Belki şimdilerde de vardır;eskiden daha çok Anadolu'da, yeni alınan, değer verilen eşyalarla ilgili kökleşmiş bir adet vardı. Eşyaların zarar görmesinden, yıpranmasından, ya da bir daha alınamayacağından korkulduğu için üstleri örtülür, adeta korumaya alınırdı. Güzelim nakışlı örtüler, rengarenk işlenmiş peçeteler, televizyonların, buzdolabı ve fırınların üstünde, baş köşede yer alırlardı.
Eşyaların yıpranmasından ya da bir daha alınamayacağından korkulduğu için; salon (misafir odası) sadece misafir geldiği zaman açılır, varsa porselen yemek takımları, önemli konuklara saklanırdı. En güzel şeyler daima konuklara sunulurdu. Kızların çeyizindeki en önemli parçalar sandıklarda, çekmecelerde hiç el değmeden yıllara meydan okur, sadece üstlerindeki sandık lekeleri eskiliğin, yılların belgesi sayılırdı.
Eşyanın eskimesinden korkar insan... Oysa giden yılların ardından kendi de eskimektedir. Aslında eşyaya kıyamazken ne çok şeye kıyar insanoğlu. Daha güzel yaşamak varken, kendini güzelliklerden mahrum eder; sevgiyi yozlaştırır, dostlukları köreltir, zamanı hor kullanır.... Hayatı kolaylaştırmak, hayatı güzelleştirmek, insana değer vermek; yaşamın da bir akıl süzgecinden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Ne yararlı, ne yararsız, ne kullanılabilir, ne kullanılamaz, ne değerli, ne değersiz...?
Bazen atılamayan, hep saklanan, biriktirilen eşyalardan koca bir yığın oluşur. Atılamayan, kıyılamayan, yeniden değerlendirme fırsatı bulunamayan, satılsa para etmeyen onca eşya... Tıpkı eşyalar gibi, yaşanmayan anlar, günler, yıllar yok mu yaşantımızda? Ya da yaşarken değeri bilinemeyen, eşyalar gibi koruma altına alınamayan ne çok zaman dilimi var hepimizin hayatında...
Günümüzde insanlar da daha çabuk eskir ve yıpranır oldu. Demek ki eşyalar kadar koruyamıyorlar kendilerini. Yorgunluk, stres, çeşitli hastalıklar, kazalar yaşam kalitemizi düşürüp, yaşamı sekteye uğratıyor.
Bu hızlı teknoloji çağında" hayatın yavaşlatılmasından" söz ediyor artık uzmanlar. "Yavaş şehirler" oluşuyor. (Seferihisar gibi) Kendine zaman ayırabilen, hayatı daha sade yaşayabilen, hobilerle uğraşan insanlar daha sağlıklı ve uzun ömürlü oluyorlar.
Yavaş ya da sakin şehirlerde nüfusun elli binden az olması, trafiğin azaltılması, gürültü kirliliğinin engellenmesi, organik ürün üretilmesi, el sanatlarının korunması, kadınların üretime katkısının desteklenmesi, yerl ürünlerin kullanılması öngörülüyor.
Ne lüks ne konfor; sakinlik, sadelik, yalınlık ve içtenlik içinde geçecek bir ömrü özlüyor insanoğlu. Zamanla kentten köye, kasabaya, küçük yörelere kaçışın sırrı belki de bundandır. Yaşadığımız yuvaları, alanları yaşanabilir hale getirebilsek, daha yavaş sesle konuşup, birbirimize daha saygılı davranabilsek daha insanca bir yaşam sürdürebiliriz belki.
Kullanmaya kıyamadığımız eşyalar özenle kullanıldığında, yıllarca dayanıklı ve sağlam olarak kalabiliyorlar. Aynı toplum bugün insanına aynı özeni göstermiyor. Keşke insanlarımızı da uygun yaklaşımlarla, hayata karşı "doğal" olarak sigortalasak...
Eşyalarını bile korumaya alan, kullanmaya kıyamayan bir toplumun bireyleri
neden artık daha farklı davranıyor; gazete haberlerinde birkaç aylıkken dövülen bebeler, bıçaklanan, vurulan eşler, analar, babalar, sokağa bırakılmış yaşlılar yer alıyor? Toplum giderek daha acımasız olup sevdiklerine mi kıyıyor...?
Şubat 25, 2013
Şubat 19, 2013
HAYATIN BAHARLARI
Hayatın içinde dört mevsimi yaşamak mümkün olduğu gibi, gençlik çağlarında baharı yaşarken sonbahar hüznü çekilebilir. Ya da hayatın sonbaharında yaşama sevinci tükenmemişse, "bahar" gibi günler yaşanabilir. Hayat hızla akarken, bazen mola verme ihtiyacını duyuyor insan. Her şey düzenli bir akış içindeyken bazı engeller ket vurup yaşamın hızını kesmiştir. Bir kısır döngü içindeyken değişime uğrar hayat...
Bazen olumlu, bazen olumsuz nedenlerle-değişimlerle yeni bir düzen oluşur. Yeni durumlara ayak uydurmak çok kolay olmaz tabii. Tıpkı trafikte hızını ayarlayamayan sürücü gibi değişik durumlarla karşılaşabilir insan. Günler, yıllar akıp giderken, yolumuza çıkan kasisler, yokuşlar, kuralsız sürücüler hayatı kesintiye uğratabilir. Bazen bir hastalık, bazen bir kaza, bir yakınımızın ölümü, bir doğal afet, hep hayatımızı farklı kılmaz mı?
Hayat hiçbir zaman dümdüz gitmiyor. Duruma ayak uydurabilen, tüm engellemelere rağmen yeniden yola devam edebiliyor. Hayata sıkı bağlarla tutunmuşsa insan; kazalar, hastalıklar ve kayıpları da daha çabuk atlatabiliyor. Yaralar sarılırken, beyin de yeni bir düşünme sürecine giriyor. Puslu bir camdan değil, daha parlak, daha aydınlık bir pencereden dünyaya bakılıyor.
Hayat devam ederken bazen bir süre kendini dinliyor insan... Değişik duygularla önce içinde bir isyanı yaşarken sonra durulup, olayları kabulleniyor. İnsanoğlu her çeşit duruma çabuk alışıyor. Yaş ne kadar gençse, uyum süreci o denli hızlı oluyor. Yaş ilerledikçe tahammül gücü azalıyor, sabır tükeniyor, uyum zorlaşıyor.
Şairini hatırlayamadığım ne güzel, ne anlamlı bir şiirdir:
"Çocukken bacaklarımız en önde,
Beynimiz ve kalbimiz ardından koşardı.
Gençken kalbimiz en önde,
Beynimiz ve bacaklarımız ardından koşardı.
Yaşlandık...
Her biri ayrı yöne koşuyor.
Keşke hayat boyu beyin, bacaklar ve kalp arasındaki dengeyi sağlayabilseydik; dünyaya, yaşama uyum da daha kolay olurdu. Ve belki de böylece sonbaharlarda ilkbaharlar gibi günler yaşardık.
Makbule Abalı- Eğitimci
2013 Şubat Mersin
Şubat 16, 2013
KÖKSÜZ SEVGİLER
Bazen çevrenizde sizin de dikkatinizi çeker mi? El ele, omuz omuza, aksak adımlarla yürüyen yaşlı çiftler vardır. Güçsüz vücutları, çökük omuzları, yavaşlatılmış adımlarıyla adeta ağır çekimde önünüzden kayıp giderler. Belki de farkına bile varmazsınız. Ama onlar birbirlerinin farkındadırlar. Mutlu, huzurlu yüzleriyle adeta hayatın içinden birer yıldız gibi kayıp giderler. Elleri sımsıkı birbirine kenetlenmiştir, birbirlerini kaybetmekten korkarlar. Öyle bir dayanışma sergilerler ki gözlerinizi alamazsınız. Ne öyküler yazılır kafanızda, bir süre hayal dünyasında dalar gidersiniz...
Gençken aşık olmak kolaydır. Önemli olan, yaşlılık yıllarında sevgiyi, dostluğu, arkadaşlığı sürdürmek değil midir? Birlikte düşünmek, karar almak, iyi-kötü günde yanında olmak, gerektiğinde başını omuzuna dayayıp huzur bulmaktır. Yıllara kök salmış sağlam sevgiler kolay kolay tükenmezler. Saçlar ağarıp yüzler buruşsa da,
sağlam temelleri sarsılmaz.
Aşkı, tutkuyu, sevdayı anlatan çeşitli oyunlar, filmler, öyküler, romanlar var. Bu yılın ödül alan filmlerinden biri 'aşk-amour" filmiydi. Ünlü yönetmen Michael Haneke'nin filmi,bildiğimiz aşk filmlerinden çok farklıydı: Çok uyumlu bir yaşam içinde, emekli müzik öğretmeni bir çift. Eşlerden biri-kadın- bir beyin sarsıntısı sonucu felç geçirir. Böylece çiftin düzenli, mutlu yaşamları altüst olur.Uzun bir süre erkek eşine bir bebek gibi bakar, her ihtiyacını karşılar, ev temizliğinden bulaşıkları yıkamaya kadar her işi üstlenir.
Bazen doğal olarak pes ettiği zamanlar da oluyor. İnsan olarak insani duygular yaşıyor; öfkeleniyor, sinirleniyor, ağlıyor, çaresizlik içinde isyan ediyor. Ve bir gün... artık sevdiğinin acı çekmesini istemiyor...Film şaşırtıcı, çarpıcı bir finalle bitiyor. Büyük aşk bir başka biçimde son buluyor.
Aşkın, sevdanın anlatımı yüzyıllardır kişiye, kişiliklere göre değişiyor tabii ama, geçmişte her şey daha farklıydı.Bazen bir bakış, bazen bir duruş, ya da ses tonu çok şey anlatabilirdi. Beden dilinin o yıllarda çok daha etkili olduğunu görüyoruz.
Geçmişte uzun yıllar önce izlediğim bir Atıf Yılmaz filmi geliyor aklıma: "Selvi boylum al yazmalım" Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin rollerinde ne kadar inandırıcıydılar.İnsanın yüreğine dokunan, düşündüren bir aşk öyküsü... Filmin sonunda tutkulu aşk değil, sabırla emek harcanan sevgi galip geliyordu. Film yıllar sonra da izlense insana aynı duyguları yaşatıyor; Köklü sevgiler zamanla gelişiyor, sabır ve emek istiyor, ilmik ilmik dokunup sağlam bağlarla örülüyor.
Oysa günümüzde bazı aşklar ya da aşk sanılan duygular, köksüz ağaçlar gibi nasıl da kısa zamanda çatırdar, tükenir ve çöker... Haberlerde her gün onlarca aşk ve namus cinayeti izliyoruz. Sevdiğini, nişanlısını, eşini, çocuklarının annesini acımasızca yaralayan, öldüren, doğru yaptığını düşünen insanlarımız...
Elimizdekini, yanımızdakini kaybedince değerini anlıyoruz çoğu kez: çevreyi mahvedip "çevre koruma günü" düzenliyoruz. Çocuklara oyuncak tabancalar hediye edip öte yandan "Barış Günü" kutluyoruz. Sevdiklerimizi incitip kırdığımızda "Sevgililer Günü" imdada yetişiyor. Oysa en pahalı hediye bile kırılan insan kalbini onarabilir mi?
Çabuk tüketilen, uzun sürmeyen, farklı sevgiler; içinde dostluk, arkadaşlık barındırmayan günlük ilişkiler. Tıpkı dalsız, budaksız, cansız, köksüz ağaçlar gibi... Köksüz sevgiler...
Mayıs 22, 2011
GÜVENİLİR OLMAK
İnsanların güvenini kazanmak, "güvenilir insan" olmak pek kolay değil. Yaşam boyu doğrularla yanlışların akıl ve mantık terazisinde dengelenmesi gerek. Övgüyle yerginin yerinde kullanılması, ilkelerden ödün vermeksizin inanılan değerlerin sonuna kadar savunulması, bazen herkesin onayladığı bir olay veya davranışta bile kendi görüşünü ortaya koyabilmek... Güvenilir olmanın bedelleri bazen ağır olabilir elbette, ancak vicdani sorumluluk, vicdani rahatlık her şeye değmez mi?
"Güvenilir olmak"; öncelikle yalansız, dürüst, objektif, ön yargısız, tarafsız olmayı gerektiriyor. Bazen çocuk saflığı ve duyarlılığı bile olan biteni en yalın, en tarafsız biçimde özetlemeye yarayabiliyor. Tıpkı masalda terzisi tarafından aldatılan kral öyküsü gibi. Herkes alkışlarken bir çocuk gerçeği dile getirmişti.
Bazen gazetelerde onca olumsuz haber arasında bir güzel haber insanın içini aydınlatıyor. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, çevresel kirlenmeyi tüm gerçekliğiyle dile getirdiği için belediye başkanlarınca halkı paniğe, korkuya yönelttiği için suçlanmış, savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş. Oysa sayın Hamzaoğlu, Dilovası'nda yaptığı araştırmalarda ilçede yaşayan annelerin sütü ile beslenen bebeklerin dışkısında ağır metaller olduğunu kamuoyuna duyurmuş.
Nedense doğrularla yanlışlar birbirine karışır bazen. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" deyip yıllarca yanlışlara tepki göstermemeyi benimsemiş kimimiz. Bir dürüst insanın, bir bilim adamının gerçekleri dile getirmesi nasıl da sevindiriyor bizleri. Kendine saygısını yitirmeyen onurlu insanlarımızın varlığını bilmek ne güzel. Keşke Kütahya'daki siyanür karışımının boyutu da gerçek yönüyle, cesaretle açıklanabilse. Her konuda, asıl önlem alınmazsa sonradan yaşanacak panik ve korku çok daha büyük olmaz mı?
Her alanda; işini gerektiği gibi yapan, dürüst, güvenilir, tarafsız, objektif, doğruları savunan insanlara nasıl da özlem duyuyoruz.
Mayıs 15, 2011
YAŞAM BİR SINAV MIDIR?
Kaç yaşında olursak olalım, yaşam boyu sınavlarla karşı karşıyayız. Zor bir işin üstesinden gelme, yeni bir girişim, bir uyum süreci, kendini kanıtlama çabası, yeni bir kente alışma, iş bulma, eş bulma.... her biri kişisel bir sınav değil midir?" Sınav" karşılığı sözlüklerde şöyle belirtiliyor: Bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklama, imtihan, test. Direnme, dayanışma, güç gerektiren, sonuçta bir tecrübe kazandıran zor durum. Her sınav kişiyi zorluyor, bir uğraşıyı beraberinde taşıyor, doğal olarak kişi veya yakınları için stres yaratabiliyor.
Sınav sözcüğü bile öğrencilerde yoğun duyguların yaşanmasına neden olabilir. Yıllarca eğitimin farklı konumlarında çalışırken bu durumu yakından gözledim. Emeklilik sonrası bir dershanede 10 yıl "rehber öğretmenlik" deneyimim, sınavların öğrencilerde yarattığı psikolojik baskıyı çok daha net gözlememi sağladı. Gelecek kaygısı, kendini kanıtlama çabası, bilgiyi ortaya koyamama endişesi, zamanı yeterince kullanamama düşüncesi, yanlış işaretleme sıkıntısı.... ve daha pek çok konu.... Sınav öncesi günlerce uyuyamayan, çeşitli psikosomatik rahatsızlıklar yaşayan, psikolojik yardım alan, kaygılar yaşayan, günlük yaşamı altüst olan öğrenciler tanıdım.
Günlerdir haberlere konu olan "Yükseköğretime Giriş Sınavı" ile ilgili olarak şifre iddialarında öğrenciler adına büyük üzüntü duyuyorum. Karar aşamasında öğrenciler ve eğitimciler adına temsilci bulunmayışını büyük eksiklik olarak nitelendiriyorum. Herkes adına test kitapcığı ve kitapcık sayısı kadar cevap anahtarı zaten kuşku yaratacaktır. Eskiden 10 çeşit soru kitapcığı ve 10 cevap anahtarı bulunurdu, kime hangi kitapcığın geleceği belli değildi.
ÖSYM tarihinde bu kadar çok sayıda itiraza hiç rastlanmamıştır.(70000 kişi) İtiraz sonuçlarına göre sıralamanın değişmesi gerekirdi, bazen bir net yüz kişinin önünde yer açabilir. Başarı-başarısızlığa göre testleri ortalamaları değişecektir, bu da puanlara yansımalıydı. Sonuçların açıklandığı gün hala yeni sonuçlar açıklanıyordu.
İlk 1000 içinde yer alan kişilerin kağıtlarının incelenmesi yeterli olabilir mi? Ortalarda yer alan adayların kağıtları da incelenebilirdi. Kitapcıkta işlem yapmadan matematik sorularını işaretleyen adaylar dikkat çekmeliydi. Matematik testini tam yapıp, diğer testlerde çok başarısız olan adaylar dikkat çekmeliydi. (şifre matematikte ağır basıyor.)
Yaşam boyu pek çok sınavla karşılaşıyoruz, karşılaşacağız. Sınavlarda başarı ya da başarısızlık doğal, ancak her şeye rağmen belirsizlik kötü. Yeterli oranda heyecan normal, ancak kaygı rahatsız edici. Güvensizlik başarıyı olumsuz etkileyen bir faktör. Gençlerle empati kurduğumuzda onları çok iyi anlayabiliyoruz.
YGS sonuçları, eski bir eğitimci olarak beni tatmin etmedi. Dileriz; LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı) kimseyi üzmeden, sağlıklı bir şekilde uygulanır, gençlere kaybettikleri güveni yeniden kazandırabilir, gerçek başarıları değerlendiririz...
Makbule ABALI-Rehber Öğretmen
Mayıs 11, 2011
BİR BAHAR DALINA TUTUNMAK...
Yazmayalı ne çok zaman olmuş. Baharın ilk iki ayını geride bıraktık, Mayıs ayı tüm görkemiyle devam ediyor. Uzun zamandır erişemediğimiz bloglara ancak bugün ulaşabildim. Yaşamın her alanında engellemeler can sıkıcı oluyor. İsteğiniz ve iradeniz dışındaki engeller, "engelli" bir yarıştan farklı elbette. Nedeni çok belirgin olmayan ket vurmalar her yaşta insanı mutsuz edip, içsel tepkilere yol açıyor. Ancak şimdilerde bahar henüz bitmeden, baharın güzelliklerini yaşayıp, "bir bahar dalına tutunmak" gerek.
Kışın ardından, doğanın yeniden dirilişine, uyanışına bir bahar dalında tanık oldunuz mu hiç? Soğuk, bulutlu kış günlerinin ardından birden açıverir çiçekler... Kupkuru bir dal üzerinde nasıl, ne zaman oluşmuştur onca çiçek... Şaşırır, sevinirsiniz, içiniz ısınır, umutlanır, duygulanırsınız. Yeniden dört elle sarılmak istersiniz bir şeylere. Toz-duman, kir-çamur arasında yıkanır, arınırsınız adeta. Her şey yeniden başlar... Her şeye rağmen direnmek geçer aklınızdan; uçsuz bucaksız bir denizde, önünüzü göremediğiniz bir siste veya karanlık bir tünelde, bir göçük altında, birden beliriveren ince bir ışık gibi, yeni bir umut, yeni bir yol, yeni bir gün doğar yaşamınızda...
Onca sorun içinde, kirlenmiş, yozlaşmış onca değer arasında "umudumuz" da giderse yitirecek ne kalır geriye? Yoğun yaşam koşulları, stres, öfke, heyecan, vücudumuzda adrenalini yükseltirken, kontrol mekanizmalarımız, sağduyumuz, hoşgörümüz, iyiyi-güzeli ayırt edebilme yetilerimiz de zayıflamıyor mu? Oysa en az beden sağlığımız kadar ruh sağlığımız, akıl sağlığımız, duygusal zekamız da önemli değil mi?
Ünlü şairimiz Orhan Veli, doğanın uyanışını ne güzel dile getirmiş şiirinde:
"Deli eder insanı bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç..."
O yıllarda çevre kirliliği, değerlerin yozlaşması, sorunlar elbette günümüzden çok farklı idi. Dünyayı yaşanabilir kılmak kolay değil. Ama küçük çabalarla, tepeden tırnağa çiçek açmış, meyve vermeye hazır ağaçları çoğaltmak mümkün. Çok geç olmadan, bir bahar dalını yakalamak istiyor insanoğlu. Geç gelen baharlarda soğuk vurur tüm çiçeklere. Her şeye rağmen umutla tutunmak gerek bir bahar dalına...
Şubat 26, 2011
HASAN ÂLİ YÜCEL'İ ANMAK...
Bazı görevler, makamlar vardır; kişilerle özdeşleşmiştir adeta, efsane gibi, yıllar sonrasında da hep anlatılır, dilden dile aktarılır yapılanlar. Makama değer kazandıran, kişiler-kişilikler. Zamanında sevenleri-sevmeyenleri, yaptıklarını onaylayıp-onaylamayanlar olmuştur elbette. Ama asıl, eserler-adlar geriye kalan...
Bugün, ölümünün 50. yılında anılan Hasan Âli Yücel, aradan geçen onca yıla rağmen unutulmayan, saygınlığını hiç yitirmemiş bir Milli Eğitim Bakanı, eski bir devlet adamı. Doğumunun 100. yılı olan 1997 yılı da UNESCO tarafından "Hasan Âli Yücel Yılı" olarak ilan edilmişti.
Hasan Âli Yücel'in çocukluk ve gençlik yılları, zor savaş yıllarıdır. Sonraki yıllarda da genç yaşlarda hep önemli sorumluluklar üstlenmiştir. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe bölümü mezunudur. Felsefe ve edebiyat öğretmenliği yapar, şiir ve inceleme yazıları, kitapları vardır. Otuz yaşında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi, otuz altı yaşında Ortaöğretim Genel Müdürü, kırk bir yaşında Milli Eğitim Bakanıdır.
Bakanlığı süresince, inandığı değerler çerçevesinde hep güzel işler gerçekleştirmeye çalışır. Ülkede bilimsel anlamda bir eğitim-kültür-sanat seferberliği başlatır. Uzun zamanlı eğitim politikalarının belirlenmesi, İlköğretimin yaygınlaşması, Köy Enstitüleri uygulaması, ilk Milli Eğitim Şurası, dünya klasiklerinin çevirisi, dil çalışmaları, O'nun bakanlığı zamanında üzerinde önemle durduğu konulardır. En uzun süre görevde kalan Milli Eğitim Bakanıdır. Yedi yıl yedi ay görevde kalmış, daha sonra kendi isteğiyle istifa etmiştir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra da, kişisel kırgınlıklarına rağmen, ülke için, daha güzel bir gelecek için yılmadan çabalarını sürdürür.
Oğlunun deyişiyle "çağın en güzel gözlü maarif müfettişi", 26 Şubat 1961'de aramızdan ayrılır.
Her makamın, her görevin zorlukları, her liderin bir insani öyküsü var elbette. Her zorluk özveri gerektiriyor. Hasan Âli Yücel'in oğlu ünlü şair Can Yücel, "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı güzel şiirinde bütün çocuklara tercüman oluyor belki de. Görevleri nedeniyle, zamanında çocuklarıyla yeterince birlikte olamayan bütün babalara seslenir gibi adeta...
................
"Geldi mi gidici-hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40'ı geçerse ateş, çağ'rırlar İstanbul'a
Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu."
İnsanlar gidiyor, geride adlar,izler, eserler kalıyor. Gelmiş-geçmiş bakanlardan kaç ad var belleğimizde? Sorulduğunda kimleri , nasıl hatırlıyoruz, hatırlayacağız... Hepimiz, 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 50 yıl sonrasında nasıl anılacağız...? 50 yıl öncesi-50 yıl sonrası...Oldukça uzun bir zaman... Acaba yıllar sonra; eğitimde-kültürde-sanatta-spordaki değişimler, gelişimler, farklılıklar, objektif olarak nasıl anlatılacak?
Hasan Âli Yücel'i ölümünün 50. yılında saygıyla anıyoruz.
Şubat 23, 2011
CEMRE
1. cemre havaya düştü. Doğa kendini yeniliyor. Yeni bir bahar, yeni bir uyanış başlamak üzere. Yıllardır cemreler, havaların ısınmaya başladığının müjdecisi olarak görülmüş. Sözlüklerde: "İlkbahara doğru, önce havada, sonra suda, daha sonra da toprakta yedişer gün aralıklarla meydana gelen bir sıcaklık yükselişi" olarak açıklanıyor. Toprak, su ve hava yaşamın devamı için ne denli önemli... Özellikle çocuklar için, gelecek kuşaklar için üçünü de korumak, temiz tutmak zorundayız.
Her yeni bahar, umudu, yeniden doğuşu simgeler. Soğuk kışların ardından özlemle beklenir baharlar. Aslında özlenen, yeni bir dünya umududur belki de. Son yıllarda doğa da şaşırdı. Havalar her zamanki mevsim ortalamalarına uymadı; ısı değişiklikleri şaşırttı, yağmur, kar beklenmeyen zamanda, beklenmeyen yoğunlukta yağdı. Doğadaki canlılar, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar bile değişime ayak uydurmakta zorlandılar. Her zaman karın ardından boy veren kardelenlere sonbaharda rastladık, yılda bir kez çiçek açan bazı kaktüs türleri yeniden çiçek açtı. Meyveler zamansız ürün verdi, kış ortasında pazarlarda, manavlarda alışmadığımız meyvelerle karşılaştık.
Ancak artık hiçbir şey insanı şaşırtmıyor. Doğanın ısınması umut verirken, diğer yandan dünya kaynıyor. İnsanın insanla mücadelesi, yüzyıllardır farklı ülkelerde, farklı biçimlerde sürüyor. Yılların ezikliği,suskunluğu, bir başkaldırıya dönüştü pek çok ülkede. Olaylar öylesine hızla gelişiyor ki, haberleri izlemekte zorlanıyor insan. Kameralara yansıyan yüzlerde öfke, kin, nefret var. Toplumsal patlamalar, insan kıyımlarına yol açıyor, meydanlar alev saçıyor... Bu arada bazı ülkeler doğal depremlerle sarsılıyor, buz dağları parçalanıyor.
Oysa doğa yeni bir değişime hazırlanıyordu. Cemreler, her zaman soğuk günleri geride bırakmanın müjdecisi olmuşlardır. 1. cemre havaya düştü birkaç gün önce. 2. cemre suya, 3, cemre toprağa düşecek yakın zamanda. Her şeyin zamanlı ve doğal olması güzel. Dünya, doğanın değişimine ayak uyduramadı, bir başka türlü ısındı. Dünyanın pek çok yerinde çocukları belirsiz gelecekler mi bekliyor gene?
Umut bir başka bahara mı kaldı....?
Oysa doğa yeni bir değişime hazırlanıyordu. Cemreler, her zaman soğuk günleri geride bırakmanın müjdecisi olmuşlardır. 1. cemre havaya düştü birkaç gün önce. 2. cemre suya, 3, cemre toprağa düşecek yakın zamanda. Her şeyin zamanlı ve doğal olması güzel. Dünya, doğanın değişimine ayak uyduramadı, bir başka türlü ısındı. Dünyanın pek çok yerinde çocukları belirsiz gelecekler mi bekliyor gene?
Umut bir başka bahara mı kaldı....?
Şubat 17, 2011
YENİDEN ÇOCUK OLMAK... ( Yaşanmış Bir Alzheimer Öyküsü)
Henüz yeni uyudu. Işığı söndürdüm, özenle üstünü örttüm. Uzun süre uyumamakta direndi bugün. Rahatlasın diye elini tuttum, ninniler mırıldandım bildiğimce. Saatler geçti... Uyudu...
Oğlum ya da kızım değil sözünü ettiğim; annem, 94 yaşında, alzheimer hastası, yılların eğitim emekçisi...
Eski masallar vardı, hatırlar mısınız? "Deve tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken" diye başlar ve devam ederdi... Küçüklüğümde hiç aklıma gelmemişti, bir gün benim de annemin hayali beşiğini sallayacağım. Bir varmış... bir yokmuş... Bir zamanlar o masallarla uyuyan ben, bugün O'nun masallarıyla O'nu uyutuyorum. O'nun ninnilerini şimdi O'na söylüyorum becerebildiğimce... Sevdiği eski tangolardan çalıyorum rahatlasın diye. Bazen eski şarkılar eşlik ediyor beraberliğimize; "Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan", "Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç"
Saat 23.00
Dışarıda yağmur tüm hızıyla devam ediyor. İri damlalar camı dövüyor adeta. Uyanacak diye endişe ediyorum. Soluk alması değişti, birden silkinerek uyandı; "Okula gitmek lazım... geç kalıyorum, öğrenciler beni bekler..."
Sesimin en sakin tonuyla ikna etmeye çalışıyorum...
"Annem okullar tatil, dışarıda yağmur yağıyor. Hem gece araba yok."
"Gitmem lazım, gitmem lazım... Zil çalıyor...."
Psikoloji, pedagoji bilgilerimden yararlanıp, emektar öğretmenliğimin tüm becerilerini sergilemeye çalışıyorum var gücümle... Eğitim çaresiz kalıyor.
Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyor. Çakan şimşekler gök gürültülerine eşlik ediyor. Bir süre uyumaz artık...
Saat 23.45
Tıpkı çocuklar gibi, inatlaşmadan, ilgisini başka alanlara çekmek için resimli kitaplar, renkli boncuklar getiriyorum. Hiçbir okulun açık olmadığı bir saatte materyallerimizi inceliyoruz birlikte. Rahatlıyor, sakinleşiyor... Ancak 10-15 dakika sürüyor bu durum. İlgi alanı çabuk dağılıyor.
"Ayakkabılarım, çantam nerede, çok geç kaldık..."
Perdeyi açıyorum, yağmur hafiflemiş, dışarısı kapkaranlık.
"Bak annem, daha sabah olmadı, gece arabalar çalışmıyor, okullar da kapalı."
Sakinleşmesi için burnundan derin nefes alıp, ağzından vermesini söylüyorum. Birlikte uyguluyoruz. Biraz yanına uzanıyor, elini tutuyorum. Sımsıkı sarılıyor, elimi bırakmıyor.
Eski bir ninniyi mırıldanıyorum, giderek azalan bir ses tonuyla... Sevdiği dualar dilimde. Gözleri kapanıyor yavaş yavaş... Ve uyuyor...
Saat 01.30
O uyudu... ama ben uyuyamıyorum. Uykunuz kaçmışsa, gecenin sessizliğinde zihin nasıl da berraklaşıyor: Son aylar, günler, anlar bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden... Ben "yetişkin çocuk", O "yetişkin anne" iken roller değişiyor hastalık nedeniyle.
Hayatın ne getirip götüreceğini hiç bilemiyoruz. Uzun yıllar bebeklikten çocukluğa, ergenlikten yetişkinliğe kadar oydu bizi kollayan, koruyan. Oysa şimdi O'nun koruyucusu benim. "İleri evre demans-alzheimer" olan annem artık korunmak zorunda...
"Vasi" tayin edilmem için önce "Sağlık Kurulu Raporu" alınması gerekiyor. Çeşitli bilim dallarında uzman doktorların titiz incelemeleri sonucunda hazırlanan sağlık kurulu raporundan sonra, Sulh Hukuk Mahkemesi karar verecek.
Sağlık-Eğitim-Adalet; Yaşam içinde, yaşantımızın içinde, hepimizi ilgilendiren üç önemli kurum. Bu kurumlardaki uygulamaların ne denli önemli olduğunu fark ediyorsunuz işiniz düşünce. Mahkemelerle ilgili bir işim olmadığı için yıllardır uğramadığım adliye koridorlarını arşınlıyorum günlerce. Bürokrasi, yasalar, giriş çıkışlarda kontroller, fotokopiler, kararlar, ara kararlar, imzalar, mühürler, dosyalar... Hakimler, müdürler, memurlar, mübaşirler, uzun adliye koridorları, suçlular, suçsuzlar, üzülenler, ağlayanlar...
"Vasi" tayin edilmem için önce "Sağlık Kurulu Raporu" alınması gerekiyor. Çeşitli bilim dallarında uzman doktorların titiz incelemeleri sonucunda hazırlanan sağlık kurulu raporundan sonra, Sulh Hukuk Mahkemesi karar verecek.
Sağlık-Eğitim-Adalet; Yaşam içinde, yaşantımızın içinde, hepimizi ilgilendiren üç önemli kurum. Bu kurumlardaki uygulamaların ne denli önemli olduğunu fark ediyorsunuz işiniz düşünce. Mahkemelerle ilgili bir işim olmadığı için yıllardır uğramadığım adliye koridorlarını arşınlıyorum günlerce. Bürokrasi, yasalar, giriş çıkışlarda kontroller, fotokopiler, kararlar, ara kararlar, imzalar, mühürler, dosyalar... Hakimler, müdürler, memurlar, mübaşirler, uzun adliye koridorları, suçlular, suçsuzlar, üzülenler, ağlayanlar...
İşi, konumu ne olursa olsun, "insan" olmanın önemini kavramış, işinin ehli, iyi niyetli, güler yüzlü, yoğun iş temposunda onca dosya arasında bile sakinliğini kaybetmeyenler. "İyi ki varsınız" dediğimiz o güzel insanlar, kurumlardaki adsız kahramanlar, onları unutmayacağız, hepsine yürekten teşekkürler...
Yaşadıkça neler görüp neler gözlemliyoruz. Bir kez daha inanıyorum ki; çocuk mahkemeleri, gençlik merkezleri ne denli önemliyse, yaşlılık psikolojisi, sosyolojisi, hukuku da o denli önemli insanlık i...
Saat 02.35
Yağmur durdu artık. Beyin fırtınasına da nokta koyup, biraz dinlenmek gerek diye düşünüyorum. Ama tam o anda annem uyanıp yeniden konuşmaya başlıyor.
"Anahtarlarım nerede, ayakkabılarımı kim kaldırdı?
"Bir ihtiyacın var mı canım" diye soruyorum.
Yarım bardak su içiyor, rahatlıyor. Artık yutkunma güçlüğü var.
"Tuvalet ihtiyacın var mı?" diye soruyorum tekrar. Hayır anlamında başını sallıyor.
"Hadi gidelim" diyerek ayağa kalkmaya çalışıyor. Oysa annem artık yatağa bağımlı. Ancak yardımla, destekle kalkabiliyor. Tekerlekli sandalyesi yanı başımızda duruyor. Baston yerini ona devretti.
'Hadi iyi geceler canım, uyuyalım artık' diyorum.
"Peki ablacığım" diyor, gözlerini kapatıyor...
O benim annem. Ben onun bazen annesi, bazen ablası, bazen de sevgili kızıyım. O anda onun düşündüğü kimliğe bürünmek, rahatlatıcı ve sakinleştirici oluyor. Roller değişirken görevler, sorumluluklar da değişiyor elbette.
Gecenin uyanık yüzünde düşünceler silsilesi insanı yalnız bırakmıyor, düşünüyorum...
Yılın son aylarında kışla birlikte duygusal anlamda epey soğuk günler yaşadık. Evler de eskiyor, yıpranıyor zamanla... tıpkı insanlar gibi. Oysa evi çok değerliydi annem için. O uykusuz gecelerde evine gitmek istedi hep. Ama üç yıl önce gittiğimizde evini dahi tanımıyordu artık. "Burası kimin evi?" sorusuna yanıt vermek nasıl da güçtü. ..
İçinde eşyalarla, kiraya verilmeden, aidatları ödenerek, zaman zaman temizlenip havalandırılarak yıllardır korunan, ama artık "yuva" değil, salt "bina" olan bir ev.
Oysa onun sağlıklı zamanlarında, bembeyaz örtülü ne güzel sofralar kuruldu o evde. Kimler nasıl ağırlandı o sofralarda. Güzelim çiçekler yetiştirildi terasında. O odalar neler gördü, nelere sırdaş oldu. Lavanta kokulu mis gibi çamaşırları unutur mu o dolaplar, çekmeceler...
Saat 02.35
Yağmur durdu artık. Beyin fırtınasına da nokta koyup, biraz dinlenmek gerek diye düşünüyorum. Ama tam o anda annem uyanıp yeniden konuşmaya başlıyor.
"Anahtarlarım nerede, ayakkabılarımı kim kaldırdı?
"Bir ihtiyacın var mı canım" diye soruyorum.
Yarım bardak su içiyor, rahatlıyor. Artık yutkunma güçlüğü var.
"Tuvalet ihtiyacın var mı?" diye soruyorum tekrar. Hayır anlamında başını sallıyor.
"Hadi gidelim" diyerek ayağa kalkmaya çalışıyor. Oysa annem artık yatağa bağımlı. Ancak yardımla, destekle kalkabiliyor. Tekerlekli sandalyesi yanı başımızda duruyor. Baston yerini ona devretti.
'Hadi iyi geceler canım, uyuyalım artık' diyorum.
"Peki ablacığım" diyor, gözlerini kapatıyor...
O benim annem. Ben onun bazen annesi, bazen ablası, bazen de sevgili kızıyım. O anda onun düşündüğü kimliğe bürünmek, rahatlatıcı ve sakinleştirici oluyor. Roller değişirken görevler, sorumluluklar da değişiyor elbette.
Gecenin uyanık yüzünde düşünceler silsilesi insanı yalnız bırakmıyor, düşünüyorum...
Yılın son aylarında kışla birlikte duygusal anlamda epey soğuk günler yaşadık. Evler de eskiyor, yıpranıyor zamanla... tıpkı insanlar gibi. Oysa evi çok değerliydi annem için. O uykusuz gecelerde evine gitmek istedi hep. Ama üç yıl önce gittiğimizde evini dahi tanımıyordu artık. "Burası kimin evi?" sorusuna yanıt vermek nasıl da güçtü. ..
İçinde eşyalarla, kiraya verilmeden, aidatları ödenerek, zaman zaman temizlenip havalandırılarak yıllardır korunan, ama artık "yuva" değil, salt "bina" olan bir ev.
Oysa onun sağlıklı zamanlarında, bembeyaz örtülü ne güzel sofralar kuruldu o evde. Kimler nasıl ağırlandı o sofralarda. Güzelim çiçekler yetiştirildi terasında. O odalar neler gördü, nelere sırdaş oldu. Lavanta kokulu mis gibi çamaşırları unutur mu o dolaplar, çekmeceler...
Her köşede geçmişi hatırlatan bir şeyler var. Singer dikiş makinesinin dili olsa da anlatabilse bayram sabahlarına yetiştirilen giysileri. Guguklu saatin saatin kuşu artık dışarı çıkmak istemiyor, içeride gizlenmiş. Eski radyodan Münir Nurettin Selçuk, Hamiyet Yüceses çıkacak sanki, zamana meydan okuyan sesleriyle...
Her yaşam gibi, iyi gün-kötü gün, sağlık-hastalık, mutluluk-hüzün, doğum-ölüm hepsi yaşandı o evde. Ama artık bacası tütmeyen, içinde insanı olmayan soğuk bir ev nedir ki? "İnsan sıcağı" arar evler de...
Saat 04.10
Anılar denizinde epey çırpındık son günlerde. Duygu yoğunluğu yaşandı, geçmişe köprüler kuruldu, düş gezginleri gibiydik adeta.
'Eski' evin eşyaları uygun kişilere verildi 'yeni' hayatlar için. Geriye anılar kaldı eski mektuplarda, yıpranmış fotoğraflarda, sararan defterlerde... İnsanlar eskiyor, onlar eskimez mi?
Zamanında yazılmış küçük notlar nasıl da anlamlıydı. Bazen bir takvim yaprağında, bazen bir defterde, bir sayfada duygu aktarımları...
Yılların ötesinden duygular tanıklık ettiler bir ömre.
Adresler, telefon numaraları, doğum günleri, evlilik yıldönümleri defalarca yazılmış, yeniden-yenden eklenmiş minik kâğıtlara. Alzheimer o yıllarda konuk olmuş anneme. Biz konduramamışız. Bir kısır döngü zaman, geçmiş tekrar yaşanıyor bazen. Bir başka biçimde, bir başka zamanda...
Evde bulduklarım arasında beni en çok mutlu eden; çok eskilerde, özenle hazırlanmış pasta-kurabiye defteri oldu. İnci gibi bir el yazısıyla yazılmış o defterdeki tariflerden yaptığım vanilyalı ay kurabiyesi bana çocukluğumun tadını, kokusunu getirdi buram buram.
Saat 05.15
Bebek gibi uyuyor şimdi. Sessiz, sakin, dünyanın gümbürtüsüne aldırmadan. Az sonra sabah olacak, uyanacak. Yeni bir güne günaydın diyecek, diyeceğiz.
O, korunma altında 'yetişkin bir çocuk'... Ben, onu korumaya çalışan 'eski bir çocuk'...
Ben çocuk... O çocuk...
Makbule Abalı-Eğitimci
Mersin-2008
Şubat 07, 2011
GENÇLERE MEKTUP
Sevgili Gençler,
Artık üniversitelisiniz. İster büyük, ister küçük bir kentte olun, üniversite yaşamı bir kültür etkileşimini de beraberinde yaşatıyor. Türkiye'nin değişik yörelerinden, farklı kültür ve yaşantılardan kopup gelmiş nice genç insan, onlarla birlikte gözlediğimiz nice alışkanlık, tutum ve davranış... Benzerlikler olduğu gibi ne büyük ayrılıklar var değil mi? Tanımak, anlamaya çalışmak ama kendinize zaman tanıyarak seçici olmak gerek. Dostlarınızda, arkadaşlarınızda, alışkanlıklarınızda, kitaplarınızda, sizi siz yapacak her şeyde seçici olmak...
Artık siz kendinizden sorumlusunuz. Hatalarınızla, yanılgılarınızla, seçimlerinizle üniversiteli bir bireysiniz. Okul sizi bir yandan da yaşama hazırlayacak; derslere ilginiz, devamınız, sistemli çalışmanız, ilkeleriniz yaşam kalitenizi yükseltecek, bir anlamda geleceğe yatırımınız olacak
.
Ünlü bir düşünürün çok anlamlı bir deyişi var: "Yaşlılar, hayatlarının sadece işe yarar bölümlerini hesaplasalardı, kimbilir nice yaşlı bugün genç sayılırdı." Öğütlerden hoşlanmadığınızı çok iyi biliyoruz ancak bunu öğüt saymayın; hayatınızın işe yarar bölümlerini çoğaltın, çevrenize "gören" gözlerle bakın. Yaşarken değişik "insan manzaraları" göreceksiniz, çevrenizde değişik "insan yüzleri" tanıyacaksınız. Kimi zaman acının, kimi zaman hilenin, kimi zaman onurun, gururun ağır bastığı onca yüz, onca ayrı insan, birer yaşam abidesi... Henüz yolun başındasınız. Yıllar deneyimlerinizi arttırırken, insanları tanımak, anlamak için kendinize süre tanımayı, kimine daha yakın, kimine daha uzak olmanın gereğini daha iyi kavrayacaksınız.
Üniversitede okurken bulunduğunuz her ortamdan bir şeyler öğrenmeye, kendinizi geliştirmeye, yetiştirmeye, çalışın. Örneğin; bir kitap fuarını ziyaret edebilirseniz, olanaklarınız elverdiğince bir tiyatroya, bir konferansa, panele, katılabilirseniz, kendinizi şanslı sayın. Bunların hiçbirinin olmadığı bir ortamda yeni hobiler edinmek, kitap okuyabilmek, insan tanımak da az kazanç mıdır?
İlginç bir rastlantı, mektubu yazarken bir şarkı geliyor uzaklardan; "Bana bir masal anlat baba, içinde hüzün olmasın." İçinde hüzün olmayan gerçek öyküler olabilir mi...? Unutmayın, yaşamınız her zaman toz pembe olmayacak. Yerine göre bazen bir tutam hüzün, bir tutam mutsuzluk, büyük ölçüde yorgunluk da olacak elbette yaşantınızda. Acılar çekilmeden mutluluğun, başarısızlık görülmeden başarının, hastalık yaşanmadan sağlığın değeri bilinemiyor. Anlamak için yaşamak gerek.
Bugünlerde sorun saydığınız ne çok şey var değil mi? Oysa başlangıçta sadece bir bölüm kazanmak vardı. Sorunlar yaşayarak öğreniliyor, önemseniyor. Yurt çıkmayanlar üzülürken, yurtta kalanların ayrı sorunları vardı: Yurda giriş çıkış saatleri, odaların, ranzaların durumu, yemek ücretleri, çalışma odalarının yetersizliği... Evde kalanlar için olay daha farklı boyutlarda idi: Kışın soğuğu, yolun uzunluğu, aydınlanma, ısınma, su giderleri... Yemek nasıl yapılacak, çamaşırlar nasıl yıkanacak...? Yeni bir yaşama alışmak her zaman zordur, belli bir uyum sürecini gerektirir. Birçok şeyden belki yoksun olduğunuz o ortamlar bile yıllar sonra gülümseyerek hatırlanacak, tıpkı askerlik anıları gibi uzun uzun anlatılacak.
Sizlere olanaklar ölçüsünde yollayabildiğimiz harçlıklarla öncelikle gıdanıza dikkat etmenizi isteyeceğiz. Bütçeyi ayarlamak sizin ustalığınıza bağlı. Ama eminiz, birkaç aylık bir çıraklık dönemi geçirmeden paranızı uygun biçimde harcayamayacaksınız. "ay sonu gelmeden param nasıl da bitiverdi."- ""Bu şehir de öyle pahalı ki." - "Gelecek ay biraz daha ekleseniz, ben de daha idareli olmak zorundayım."... Bu sözcükleri duymaya kendimizi hazırlamıştık zaten. Unutmayın, bu ülkede asgari ücretle çok çocuklu ailesini geçindirmeye çalışanlar, ek gelir için canını dişine takanlar, banka kuyruklarında ölen emekliler de var. Kendiniz para kazanınca alın terinin, emeğin değerini daha iyi bileceksiniz, eminiz.
Evi, ev yemeklerini özlüyor, arıyor musunuz? Bugünlerde "fast food" türü beslenmeyle hamburgerler, sandviçler, cola tipi içecekler, damak tadınızın dostu, ama midenizin de düşmanı olmaya devam ediyor. Yıllar yemek seçimlerinizi de etkileyecek, bir süre sonra sizler de isteyerek ayranı, pekmezi, sebze meyve ağırlıklı doğal beslenme biçimini seçecekseniz. Ama ne olursa olsun, ağız tadıyla içilen bir kap sıcak çorbanın, dostlarla içilen bir bardak çayın değişmeyen tadının dünyanın her yerinde aynı olduğunu da zamanla anlayacaksınız.
İlk yıl tatil günlerini iple çekeceksiniz. Aslında üniversite öncesinde sizleri tatillere kötü alıştırdık. Okullarımızda 180 işgününü hangi yıl tamamlayabildik ki? Bayram öncesi, bayram sonrası, öğretim yılı başı, öğretim yılı sonu, dolu dolu ne çok tatil yaşattık sizlere. Bazen çevrenizde, toplumda, ömür boyu tatil yapan, ama çok kazanç sağlayan kötü örnekler de sergiledik, bağışlayın.
İlk yılın ilk tatillerinde eve dönüşün tadı bir başka olsa da, okulda eskidikçe evi daha az özler olacaksınız. Hatta belki bazen biz sizleri beklerken, geleceğinizi umarken bir telefon alacağız. (Mektup değil) "Bu bayram arkadaşlarla birlikte olacağız, gelemiyorum." veya daha uygun bir üslupla söylenmiş birkaç kırık cümle: "Sizleri de çok özledim ama, bu yılbaşı gelmesem olmaz mı?" Sanırım duygusallığımız çok elvermese de, sizleri anlamaya çalışacağız, hak vereceğiz, izin vereceğiz dolayısıyla.
Üniversite yaşantınızda yıllar akıp giderken bazı değer yargılarınız sarsılacak, değişecek, gelişecek. İlk yıl büyük sınıfların gözünde "çömezler, acemiler" idiniz. Zamanla sizlerden sonra gelenler de size "abla, ağabey" diyecekler, danışacaklar, fikir alacaklar. Okul bitiminde "yaşam kavgası" başlayacak. Sizler henüz okurken, biz o dönem için de kaygılanmaya başlayacağız. Biliyoruz ki okul bitiminde hayat arkadaşını seçenler olabilecek, büyük kentlerde iş arayışına girenler,yeni bir sınava girecekler, yüksek lisans düşünenler, yurt dışına gitmek isteyenler... Kabulleneceğiz ki her biriniz bir başka yol ayrımında olacak. Duygu sömürüsü yapmadan, sizleri sevdiğimizi, özlediğimizi hep vurgulayacağız, sağlıklı ve mutlu olduğunuzu bilmek bize yetecek.
Geride bıraktığınız bizler mi...? Ne kadar büyüseniz, değişseniz de bizim gözümüzde, belleğimizde çocuksunuz, çocuklarımızsınız. Yıllardır olduğu gibi, mantığımız bazen engellese de büyüklerin çocuklara karışması hiç bitmeyecek, buna kendinizi alıştırın. İnsan hayat boyu nelere alışmıyor ki. Örneğin soğuklar başladığında, yağmurlar yağdığında sizin de üşüdüğünüzü düşüneceğiz, uzaklardan sesleneceğiz telefonlarla... "Havalar soğudu, aman giyimine dikkat et." Sizler "Ben artık büyüdüm." deseniz de elimizde değil,- yaşlılığımıza sayın- karışacağız. Unutmayın, bir süre sonra sizler de çevrenizde sizi düşünen birileri olsun isteyeceksiniz. Sevgi, ilgi insanın doğasında var. Çok bunaldığınız bir anda, güvenilir bir dost "cankurtaran simidi" gibidir.
Sizler o uzak kentlerde iken bazen biz de bunalacağız. Gazetelerde 1. sayfada kara manşetlerle "Üniversitelerde öğrenci olayları başladı." yazısını gördüğümüzde tüm gençler adına içimiz titreyecek, içimiz yanacak.Televizyon ekranlarında adeta korku filmi görüntüleri gibi defalarca tekrarlanan sahneler içimizi karartacak. "Biz bu filmi daha önce de görmüştük" diyecek birçoğumuz. Oysa o yıllardan bu yana dünyada ne çok şey değişti.
Uzun bir mektup oldu, telefonda bunca şeyi konuşabilir miydik? Görüyorsunuz, içinde hüzün olmayan dünya masalı yok. Unutmayın, sizler bizim umudumuzsunuz. Bizleri düş kırıklığına uğratmadan, duyarlı, düşünceye saygılı, çalışkan, lâik gençler olarak yetişmenizi diliyor, uzaklardan yürek dolusu sevgi ve selamlarımızı iletiyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









