Sayfalar

Ağustos 23, 2013

PAYLAŞMAK


Dünyanın değişimine çeşitli canlılar bir başka biçimde ayak uyduruyorlar. Hayatlarını devam ettirme çabası, barınma, beslenme, çoğalma sorunları yüzyıllardır bazen azalarak, bazen çoğalarak sürüp gidiyor. Çevrenizi dikkatlice gözlemlediğinizde, her şey bir başka biçimde görülüyor, fark ediliyor. Bazen hayvanlardan da alınabilecek ne güzel dersler var. 

Yazın son günleri İstanbul Moda'da kuş sürüleri gerçekten izlemeye değerdi. Belki de bu gözlemlerden nice öykü, nice film yaratabilecek ustalar bulunabilirdi. Zaten" hayat" bir öyküler bütünü değil midir? 
Bu yıl kargalar ne kadar çoğalmış. Sabahın ilk ışıklarıyla seslerini duyuyorsunuz. Bazen bir çocuk ağlaması, bazen bir insan haykırışı gibi...kimi zaman irkiliyorsunuz. 

Garip ama sanki yılların kargaları biraz da evcilleşmişler. Balkon demirlerine rahatça konuyorlar. Genellikle boş evlerin damlarını, çatıları mesken edinmişler. Pike yaparak inişleri bazen ürkütücü de olabiliyor. Öylesine korkusuz, pervasız hale gelmişler ki, kimi zaman parklarda hatta yollarda rahatça dolaşmalarına tanık olabiliyorsunuz. Adeta La Fontaine masallarındaki "aptal karga" gitmiş, yerine "uysal karga" gelmiş. 

Aynı cins kuşlar arasında inanılmaz bir dayanışma, düzen ve uyum var.Sanki birbirlerinin varlığına saygı duyarak geçimini elde etme, karnını doyurma, var olma mücadelesine girmişler. Adeta bir orkestranın ahenkli çok sesliliği içinde uyumlu bir bütünlük sağlanmış. Doğanın o karmaşıklığı, gürültü ve patırtısı içinde bu güzelliği fark etmemek, hayran olmamak elde değil. Göze, kulağa, ruha hitap eden bir güzellikler bütünü... Şaşırarak beğeni ile izliyorsunuz. 

Kargaların görünmez olduğu saatlerde martılar ortaya çıkıyor. Tarihi Moda İskelesi'ne inen yoldaki balık lokantaları öğleye doğru ellerindeki balık artıklarını, kuşlara yem olarak atıyorlar. Martılara gerçek bir ziyafet bu... Sanki o saati bilircesine önce büyük martılar çatılarda yerlerini alıyorlar. Sonra adeta çığlık çığlığa diğerleri de çağrılıyor. O an nereden çıktığı belli olmayan irili ufaklı bir sürü martı , o günün sunumunu paylaşıyorlar. 

Yemek sunumu tam bir seremoniye dönüşüyor izlediğinizde; önce kanat çırpışlarını duyuyorsunuz, sonra havada süzülüşlerini görüyorsunuz. Her şey beş dakikada tamamlanıyor. Onca martı ne zaman, nereden çıktı tahmin edemiyorsunuz. Yemek bitiyor, gene yerlerine dağılıyorlar. O güzelliği görüntülemeye ya da resmetmeye zaman bile yetmiyor. Bir varlar...bir yoklar...

Dünyanın pek çok köşesindeki canlılar gibi, hayatlarını devam ettirmek için boğaz derdine düşmüşler. Ama kavgasız, gürültüsüz, paylaşmayı bilerek, birbirlerine yer açarak, fırsat vererek karınlarını doyuruyorlar. "Mutluluğun resmi" gibi "açlık ve tokluk" resmedilse idi, tablodaki mat, silik renkler giderek parlak, aydınlık renklere dönüşürdü herhalde. Açlık hüznü, çaresizliği, tokluk ise neşeyi, coşkuyu çağrıştırıyor. Kuş seslerinde bile bunu duyumsuyorsunuz.

Gün boyu varlar ama genellikle öğleden sonra, kırlangıçlar ortaya çıkıyor. Sayıca daha azlar. "Merhaba" dercesine küçük çığlıklarla geçip gidiyorlar. En son serçeler uçmaya başlıyor. "Biz de varız" dercesine ve sanki küçük olmanın bilincinde olarak, sıralarını bilerek...  Gün boyunca başka mekanlarda, damlarda, pencerelerde kendilerine ikram edilen ekmek kırıntılarını bitirmişler, uzun bir günün sonunda ağaç evlerine çekilip, yeni bir güne hazırlanacaklar. 

Ve ertesi gün, gece bitip güneşin ilk ışıklarıyla yeni bir gün başlarken, yeniden bir "yaşam uğraşı" başlayacak tüm canlılar için. Belki biraz geç, belki biraz erken... Ağaçlarla, evlerle, damlarla, çatılarla, denizlerle, doğayla , insanlarla ve kendileriyle dost kuşların da karınlarını doyurma mücadelesi hep sürecek. Birbirlerini yemeden, incitmeden, hırpalamadan paylaşacaklar yemlerini. 
Kuşlardan öğreneceğimiz çok şey var.Uçun kuşlar uçun...

Ağustos 17, 2013

İÇİMİZDEKİ DUYGULAR...


Unutamadığınız bazı kitaplar, sözler vardır. Zamanında not almış, bazı cümlelerin altını çizmiş, tekrar tekrar okumuşsunuzdur.Ancak o tür kitapları kitaplığınızın karanlık bir köşesinde saklayamazsınız. Beyinleri aydınlatmak için, yeri geldiğinde belleklerde yeniden yer bulacaklardır. Faruk Erem'in " Bir Ceza Avukatının Anıları" yıllar önce okuduğum ve çok etkilendiğim böyle bir kitaptı. Gerçek insan öykülerinden yola çıkarak yazılmış bir öz eleştiri idi. Hukukçuların da hata yapabileceğini, yanlış kararlar alınabileceğini öyle güzel, akıcı bir dille anlatıyordu ki. O yıllarda " Hukuk Fakültesine başlayan her öğrencinin okuması gereken bir kitap" diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Faruk Erem 10 yıl Barolar Birliği başkanlığı yapmış, Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunmuş. Deyişlerine katılmamak elde değil: "Hukukun en doğru tanımı şudur; Hukuk İnsanlıktır." "Bir ülkede bir tek masum kişi cezalandırılmış ise o ülkede herkes suçludur." "Hukuk insanlıktır." "Suçluyu kazıyınız, altından İNSAN çıkar."

"Adalet nedir, size ne çağrıştırıyor?" diye insanlara bir soru sorulsa herkes benzer şeyler söyleyecektir elbette. Oyun çağında bir çocuk belki de "Beni döveni dövmek" diyecektir. Bir başka çocuk belki biraz düşündükten sonra şöyle diyebilir; "Annemin bana kardeşimden daha çok süt vermesi, çünkü benim büyümem lazım."
Öğretmenin adil olması istenir. Notunu hakça veren, öğrencileri arasında ayrım yapmayan öğretmen "adil" öğretmendir. Anne-babanın adil olması, gelecekte çocuklarında da "adalet" kavramını pekiştirecektir. Yöneticinin adil olması çalışanların verimliliğini yükseltir.

Adalet duygusu güven verir insana, hayatın yolunda gittiğine dair bir teminattır, güvendir. Adaletin kaybolduğu duygusu huzursuzluktur, tedirginliktir, korkudur, güvensizliktir, endişedir.Eskiden bazı yabancı filmleri seyrederken, karar aşamasında jürinin değerlendirmelerini izler, "iyi ki bizde jüri sistemi yok" derdik. Adaletsiz bir sistem idi. Suç ve cezayı değerlendirirken hukuk emsal gösterir mutlaka, kıyaslamalar yapar. 

Bir hukukçu gözüyle değil elbette, ama sade bir vatandaş olarak da bilmek istiyor insan: Adaletin terazisi eğilince kimi insanlar da yerli yersiz eğilmeye mi başlarlar? Başı dik ve onurlu olmanın, insanın kişiliğine artı değerler yükleyeceğini öğrendik biz. Bizim kuşak yürekten inanmanın, yalancıktan inanmaktan bin kat iyi olduğunu belledi. Hiç tanımadığımız, görmediğimiz bir insanın acısı, hüznü, bizim acımız, bizim sıkıntımız olabiliyor.

Belki kadın duyarlılığıyla, belki eski bir eğitimci ruhuyla, ama en önemlisi insan kimliğimle merak ediyorum:
Gazeteleri karıştırırken, televizyonda tartışma programlarını izlerken biri beni inandırsın istiyorum. "Suç ve ceza" kavramları kafamda altüst olmuşken, onları eski yerlerine yerleştirmek istiyorum. 
Yoksa kim haklı, kim haksız, kim güçlü, kim güçsüz, kim içeride, kim dışarıda... Yargılarımızı oturtmak çok zaman alacak... 

Temmuz 29, 2013

HAYATIN ROTASINI BELİRLEMEK...

Yaşantınızda hiç büyük bir sınava girdiniz mi? Sınav heyecanını tüm benliğinizle hissettiniz mi? Sakin bir yapınız varken nasıl panikler yaşadınız? 

Hayatınızın düzeni altüst oldu belki de... Beslenme, uyku düzeniniz, sosyal etkinlikleriniz, arkadaşlık ilişkileriniz... 

Her şey sınava endekslendi o yıl. "Sınav" tüm ailenizin hayatını esir aldı adeta. Yaşayan bilir nelere nasıl göğüs gerdiğinizi. 

Her türlü olumsuzluğa rağmen amaç belirlidir; geminin limana varması gerek. Milattan önce 9. yüzyılda yazılmış bir yazı amaçla sonucu ne güzel dile getirir.: "Rüzgarın yönünü değiştiremiyorsan, yelkenleri rüzgara göre ayarla. Dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir."

Gençler için hayatlarının rotasını çizmek kolay değil. Alan seçimi, okul seçimi, meslek seçimi... hepsi birbirine bağlı. 

Yanlış kararlar, yanlış seçimler insanın geleceğini karartabiliyor, yaşamı sekteye uğratıyor. Gelecekte "diplomalı işsiz" olmamak için, sadece kişisel yeteneklerin  değil, ülke koşullarının da iyi bilinmesi gerekiyor. 

"Bu yılın ÖSYM  Yerleştirme Sonuçları belli oldu" haberi uzun uzun düşündürüyor insanı. Kim bilir kimler nerelerde hayata hazırlanacak, kimler olması gereken yerlerin çok uzağında olacak? Kimler gerçek anlamda "kazandı" ya da "kaybetti" ? Birinci ve ikinci sınav sonuçları incelendiğinde, genellikle kız adaylar erkeklerden daha başarılı. 

Birinci sınavda 8 bin 500 aday sıfır puan alırken ikinci sınavda ÖSYM bu rakamı açıklamadı. Bu sayı her yıl artarak ortaya çıkıyordu. Keşke bu yıl da açıklansaydı. Eğitim sistemimizdeki yanlışlar, eksiklikler bilinse önlem almak daha kolay olmaz mı? 

Yıllardır ilköğretimden itibaren uygulanan sınavlarda en büyük başarısızlık  Fen Bilimleri Testinde görülüyor. İkinci olarak Matematik Testi en başarısız olunan alan. 

Bu yıl 40 soruluk Fen Bilimleri Testinin ortalaması 3,5 . Yıllardır 4 netin üstüne çok nadir çıkılmış. Genel ders notu veya sınıf geçme, okul bitirme notlarında çok başarılı görünen bazı öğrenciler bile fen testinde çok başarılı değiller. Her alanda başarısızlığın nedenlerini bilmek, başarı grafiğini de yükseltecektir. 

Sınavlar aileler ve öğrenciler için bir kâbus olmamalı. Testler, objektif bir ölçme-değerlendirme aracı olarak kullanılmalı. Yıllardır değişmez bir biçimde Hakkari ve Şırnak, sınav sonuçlarında "en başarısız iller" sıralamasında en üst sıraları paylaşıyorlar. Elbette bunun pek çok nedeni olabilir, ancak oralarda da değerlendirilmeyi bekleyen nice beyin var. 

MEB ve Tübitak işbirliğiyle yapılan "Bu Benim Eserim" Yarışmasında Şırnak'ın Boyuncuk Ortaokulu öğrencileri Ahmet Özdemir ve Asya Erkol Kimya alanında "kara lahana ve kömürden mürekkep yapımı" projesiyle "Türkiye birincisi" olmuşlar. Yüz yüze kutlamak isterdim bu başarılı gençleri. Bu haberi aramızdan kaç kişi duydu acaba?

Eğitim-öğretimde yönlendirme, teşvik, değerlendirme ne kadar önemli. Gençleri motive etmek, kendilerine güven duymalarını sağlamak, dersleri sevdirmek, konuları hayatla bağdaştırmak... Bu tür çalışmalar öğretmeyi ve öğretmenliği de daha zevkli hale getirecektir. 

Rehber Öğretmenlik yaptığım yıllarda gençlere sorardım; "10 yıl sonra kendinizi nerede, nasıl görmeyi hayal ederdiniz?" Çok ilginç, çok farklı cevaplar alırdım. Bazen gerçek üstü cevaplar da olurdu, ama hayaller de gerçeğe giden yolda bir adım değil midir? 

Neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirildiğinde her şey daha anlaşılabilir ve yorumlanabilir oluyor. 

"Geminin rotası" ne kadar uygun saptanabilirse varılacak limanlar da o denli yaşanabilir olacaktır.

Makbule Abalı-Eğitimci
29.07.2013 Mersin


Haziran 25, 2013

SEVGİ-SEVDA KUŞLARI...


Toplum olarak sevgiye, güzel duygulara, güzel, yumuşak sözlere nasıl da ihtiyacımız var. Hayatın karmaşası içinde sakinlik ve dinginlik arıyor insanoğlu. Hayatı anlamlandırmak, kolaylaştırmak, mutluluğa yol açmak istiyor. Kavgasız bir hayat için çabalamaya değmez mi ? Uzun bir yolu emin adımlarla yürüyebilmek için yanında güvendiği birine ihtiyaç duyuyor insan. Kişilik özelliklerinde uyum, yeni beraberliklere zemin hazırlıyor. Başlangıç kolay görünse de uzun zamanlı beraberlikler karşılıklı güven ve özveriyi, sevgi ve saygıyı  zorunlu kılıyor. Temeli sağlam olan sevgiler küçük ayrılıklarla daha da pekişiyor, güçleniyor. 

Sevgi zaman ister, emek ister, sabır ister. Değeri bilindikçe kalıcılığı artar. Gerçek sevgiyi sahtesinden ayırt etmek hiç de zor değildir. Bakışlar, ses tonu, beden dili gerçeklere ulaşmada en büyük yardımcıdır. Sevginin olmadığı yerde kin, nefret, zulüm, acımasızlık, insafsızlık, kabalık, şiddet giderek çoğalır. Sevgisizlik bir kara bulut gibi çöker yüreklere, yüzlere... 

İnsan, sezgilerinin, önsezilerinin, değer verdiği niteliklerin peşinden gider: Uzun, ince, hassas bir yoldur bu. İnsanı bir bilinmeze de götürebilir, mutluluk köşkünün kapısına da ulaştırabilir. Özveri ister, incelik ister, anlayış ve paylaşım bekler. Hayata adeta bir tül perdenin ardından bakarak net olmayan görüntüleri netleştirmek, neden- sonuç ilişkisi içinde olayları anlamlandırmak, değerlendirmek gerekir. 

Dünyamız her gün yeni oluşumlara tanıklık eder. Dünya tüm hızıyla dönerken sevgiyle örülen yollar daha sağlam, daha dayanıklı uzayıp gider. Bir can bir başka cana yer hazırlar. sevgi çoğalır, paylaşılır, mutluluk katlanarak artar. Dünyanın pek çok yerinde aynı anda yüzlerce doğum gerçekleşir. Yunus Emre ne güzel der; "Bir ben vardır bende benden içeri" Bir iken iki olmak ve sonra üç olmak... hayata daha sağlam bakmayı sağlar, beraberliğe yeni bir renk katar ve çoğu kez daha ılımlı rüzgarlar estirir. 

Sevgi sembolü kuşlar bize ne çok şey öğretirler: Eşleri ve yuvaları konusunda çok seçicidirler. Muhabbet kuşları her kuşla çiftleşmezler. Göçmen kuşlar dönüşlerinde mutlaka eski yuvalarını ararlar. Akşam gün biterken topluca uyudukları ağaçlar hep aynı ağaçlardır. Ağaçları yok olursa o yöreden uzaklaşırlar. Kuşlar yuvalarını çevreden topladıkları çalı çırpıyla yaparlar ama ağızlarından salgıladıkları salgıyla adeta bir harç yaparak öyle sağlam bir yuva yaparlar ki kolay kolay bozamazsınız. Kuşların eşlerine sadık ve bağlı oluşlarından hep söz edilir. Muhabbet kuşları, öğretilen sözcükleri öğrenebilir, ancak erkek ve dişi kuş aynı kafeste olursa konuşmazlar. Belki de birbirleriyle muhabbet ederler.

Kuşlarla ilgili ne çok şarkı, ne çok şiir ve ne çok deyiş vardır; Birbirini çok seven iki insana "kumrular gibi" deriz. Çok mutlu, neşeli kişilere "kuşlar gibi cıvıl cıvıl" denir. Heyecan durumunda "kuşlar gibi yüreği çarpmak", rahatlama durumunda "kuş gibi hafiflemek" deriz. Kuşlarla insanlar öylesine benzerlikler gösterirler ki, sevginin ya da uygun ortamın olmadığı yerde kuşlar da barınamaz. Önce sesleri kesilir, uçuşları azalır, kanatları düşer ve sonra göçer giderler başka diyarlara. 

Sevgi yaşatır tüm canlıları; soluk aldırır, hayata bağlar, mutluluk verir, cana can katar. Dileriz sevgi hep içimizde, başucumuzda olsun. Sevgisizlik kimseyi kırmasın, incitmesin, yaralamasın.
Cem Karaca'nın gür sesiyle okuduğu "Sevda Kuşun Kanadında" adlı şarkısı nasıl da güzeldir:

Dağ başında rastladım ak sakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona "Aşk ne ustam, hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde"
Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın.

Dileriz; şarkılar, türküler, şiirler yaşama tat katsın, anlam kazandırsın, güzellikler hayatımızı zenginleştirsin...

Makbule ABALI






Haziran 20, 2013

ÇİÇEKLER DİLE GELSE...

Dünyamızda bitkiler, hayvanlarla ortak bir yaşam alanını paylaşıyoruz. Bu dünya hepimizin. Ağaçlar, çiçekler, otlar, böcekler, kuşlar, balıklar hayatı zenginleştiriyor, farklı bir ses, farklı bir görüntü katıyorlar. Hangi çiçek sizi rahatlatır, sakinleştirir ya da mutlu eder? Kokusuyla, görüntüsüyle, rengiyle hangi çiçeği kendinize yakın hissederdiniz? Bazı çiçeklerin olumlu, bazılarınınsa olumsuz anıları vardır. Bir tek çiçek bile bazen öyle farklı şeyler çağrıştırabilir ki. Bazı çiçekler rahatlatır, lâvanta gibi. Bazı çiçekler kokusuyla rahatsızlık verir, baygınlık hissi yaratır. Bazı çiçek umudun simgesidir, insana güç verir. Manolya, kırmızı, pembe karanfil gibi. 


Parklarda "çiçekleri koparmayınız", "çimlere basmayınız" yazıları hep beni düşündürmüştür. Neden "çiçekleri, çimleri koruyunuz" değil de, olumsuz bir ifadeyle sesleniliyor? Çiçekleri, ağaçları, bitkileri seven, koruyan, insanları da sever, çevresine zarar vermemeye özen gösterir. Çiçek sevenlerde estetik duygusu gelişmiştir, daha ılımlı, daha sakin insanlardır. Daha şefkatli, daha sabırlı oldukları bile söylenebilir. 

Dikilen veya ekilen bir çiçeğin topraktan baş vermesini beklemek sabır ister, emek ister. İlk can suyunu verdikten sonra belli aralıklarla sulamak ve ilk tomurcuğu gözlemek... Nasıl da güzeldir, heyecan vericidir. Açan her çiçek bir uğraşının ödülüdür. Bir amaç varsa beklemek zor gelmez insana. Parkta, bahçede, balkonda veya pencere kenarlarında yerini bulmuş bir çiçek, bir küçük fidan, bir bitki çevresine enerji yayar adeta. Hava, güneş ve suya yeterince doyan bir bitki, tıpkı sevgi arayışındaki bir bebek, bir çocuk gibi daha rahat serpilir, büyür. 


Ağaçlar ve toprak bedenden negatif enerjiyi alır, vücuda pozitif enerji yükler. Çıplak ayakla toprağa basmak nasıl da rahatlatır insanı. Bilimsel anlamda doğruluk payı var mıdır bilinmez, ancak bazı çiçeklerle bazı insan kişilikleri arasında benzerlikler olduğu bile söylenebilir. Her insanın gönlünde kendine yakın gördüğü bir çiçek yatar. Her insanın kendisiyle bağdaştırdığı, kendisine yakın gördüğü bir çiçek mutlaka vardır. 

Örneğin kır papatyası daha sade insanların tercihidir. Saflığı, temizliği simgeler, ilkbaharın müjdecisidir. Gül sevgi çiçeğidir, sevdayı anlatır. Dikenleri, sevginin acı veren yanının da olabileceğini nasıl da güzel vurgular. Nergis, temizlik, sadelik ve iyi duyguları dile getirir. Ağır kokusuyla varlığını kanıtlar adeta. Dağ nergisleri nasıl da diridir. Toplanıp kente gelince daha çabuk solması yerini değiştirdiği için midir, bilinmez. Hatmi çiçeği de yaylalarda haziran-temmuzu bahar bilip nasıl da boy verir, uzayıp gider sere serpe. Sağlık için yararlı olduğunu da bilir mi acep?


Çiçeklerin sessiz sakin, oldukları yerde durmaları bile ne çok şey anlatır. Çiçeklere anlam yüklemek insanlara da ilginç gelir tabii. Sözcükler ve davranışlarla duygular yeterince anlatılamazsa çiçekler yardımcı olacaktır. Renklerin bile ne kadar farklı anlatımları vardır. Pembe sümbülün melankoliyi, menekşenin alçak gönüllülüğü vurguladığı söylenir. Beyaz gül masumiyet, lityum güven anlatır deniyor. Mimoza kadınların kırılganlığının simgesidir. Bitkiler, çiçekler de can taşıyor, durdukları yerde çevrelerine anlam kazandırmaya devam ediyorlar.

Bazı çiçekler de ders verir gibi düşündürücü örnekler sergiliyorlar: Dikenleri elimize batan, elimizi acıtan, hatta bazen kanatan kaktüsler bile yılda iki kez harika çiçekler açarak verdikleri acı için insanlardan özür diliyorlar adeta. Kaktüs çiçek açmaya birkaç günde hazırlanıyor. Sabah gün doğumuyla, güneşle beraber çok ince, nazik çiçeklerini açar. Bir gün sonra o çiçeklerin ömrü sona erer. 

Bir zamanlar kaktüslerin radyasyonu engellediği gerekçesiyle bilgisayarların yanına konması önerilmişti. Sonra bu haberin doğruluğu kanıtlanamadı. Dikenleriyle acıtıp öte yandan radyasyonu emmek... ilginç tabii. Doğa bir şeyleri dengeliyor mu acaba? Kimsenin kimselere hediye olarak vermediği kaktüs, kendini kanıtlamak mı ister, sürpriz mi yapmayı düşünür, bir özür mü dilemek ister bilinmez, onca keskin, sivri dikenin yanında öyle nazik, öyle ince çiçekler açar ki, şaşırtır görenleri.


Ondan hiç beklemezsiniz bu nezaketi. Kısa bir süre için sunar tüm güzelliklerini. Sadece 1-2 gün...o kadar. Hep çevresindekileri azarlamaya, incitmeye alışmış insanlar gibi gene sürdürür huyunu. Ta ki yeni çiçekler oluşuncaya kadar. Oysa insan ömrü gibi çiçekler de kısa ömürlüdür. Güzel şeyleri daha çok görmek ister insanoğlu. Daha iyi şeyler duymak ister. 
Kaktüsler de bunu bilebilselerdi, dikenlerini daha az batırırlar mıydı acaba? 
Çiçeklerin dili olsa neler neler anlatırlardı kim bilir...


Makbule Abalı- Eğitimci
Haziran-2013 Mersin

Haziran 08, 2013

DUYGU PATLAMALARI...


Olaylar ve kişiler karşısında hepimizde farklı duygulanımlar oluşur: Seviniriz, güleriz, bağırırız, haykırmak gelir içimizden, üzülürüz, hüzünleniriz, ağlarız, sessizliği seçer, içimize kapanırız. Çünkü insanız... Duygularımız tavan yapar bazen; Her zamankinden farklı şiddette, farklı boyutta yaşanır her şey. Ne hissettiğimizi anlatmaya renkler de yardımcı olur: Öfkeden mosmor kesilmek, utançtan kıpkırmızı olmak, korkudan bembeyaz olmak, endişeden sapsarı kesilmek gibi...

Tehlike karşısında tüm canlılarda öncelikle iki davranış görülür. Savunmaya geçme veya kaçma davranışı. Tehlike karşısında beden de daha dirençli hale gelir, farklı hormonlar salgılanır, kaslar güçlenir. Tüm canlılarda saldırıya hazır değişimler gözleriz. Kedilerin tüyleri kabarır, sesi değişir. Kaktüs cinsinden çiçekler, savunma amaçlı dikenlerini saldırıya hazır hale getirirler. Kaplumbağalar başlarını kabuklarının altına gizlerler. 

Çok sakin bir insanın bir olay karşısında birden patlamasına tanık oldunuz mu hiç? Yanardağ gibidir adeta. İçinde biriktirdiği her şey lavlar gibi akıp gitmektedir sanki. Değerlerine ters düşen her şeyle mücadele etmeye hazırdır o anda. Bir enerji boşalımı olmaktadır adeta. Çok sabırlı, ölçülü insanlarda da aynı durumu gözleyebiliriz bazen. Bir fitil ateşlenmiştir adeta. Onca yılın birikimi, bir ses bombası gibi büyük bir gümbürtüyle, birikmiş öfke, sıkıntı, kin, nefret boşaltılır. Domino taşları gibi, her şey birdenbire ardı ardına büyük bir hızla olur biter. İzlemeye bile zaman yoktur. 

Özellikle gençlikte tepkiler çok daha heyecanlı, çok daha anidir. Genç insan kendini dünyanın merkezinde sayar. Baskıcı otoriteye karşıdır. Kişiliğiyle ilgili bir aşağılamaya, kabalığa, küfürlü, alaylı konuşmaya şiddetle karşı çıkar. Öfkelendiğinde "yangına körükle gitmek" gibi öfkeyi arttırıcı davranışlar, söylemler varsa tepkileri giderek büyür. "Adam yerine konmak", dinlenmek ister. İyi niyetle atılmış bir adım bazen çok yanlış yönlere sürüklenebilir. Tanıdığınızı sandığınız insanları bir anda tanıyamazsınız bile. 

Güneşteki patlamalar nasıl olumsuz değişikliklere neden oluyorsa, insandaki öfke patlamaları da hem kişiye, hem çevresine büyük zararlar verebilir. Stres yüklenmiş insanlar, hastalıklı bir topluma zemin hazırlayacaktır. Günlerin, ayların, yılların birikimi de bazen bir duygu patlamasına dönüşebilir.Kim olursa olsun, günlerce uykusuz kalan, yorgun, sinirli, öfkeli bir kişi, onur kırıcı, aşağılayıcı söz ve davranışlara kontrolsüz şekilde tepkiler gösterebilir. Haksızlık, adaletsizlik karşısında isyan edebilir. 

Kötü anlar yaşayan, canı yanan insanda ön yargılar, olumsuz düşünceler oluşur. Kötü bir deneyim yaşamışsa, şiddet görmüşse, haksız yere yanlış davranışa maruz kalmışsa, panik atak yaşayabilir, paranoya geliştirebilir, uyku düzeni bozulabilir. Güvenilmesi gereken bir kurum, korkulan, ürkülen, kaçınılan bir kurum haline dönüşür. Öğretmeninden dayak yeyip korkan, çekinen bir çocuğun, okul saati geldiğinde karın ağrılarının, mide bulantılarının başlaması gibi. 

Kişiliğimiz nasıl olursa olsun (sakin, heyecanlı, sinirli ) yaşantımızın herhangi bir gününde , kişiler veya olaylar karşısında; öfkemizin, sinirlerimizin, acıma duygumuzun, tahammül gücümüzün aşırı zorlandığını hissedebiliriz. Çünkü insanız, insani duygular yaşıyoruz. Önemli olan bunun törpülenmesi, kontrol edilebilmesi, tekrar sakinleşip eski hale dönülebilmesi. "Öfke kontrolü" insana özgü tabii, ancak çok da kolay gerçekleştirilemeyebilir. Kendini eleştirebilme, güçlü bir irade, iyi işleyen, tarafsız bir mantık gerektirebilir.

"Duygu patlamaları" sık yaşanırsa, yaratacağı  tahribat da büyük olacaktır. Ruh sağlığı zedelenmiş bireyler, toplum sağlığını da olumsuz etkileyecektir. Nefret, öfke, kin ne kadar içte beslenip büyütülürse, insan o kadar insanlıktan uzaklaşabilir. Oysa dayanışma, kardeşlik, paylaşım, merhamet, yardımlaşma gibi insani duygular, insanı insan yapar, yüceltir. Birbirimizi daha iyi anlayabilmek için, okullarımızda gösterilen onca dersin yanında özellikle toplum psikolojisi, gençlik psikolojisi, davranış bilimleri ile ilgili derslere nasıl da ihtiyacımız var. 
Birbirimizin sesine kulak vermezsek, yok sayarsak nasıl anlaşabiliriz...? 

Ataol Behramoğlu'nun yıllar önce yazılmış, güncelliğini hiç kaybetmeyen şiirini hatırlıyorum:

Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım.
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım.
Zulmün önünde dimdik tut onurunu, 
Sevginin önünde eğil kızım.

Ataol BEHRAMOĞLU



Haziran 01, 2013

AĞAÇLAR AĞLAR MI ANNE...?


ÖYKÜ
Önce sadece ağlama sesini duydum; Derin iç çekmelerle, hıçkırarak bir ağlama sesi idi bu. Bir çocuk sesi ağlama sesine karışıyordu arada bir: "Ama neden... ama neden..." Sonra onları gördüm; bir anne ile 5-6 yaşlarında tatlı bir kız çocuğu. Beni görünce önce irkildiler, sonra şaşırdıklarını fark ettim. Beklenmedik bir zamanda karşılarına çıkmıştım. Bir yabancı olarak özel konuşmalarının arasına girmiştim. Rahatları kaçmış gibiydi. 

Biraz sonra varlığımı kabullendiler sanırım, konuşmaya devam ettiler. Küçük kız burnunu silip, iç çekerken sorularını sıralamaya devam etti: "Anne, ağaçların da canı yanar mı? Ağaçlar ağlar mı anne" Yavaşça, ürkütmeden konuya karıştım:" Ağaçlar da insanlar, hayvanlar gibi canlıdır elbette. Ama onların dilinden canlılar anlar. Ne kadar iyi korur ve seversek, onlar da bizimle o kadar iyi anlaşırlar." "Peki ağaçlar ağlar mı diye sorusunu yineledi:" Gözyaşlarını biz göremeyiz ama canı yanarsa akar gider sessizce." dedim 

Küçük kızla aramızda köprü kurulmuştu. Yanıma oturdu yavaşça, anlatmaya başladı: Anaokulundan öğretmeni ve arkadaşlarıyla beraber fidan dikmeye gitmişler. Artık herkesin adını verdiği bir fidanı varmış. Kendilerinden büyük sınıfların yıllar önce diktikleri yetişmiş ağaçları da görmüşler. Bu işin çok kolay olmadığını, yıllar aldığını görmüşler. "Çok çok zaman önce küçücükmüş, şimdi kocaman olmuş, senin boyundan büyük" diye anlatıyordu... 

Bugün geldikleri parkta  bıçakla yaralanmış, dalları kesilmiş bazı ağaçları görünce çok çok üzülmüş. Güzel, iri yeşil gözlerini gözlerime dikerek bir kez de bana sordu: "Canı yanınca ağaçlar ağlar mı teyze?" Elini tuttum: "Çok haklısın, hiçbir canlının canını acıtmamak lazım. Büyüklerimiz çok eskiden söylemişler; "Yaş ağaca balta vuran el onmaz" demişler. Anlamadı sanırım, ama akıllı çocuk, yanlış bir iş yapıldığını tahmin etti. 
"Bu ağaçlar şarkı söylerlerdi eskiden, ama bak artık söylemiyorlar" dedi. Annesi yavaşça fısıldayarak açıklama yaptı: "Rüzgarda yaprakların hışırdaması olurdu, onu anlatmak istiyor." Anladım dedim ve çocuğa yöneldim." Peki siz okulda hangi şarkıları öğrendiniz?" 

Bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Şiirler, şarkılar, türküler, ninniler, acılara iyi geliyor gerçekten. Ağlaması durmuştu artık. "Ağacın yaralarını saralım ister misin" dedim." Ama sen doktor değilsin ki" dedi ".Hadi deneyelim" dedim. Yerden biraz toprak alıp su katarak çamur oluşturduk, ağaçların yaralı yerlerine sürdük, kapattık. Yetişemediği üst dallara annesinin kucağında ulaştı. Minicik elleriyle ağacın yaralarını onardı. Yetip yetmeyeceğini düşünmeden küçük pet şişeyle ağacın dibine su döktü. Artık rahatlamıştı. 

Annesiyle el ele tutuştu. "Evde babam bekliyordur" dedi. Belli ki "ağaçların öyküsü" az sonra babaya da anlatılacaktı. Anne kızla vedalaştık. Parktan çıktılar, hızlı hızlı yürüyerek uzaklaştılar... 

Küçük kız düşüncelere yöneltti beni... Küçüklüğümüzde ağaçlara salıncak ya da hamak kurarken ağacın canı yanmasın, zarar görmesin diye ipin bağlantı yerine birkaç kat bez sarıp bağlardık. Dalları kırılmasın diye biriken kar özenle temizlenirdi. Ağaçlar yıllarca can verdi, hayat verdi insanlara, parklara, kentlere, doğaya...
Küçük kızın duyarlılığı haklıydı. Ağaçların da canı vardır. Ve yaşatılma çabası olmazsa ağaçlar ayakta ölür...

Makbule ABALI-Eğitimci 
1Haziran 2013 Mersin


BİR ŞİİR                          CEVİZ AĞACI

Başım köpük köpük bulut,
İçim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında
Yapraklarım suda balık gibi kımıl kımıl,
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım,

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Nazım HİKMET



Mayıs 30, 2013

MUTLULUK YA DA MUTSUZLUK...


Mutluluk ya da mutsuzluk... Anlık mı, ömürlük müdür... Mutsuzluktan mutluluğa geçiş var mıdır? Neye göre, kime göre mutlu ya da mutsuzuz? Mutluluğun ölçüsü nedir? Mutluluk veya mutsuzluk, bireysel olmanın dışında  toplumsal da olabilir mi? Bir toplumun topluca mutsuz olması nasıldır? Mutluluk veya mutsuzluk bulaşıcı mıdır?

Mutlulukla mutsuzluk arasındaki o ince çizginin ayarı nedir? Bir an çok mutlu iken aniden nasıl çok mutsuz oluruz? Bu ince sınırı kontrol imkanı yok mudur? Soruların yanıtları, kişiye ya da kişilere göre değişebilir tabii. Birbirini çok iyi anlayan, seven eşler arasında mutluluk veya mutsuzluk bulaşıcı olabilir. Veya çok iyi anlaşan, kafa dengi arkadaşlar, birbirlerinin duygularına ortak olabilirler. 

Mutluluk sıralamasında ülke olarak çok iç açıcı bir yerde değiliz. Uluslararası Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), 36 ülke arasında Brezilya, Şili ve Meksikadan sonra en sonda yer aldığımızı söylüyor. Bu sıralamada; Avustralya, İsveç ve Kanada ilk üçte yer alıyor. Bilim insanlarımız, genç nüfusun geleceği görememesinin de bunda etken olduğunu belirtiyorlar. Eğitim ve sosyal yaşamda kadın-erkek arasındaki uçurum da bir diğer etken. 

Bazen televizyondaki bir haber, gazetede okuduğumuz bir olay veya gördüğümüz bir fotoğraf, uzun uzun düşündürür insanı. Bir beyin fırtınasına iter kişiyi. Kendi kendinize  sorar, sorgularsınız hayatı. Düşünceleriniz akar gider. Gerçi iyidir böyle anlar, insan olmanın gereğidir bu düşünce akışı. İnsanı yeniden kendine getirir, çıplak gerçekleri vurur yüzümüze. Gözümüzü açar yeniden...

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in eşi Nazmiye Demirel 86 yaşında, 4,5 yıldır bakım gördüğü hastanede vefat etmiş. Son beş yıldır alzheimer hastası. Hastalığının bu son aşamasında artık çevresindeki hiç kimseyi tanımıyor. Zamanında çok iyi koşullarda yaşamış, ülkenin en önemli konumundaki bir insanın eşi (first lady) olarak pek çok şeye tanıklık etmiş bir kişi... 65 yıl süren mutlu bir beraberlikleri olmuş ama hayatının son aşamasında çevresindeki her şeyden habersiz. Çok sevdiği eşini bile artık tanıyamıyor. 'Bir elmanın iki yarısıydık, Nazmiye Hanım gitti, ben kaldım.' diyor Süleyman Demirel...

Tıp ilerliyor, teknoloji gelişiyor ama alzheimer gibi bazı çaresiz hastalıklar da giderek çoğalıyor. Kafamızdaki sorular cevap arıyor: Acaba mutluluk, elimizdekiler kayıp gidivermeden, yaşadığımız anları, günleri iyi değerlendirmek midir? Hayatın hakkını vererek yaşamak mıdır? Dönüp arkamıza bakma ihtiyacı duymadan, kendimizin ve sevdiklerimizin varlığını kabullenmek midir? Mutluluğun değerini anladıktan sonra, mutsuzluğa düşmemek için hayata dört elle tutunmak, kıyasıya çabalamak mıdır...? Kişiye, duruma,zamana göre sınırsız soru ve sınırsız cevap verilebilir belki de...


Mayıs 24, 2013

HAYALLERİMİZİ UÇURMAK...


Günümüzde her şey öylesine çabuk olup bitiyor ki, hayal kurmaya zaman kalmıyor. Gerçekleştirme çabasına bile giremeden, hayallerimiz kısacık zaman dilimlerinde yok olup gidiyorlar. Oysa çocukların hayal kurmaya nasıl da ihtiyaçları var. Onlara verilen her şey belli kalıplar içinde sunulunca, adeta hazır lokma gibi , ne olduğu bilinmeyen gıda gibi kolayca tüketiliyor her şey. Sadece ağız açılıp kapanıyor, gözler zaten hep kapalı. Beyine komut bile verilemiyor.

Hayallere izin yok. Yaratıcılığı güdüleyen masallar, hayal gücünü zorlayan oyunlar, düşündüren bulmacalar, güldüren fıkralar, aslında çocukların çok yakınında ama, arada erişimi engelleyen setler var belki de. Okul kalıplarının, okul kitaplarının dışında, çocukların fikir yürütme, hayal kurma becerileri yok. Oysa bir tren, bir vapur, bir uçak, uçan kuşlar neleri çağrıştırabilir, neleri düşündürebilir. Uzak diyarlara hayali yolculuklar başlatabilir. Denizi bilmeyen çocuk, uzak denizler hayal edebilir, kafasında sorular üretebilir. 

Eskilerde oynanan "İsim, şehir, dağ, nehir" oyunu bile zihni ne güzel arayışa yöneltirdi. Çevresini ilgiyle, dikkatle gözleyen bir çocuk, kuşlar, balıklar, böcekler, çiçekler hakkında ne güzel hayali öyküler yaratabilir. 
Leonardo Da Vinci 15. yüzyılda kuşların kanat yapısını inceleyerek, belli bir düzenekle insanların da uçabileceğini savunmuş. O yıllarda imkansız denen bir şey yıllar sonra gerçekleştirilebiliyor. 


Geçen hafta, 16 Mayıs'ta Engelliler Şenliğinde çocuklar ve hayaller vardı. Uçurtmalar da bu hayallere eşlik ettiler. Daha önce ayrı yapılması planlanan Uçurtma Şenliği de birlikte yapıldı. Engeller aşılarak yetenekler sergilendi. "Çocuklar ve uçurtmalar" öyle güzel bir görüntü oluşturuyor ki... Her çocuğun hayatında bir kez uçurtma uçurma deneyimini tatması gerekir herhalde. 

Uçurtmayı uçururken kendi de uçuyormuş gibi hissediyor çocuk. Önce bir kişi uçurtmayı dengeli şekilde tutuyor. Diğer çocuk ip yumağını yavaş yavaş açarak koşmaya başlıyor; koşuyor...koşuyor...  Ve sonra havada süzülen uçurtmasını seyre dalıyor. Havada bir renk cümbüşü yükselip alçalıyor. Çocuklar çığlık çığlığa. Kimin uçurtması en yüksekte ise, en mutlu,en güçlü, en kahraman O... İpi sağlam tutmayanların uçurtması, gökyüzünde ta uzaklarda kaybolabiliyor. Ama bu kayıplar da kazanca dönüşebilir bazen. Uçurtmanın nereye gittiğini düşünmek bile hayal dünyasında yeni bir yolculuk başlatabilir. 

Uçurtma, özgürlüğü, bağımsızlığı, güveni simgeliyor. Çocuğun, büyüklerinin yardımıyla yaptığı bir uçurtma, el becerisini geliştirip, yeteneklerini sergilemesine de fırsat verecektir. Düşündürmekle, akıl yürütmekle, yeni şeyler yaratmaya teşvikle çocukların ufku da genişleyecektir.
"Dünyanın gördüğü her büyük başarı, önce bir hayaldi. En büyük çınar bir tohumda, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi."  Allen. 


Mayıs 22, 2013

TAŞA HAYAT KAZANDIRMAK


Çok eskilerde, bilgisayarların olmadığı zamanlarda oyunlar da farklıydı." beş taş" oyunu en sevdiğimiz oyunlardan biriydi. Önce taşlar seçilirdi; yuvarlak, parlak, irice fındık büyüklüğünde beş tane taş... Taşlar havaya atılarak tutulur, ya da parmaklarla köprü yapılarak, belli kurallarla oyun devam ederdi. Her oyunun taşı ayrıydı. Sek sek oynarken gereken taşların taşların büyüklüğü de, biçimi de farklıydı. Her oyunun değişmez kuralları vardı. Çocuklar kurallara uygun davranmayı, ya da mızıkçılık edenleri dışlamayı önce oyunlarda öğrendiler belki de.

Taş, çok eski zamanlardan beri hayatımızın içinde yer almış, çeşitli yerlerde, çeşitli şekillerde kullanılmış: Taşlar vardır, ev yapımında kullanılır. Eski taş evler günümüzde hala tercih edilir, restorasyonları yapılır. Yazın serin, kışın ılık tutar. Taşlar özellikle dekorasyonda kullanılıyor. Bazı yörelerde "dilek taşı" denir, atılır, dilek tutulur. Bazı yörelerde "bereket taşı" diyerek saklanır. Bazen" değirmen taşı" olur, buğday öğütür, bazen "mezar taş"ı olur, ağıtları dinler. "Sabır taşı" olup çatladığı bile söylenir halk arasında. 

Taş sözcüğünün dilinizde her zaman çok olumlu bir anlamı yoktur. "Taş yürekli" deriz, "Taş kadar katı", "taş gibi sert" deriz. "Taş taş üstünde koymadı" deriz, "taş yerinde ağırdır" "ekmeğini taştan çıkarmak" deriz...
Ahşaba, cama, plastiğe şekil verilip, yeni bir şekle girmesi sağlanabilir taşa şekil vermek zordur. Taşa yeniden bir form kazandırmak, taşa "hayat kazandırmak" gibidir adeta. 

Büyük kayaları, taşları en estetik biçimde yontup sanat eseri haline dönüştüren heykel ustalarımız var. Mersin sahil şeridi bir "açık hava müzesi" gibi, çeşitli zamanlarda usta hocalarca yapılmış heykellerle dolu.Ulusal ve uluslararası hocaların yapımı yaklaşık 120 heykel var." Mersin Uluslararası Hüseyin Gezer Taş Heykel Sempozyumu" birkaç kez tekrarlanmış. 


Sanat eserlerinin takdiri, her zaman aynı düzeyde beklenemez tabii. Değerlendirmek, yorumlamak, bakış açısına göre değişir. Sanatçının çok uzun bir sürede taşı, mermeri, kayayı yontarak yarattığı eser, kültür ve eğitim düzeyine göre, değişik şekillerde aktarılabilir. Çocuklar ve gençler bazen harcanan emeği takdir edemeyip, heykelin üzerine boyalarla yazılar yazabilir, şekiller çizebilir, görüntüyü bozabilirler. İlköğretim Okullarından başlayarak öğrencilere sanat eserlerini korumanın önemi anlatılabilse, sanatçılar ve sanat eserleri daha iyi bir konumda olmaz mıydı? 


Geçenlerde Mersin Kumsalında bir sanatçı heykel ustası, Mehmet Dirier Mersin'in simgelerinden caretta caretta su kaplumbağasının taştan heykelciğini yapıyordu. Uzun bir uğraşıdan sonra caretta adeta denize inmeye hazır hale geldi. Yakıcı güneşin altında, bir küçük şemsiye, küçücük bir tabure üstünde, yanında bir bidon su, saatlerce, günlerce taşa şekil vermeye çalıştı.


Çocuklar, gençler, yetişkinler iyi ki bu zorlu çalışmaya yakinen tanık oldular. Usta hocayla sohbet ettiler, sorular sordular. Yapılan iş tam anlamıyla "ekmeğini taştan çıkarmak" idi. Yarınlara daha güzel, daha aydınlık bir dünya kalması için el birliğiyle onu korumak ve kollamak, devamına katkıda bulunmak ne kadar önemli. 
"Taşa hayat vermek" gibi uğraşılar, yıpranmış, yorgun dünyamıza da belki can verecek, yeni bir görünüm kazandıracaktır.