

İsmet Paşa evliliğinin ellinci yılında : "Eşim Mevhibe Hanımefendi ile evliliğimizin elli yılı boyunca çok mutlu yaşadım. Bu seneler zarfında ben sinirlendiğim zaman Mevhibe Hanımefendi, o sinirlendiği zaman da ben susmayı bildik. Mutluluğumuzun sırrı buradadır." demişti. "Ben de evlilik hayatımda bu prensibe uymuş ve mutlu olmuştum." 

Vehbi Koç.

Vehbi Koç insan ilişkilerinde " dinlemenin konuşmaktan daha önemli olduğunu bilen ve bunu ısrarla arkadaşlarına da telkin eden nadir işadamlarındandır. Ona göre insanlar önce "anlamaya" çalışmalı, sonra kendilerinin "anlaşılmasını" beklemelidirler."

"Sanayinin ülkeme yerleşmesine ve gelişmesine öncülük yaptım. Kurumlaşma yolunu açtım, Anonim şirket ve holding dönemini başlattım. Halka açık şirketler kurdum. Vergilerin açıklanmasını teşvik ettim. Türk Eğitim Vakfı, Vehbi Koç Vakfı, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı, ilk Talebe Yurdu gibi sosyal yardım ve faaliyetleri kurumsallaştırdım."

Vehbi Koç 1984 yılında Anadolu Üniversitesi Senatosu'nun "Fahri İşletme Doktoru" unvanını,1991 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi, 1993 yılında da Erzurum Atatürk Üniversitesi "Onursal Doktorluk" unvanını almış. 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri tarafından "Yılın En Başarılı İşadamı" seçilmiş.

Emin Çölaşan bir söyleşisinde soruyor: "Bu kadar büyük bir işadamısınız. Bu düzeye hep dürüst yollardan mı geldiniz? Yoksa arada sırada vergi kaçırdığınız falan oldu mu? " -"Sizi şerefimle temin ederim ki hiç vergi kaçırmadım. Bu memleketin huzur içinde ilerleyebilmesi için işadamlarının vergilerini tam vermesi taraftarıyım. "

1980'li yıllarda "Koç Özel Lisesi", 1990'lı yıllarda "Koç Üniversitesi" açılıyor. "Bir dünya insanının nüvesini oluşturmak, tohumlarını atmak istiyoruz" diyor Rahmi Koç. 

Koç Üniversitesi açılırken Rektör Prof. Seha Tiniç "Amacımız, yüksek eğitimi en geniş anlamıyla gerçekleştiren, öğrencilerin bilgisel ve kişisel gelişmelerini sağlayabilen bir eğitim ortamı yaratmaktır. 

Bunu yaparken, Büyük Atatürk'ün devrimlerine ve ilkelerine sadık, kendi sahalarında en yeni bilgilerle donatılmış, genel kültür sahibi, özgür ve stratejik düşünebilen, yaratıcı, Türkçe ve İngilizce dillerine iyice hakim, liderlik vasıfları yetişmiş gençler yetiştirmeyi amaçlıyoruz" 

Prof. Seha Tiniç

Vehbi Koç'un, oğlu Rahmi Koç'un üç çocuğu, yani torunları Mustafa, Ömer ve Ali için belirlediği program şöyledir: "Çocuklar tahsillerini tamamladılar. Hangi şirketlerde vazife alırlarsa alsınlar, Rahmi Koç'un çocukları gibi değil, diğer çalışanlar gibi disipline büyük bir dikkatle uymalıdırlar. "

"Rahmi Koç'un çocukları oldukları için, amirlerin onlara ayrı muamele yapmaları önlenmelidir. Çalışmaları hakkında vicdanlarına uyarak not vermeleri sağlanmalıdır. Aksi takdirde bu çocukların iyi yetişmelerine imkan yoktur. Kabiliyetli olanlar çalışırlar ve o nispette yükselirler."

Vehbi Koç

Gazeteci yazar Emin Çölaşan şöyle söylüyor: "Vehbi Koç'a duyduğum büyük bir saygı var! Nedeni de ülkemizin hemen hemen ilk sanayicisi olması. Binlerce insana ekmek kapısı açan Koç'a bu nedenle saygı duyuyorum. Ancak kendisine en büyük saygıyı başka bir konuda duyuyorum... Büyük paralar kazanmış olmasına rağmen şımarmamış bir insan. Hep mazbut bir aile yaşamı olmuş. Evine ve çoluk çocuğuna bağlı yaşamayı yeğlemiş. Adı dedikodulara, skandallara karışmamış." 

Dışişleri eski bakanı merhum İhsan Sabri Çağlayangil kıdemli dostu Vehbi Koç'u şöyle tanımlıyor: "Vehbi Koç bir kişi değildir, müessesedir... Kitap değildir, okuldur... Vehbi Bey'i anlamak için dinlemek elvermez, onu yaşamak lazımdır..."

Tüm aile bireylerinin "Vehbi Bey" diye hitap ettikleri babası hakkında oğlu Rahmi Koç şöyle diyor: "Vehbi Bey eskilerin deyimi ile 'nev'i şahsına münhasır'  bir kişiliğe sahiptir."

Not: Her okuyuşta yeni şeyler öğrendiğim bir kitap, "Anılarımla Patronum Vehbi Koç"  "Blogları Canlandırma Projesi- Ocak Ayı" kapsamında, iyi ki yeniden okumak ve tanıtmak için bu kitabı seçmişim. Teşekkürler Can Kıraç.

Sn. Vehbi Koç Beyefendi, ülkemize hizmetleriyle, mütevazı kişiliği, tutum ve davranışlarıyla, olayları-kişileri değerlendirme ölçütleriyle hiç unutulmayacak. 

Saygıyla, rahmetle, özlemle anıyoruz. 

Makbule Abalı-Eğitimci 

30 Ocak 2023, Urla







 

Kasım 18, 2019

HOŞGÖRÜ...


15 Kasım Dünya Hoşgörü Günüydü. Günün engin anlayışına sığınarak üzerinde durmayı biraz geciktirdim. Hoşgörü ,çok sevdiğim, sıkça kullandığım sözcüklerden biri. Gerçi toplum olarak giderek hoşgörüsüz davranmakta dibe vurduk. Kuşkulu, güvensiz, endişeli, huzursuz bir toplumun bireyleri hoşgörülü olabilir mi? 
Hele çeşitli konularda önyargılıysanız, karşınızdaki kişi hakkında her türlü senaryo üretilebilir. Özellikle kadınlar veya erkekler hakkında kemikleşmiş yargılarınız varsa tabii hoşgörünüz de baştan yenik düşecektir. 

Bir kişinin hoşgörüsünü sınarken sözcüklere yüklediğiniz anlamlar da çok farklılaşır. Olumsuz sözcüklerle seslendiğiniz bir kişi,  sizin sözcüklerinizden daha ağırını size yöneltebilir. Bu defa sonuç, iki taraf için de dayanılmaz olacaktır. Hoşgörü, her şeyi olumlu görmek, tüm hata ve kusurları görmezden gelmek değildir elbette. Karşılıklı anlayış ve iyi niyet çerçevesinde farklı bakabilmektir, başka görüşlerin de olabileceğini kabul etme olgunluğudur.


Karşılıklı çatışmalarla hoşgörü paramparça olmuşsa,  hoşgörünün bittiği yerde önyargı, kuşku, şüphe, aldatmaca, aşağılamalar başlayacaktır. Hoşgörü parçalanırken; dostluk, arkadaşlık, akrabalık, komşuluk, eş ilişkileri de yara alır.
Yaralanmalar, zedelenmeler zor da olsa onarılır ama parçalanan onur, gurur, kişilik kolay kolay tamir edilemez. Gönül kırığı, organ kırığına benzemez... 

Makbule Abalı-2019



Mart 28, 2016

ŞİDDETTEN ARINMAK... (Nostaljik Pazartesi)



Kirden, pastan, tozdan, kötülükten arınmak isterse insan, ne kadar su gerekir acaba? Hangi sabun en yoğun kirleri en etkili biçimde temizler? Ya şiddetten arınmak, yılların birikimini temizlemek, içimizdeki canavarla baş etmek ne derece mümkündür? Gazete, televizyon muhabirleri de doğru sayıyı bulmakta güçlük çekiyorlardır herhalde. Bir günde çeşitli nedenlerle kaç insan öldürüldü, kurallara uyulmadığından kaç trafik kazası oldu, kaç kişi tacize uğradı, kaç hayvana eziyet edildi...? 

Eskiden "Köpek insanı ısırırsa değil, insan köpeği ısırırsa haber olur." denirdi. Şimdilerde insan insanı ısırabiliyor. 7 yaş altındaki çocuklar televizyonun karşısında merakla vurdulu-kırdılı filmleri izliyorlar. Bazen el çırpıyorlar, alkışlıyorlar. Beğenmekle kınamak arasındaki ince çizgi burada başlıyor belki de. Çocukken beğendiği, onayladığı davranışları kalıcı olarak yıllar sonrasına taşıyabilir insan, korku filmleri, savaş filmleri hep tercihleri arasında yer alabilir. Bazı sahneler bilinç altına kazınır adeta.

"Genel izleyici" adı altındaki programları yetişkinler ve çocuklar izliyor. Ama haberlerden başlayarak her gün en az 10-15 kadar öldürme olayı var. Bazen polislerin öğrencilere tepkisi, copla dövmesi, su ve gaz püskürtülmesi de genel izleyicilerin o saatte izlediği sahnelerden. Her kötü haber beynimize bir balyoz gibi inmekte. 

Haberler başlı başına bir şiddet kaynağı bazen. 5-10 haberden biri savaş haberi. Dünyanın her yerinden en acımasız saldırılar çarpıcı görüntülerle sunuluyor. Kötüler-kötülükler orkestrası adeta en yüksek perdeden, en rahatsız edici biçimde ses veriyor; "Güç bende, ben yaparım, kırarım, dökerim, vururum, yok ederim..."

Her toplumda görülebilen bu insanlar nasıl bu hale geldi, onları bu denli şiddete iten şey neydi? Bu olaylara tanık olan küçükler ilerde bu yaraları nasıl saracaklar? Yetişkinlerde görülen pek çok ruhsal sıkıntının kökeninde çocukluk yıllarındaki travmalar yatıyor. 
Bütün bebekler kaynağını bilmese de yüksek sesten korkarlar. Sıçrayarak, ağlayarak bu tepkilerini dile getirirler. Gürültülü bir ortamda büyüyen bebek daha sinirli, daha saldırgan oluyor.

Çocuklar, gençler gördüklerini örnek alarak hayata geçirmek isteyebilirler. Şiddet küçükken hayvanlara eziyet etmekle başlar, yetişkin olduğunda "Güç bende" diyerek kaba kuvvetle, zorbalıkla her işini halletmeye çalışır. Kendince benimsediği "rol model" kimse, onun davranışlarını taklit eder. Bu, bazen yakın çevreden biri, bazen bir roman ya da dizi kahramanıdır. Spora, maça bile giderken elinde şiddet aracı sopasıyla yola çıkabilir. Ekrandaki hayal dünyası gerçek hayata taşınmıştır artık.

Şiddet, vahşet içimizde hüküm sürer. Kimi birey öfke kontrolünü gerçekleştirerek duygularını bastırabilir. Ama bazen de gün gelir kimisinde kendinden daha zayıf, güçsüz, korunmasız gördüğüne yönelir öfke, kin, hırs, kıskançlık... Ve telafisi mümkün olmayan olaylar yansır gazetelere, televizyonlara; şiddet, vahşet, acımasızlık, hırpalama, zarar verme...

Her yıl şiddetle ilgili istatistikler açıklanır. Bu tablolar çarpıcı, düşündürücü elbette ama, kayıtlara geçmeyen, bilmediğimiz, duymadığımız daha nice olay vardır kim bilir .  Evde, sokakta, okulda, alışveriş merkezinde, hastanede, stadyumda, şiddet her yerde, içimizde, aramızda... Şiddet batağına saplanmış gibi insanımız. Gördükleri karşısında tüyleri diken diken olmuyor, gözleri fal taşı gibi açılmıyor, kulakları çınlamıyor. Belki sadece başını çeviriyor, belli belirsiz, "görmedim, duymadım, söyleyemem" düşüncesiyle kaybolup gidiyor...

İçimizdeki karanlığı aydınlığa çevirmek çok mu zor? Karşımızdakiyle empati kurabilmek ve biraz anlayış, biraz hoşgörü, biraz sabır ile başlıyor her şey. Hepimiz insan olarak insanca davranışlar bekliyoruz. Önce beyinleri, sonra yürekleri şiddetten arındırmak gerek. Yürekte insan sevgisi, merhamet yoksa, vicdan da, akıl da donup kalıyor elbette... 

Makbule Abalı-Eğitimci 
Kasım 2013 Mersin
                                                           



Şubat 10, 2014

ZAMANLA KANIKSAMAK...


Eskiden haberleşme ağı bu kadar geniş olmadığı için mi haberdar olmazdık pek çok şeyden. Bazı haberler içimize bir "ses bombası" gibi düşüyor adeta. "Bu kadarı da olmaz" diyorsunuz, ama oluyor. Gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor, tüylerimiz diken diken oluyor. Ama hayat gene tüm hızıyla devam ediyor. Beynimiz dumura uğruyor bazen. Vücudumuzda uyuşmalar, alerjiler başlıyor. Haberin üstünden 1-2, belki 3 gün geçiyor... Ve sonra hiçbir şey olmamış gibi gene kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yalnızca kafalarımızda tamamlanmamış cümleler, noktalı virgüller, ünlemler, soru işaretleri, sonsuza uzanan noktalar...Bitmemiş, yarım kalmış öyküler...

Tepkisizliğe alıştık adeta. Yoksa insanımız davranış mı değiştiriyor? Yer, yöre, zaman, ad belirtmeden son günlerdeki bazı haberleri ardı ardına sıralasak; toplumsal zaaflar, örselenmiş hayatlar, keskin hatlarıyla ortaya çıkıyor. "Umursamaz, vurdumduymaz, şiddet eğilimli, suskun, hakkını arayamayan, bencil, sevgisiz..." Bu özelliklerin hepsi aynı anda bir kişide toplanmıyor elbette. Ama "güçlü olmak" pahasına, karşısındakine "yenik düşmemek" adına, bu olumsuzluklar bazen "kişilik özellikleri" haline dönüşebiliyor. 

Artık eskisi kadar şaşırmaz olduk. Daha serinkanlı olmak değil bu. Kötüye, kötülüğe alışmak, kanıksamak, eskisi kadar etkilenmemek. Olağan dışını olağan saymak belki de... Son bir ayda gazete haberlerinden okuduk veya ekranlardan izledik. Her biri toplumsal yapımızda kara birer sayfa gibi. Bunlar en yakın zamanda duyduklarımız. Kim bilir daha niceleri var...

En son yüreklerimizi burkan olay: 3 yaşında bir çocuğun, karlı bir kış günü hastalandığında çağrılan ambülans 8 saatte gelmeyince ölümü üzerine bir çuvala konarak sırtta, kilometrelerce yol alarak il merkezine otopsiye götürülmesiydi. O küçücük cansız beden zatürreye yenik düşmüştü. Babanın bir tepenin üzerine çıkarak cep telefonu ile bağlantı kurma çabaları da sonuç vermemiş. Oysa en uzak köylere ulaşıldığını vurgulayan  "cep telefonu reklamları" nasıl da ikna ediciydi. 

Ailenin bembeyaz karlar üzerinde adeta bir "ölüm kervanı" gibi yolculuğu, ülkemizden bir "kara tablo" idi. Acil çağrılarına bakan hemşirenin sonradan ağladığı söyleniyor. İnsan insanı ancak "empati" kurarsa anlayabiliyor. Yoksa çoğumuzun kapıları iletişime kapalı. Zorlamıyoruz. Ancak ölüm, acı gerçeği bize bütün çıplaklığıyla hatırlatıyor... 

Bir başka çocuk öyküsü, "cezalandırma" yöntemiyle ilgili. Nerede olduğu önemli değil, ülkemizde yaşanan bir çocuk dramı, uygulayıcı içimizden bir insan... Bir berber dükkanına zamanında gelmeyen çırağını buluyor, boynuna bir ip geçirip motorunun arkasına bağlıyor, şehrin işlek bir caddesinde peşinden sürüklüyor. Olayı görenler ancak bir süre sonra engelliyorlar. İnsanın boynuna yular geçirmek... İçler acısı. Sonraki günlerde gazetelerde berberin utancı, pişmanlığı dile getirildi. Oysa o çocuğun acısı, utancı, sıkıntısı, ezikliği yıllar boyu nasıl giderilebilir... 

Son haftalarda gerçekleşen bir başka örnek: Genç bir kadın yolda giderken bir kapkaççı arkadan yaklaşıyor, çantasını almaya çalışıyor. Genç kadının başını defalarca acımasızca kaldırıma, yere çarptıktan sonra cep telefonunu alıp kaçıyor. Yoldan geçenler görüyorlar, izliyorlar ama çaresiz, korku içinde hiçbir şey yapamıyorlar. "Suç ve ceza" nasıl, ne zaman karşılığını bulur böyle bir olayda...? Bu saldırıda "ölüm" yok, ama ölmemesi , beyin kanaması geçirmemesi, sakat kalmaması mucize. Tam anlamıyla "öldürmeye kasıt" var. "Suç ve ceza" adil ve ölçülü olmuyorsa, toplumda suçlular da giderek çoğalıyor. 

Son bir ay içinde olan bir başka olay: Bir öğretmen, evlilik dışı ilişkiden doğan 6 aylık bebeğini evde tek başına bırakıp eşiyle buluşmaya il dışına gidiyor. Bir hafta evde" tek başına" kalan bebek, doktorların deyişine göre; acı çekerek, açlıktan, soğuktan ölüyor. Annenin psikolojik sorunlarının olması , olayı hafifletir mi? 

"Kaza" değil, "cinayet" gibi ölümler... Acı, gözyaşı, eziyet hepsi bu olayların içinde. Bazı gün sopalar, bıçaklar, silahlar pervasızca kullanılıyor. Düğünler bile kana bulanıyor. Sevginin, aşkın yolu "şiddet" köprüsünden geçiyor.

Toplum olarak nasıl bu hale geldik? Ne oldu bize? Acıma duygumuz, insanlığımız nasıl dumura uğradı? Normalin dışına nasıl çıktık, nasıl kanıksadık bu görüntüleri? Bu olayları ruh sağlığımız bozulmadan nasıl izleyebiliyor, nasıl dinleyebiliyoruz? Tahammül sınırımız nereye kadar? Vatandaş, uykusu kaçmadan, huzuru bozulmadan suçluları ne kadar izleyebilecek?

Ülkedeki psikiyatri uzmanları, psikologlar, sosyologlar, sosyal hizmet uzmanları, aile hekimleri, eğitimciler, ne zaman araştırma sonuçlarını, önerilerini yayınlayacaklar, anlatacaklar, ne zaman bizleri rahatlatıp, bilgilendirecekler, sorularımızı cevaplandıracaklar...?  Ne oldu bize...?

Makbule ABALI-Eğitimci 
2014- Mersin



Nisan 22, 2010

UMUDUMUZ ÇOCUKLAR...


Keşke çocukların dünyasına girebilsek zaman zaman;
Onların izniyle kapılarını biraz aralasak, 
Su gibi aksak içlerine...
Ruhumuz dinlenir, yüreğimiz aydınlanırdı.

"Evcilik oyunlarında" kim suçlu, kim güçlü bilsek,
Tüm yönleriyle tanısak sevinçlerini, coşkularını,
Korkularını, öfkelerini, acılarını...
Sözcüklerini, tepkilerini yorumlasak.

Maskesiz yüzlerindeki her mimik,

Ya da gözlerindeki her anlamlı bakışla
Onların iç dünyasına bir ayna tutsak...
Davranışlarına, oyunlarına, düşlerine küçük gözlemlerle

Onları ve gelecek kuşakları
Daha iyi tanıyabilirdik.
Çocukları anlamaya çalışırsak 
Birbirimizi de daha iyi anlardık...

Makbule Abalı- Eğitimci 
2010- Mersin