Sayfalar

gençler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gençler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 12, 2026

ZİLLER KİMİN İÇİN ÇALIYOR ..?


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir

























Ağustos 22, 2026

OKUR-YAZAR OLMAK

"Yetişkinler için okuma-yazma kursları" ya da daha güzel deyişle "Haydi ana-kız okula"... Bu duyuruları zaman zaman panolarda gördüğümüzde aynı anda iki duyguyu birlikte yaşarız; sevinç ve hüzün, mutluluk ve keder, coşku ve iç burukluğu... "Güzel, ama neden yıllar sonra, neden bu kadar gecikmeli" diye düşünmeden edemez insan. Ve bu kurslar belirli zaman aralıklarıyla hep açılır, öğrencisi hiç bitmez.
 
Bu durumda çocuk veya çocuklar okulda "öğrenci" iken, evde "öğretmen" rolünü üstlenecekler, annelerinin ödevlerine de yardımcı olacaklardır. Anneleri otobüse binerken kimselere sormayacaktır artık, hastane koridorlarında poliklinik ararken zorluk çekmeyecektir, hatta ona sorulduğunda cevap verebilecektir. Daha azimli olanlar belki yola devam edecek, dışardan okul bitirme sınavlarına katılmayı deneyecektir. 

Kendini geliştirmek-yenilemek-hayata ayak uydurmak adına gerçekten ne güzel, sevindirici, mutluluk verici... Ancak neden bu kurslara katılanların neredeyse tamamı kadındır... Zamanında okula gidemeyen erkekler askerlikte "okur-yazar" belgesi almışlardır. Kadınlar yıllar sonra o gecikmeyi telafi edebilirler ancak.
 
"Okur-yazar olmak" her ülkede aynı şekilde anlaşılıp, yorumlanabilir mi acaba? Okumak; okuduğunu anlamak, algılamak, yorum ve kıyaslamalar yapabilmek, anlam katabilmek... Yazmak;  düşüncelerini sembollerle anlatmak, fikirlerini anlaşılır kılmak, iletişim sağlayabilmek... 

Bir zamanlar okullarımızda Türkçe, Edebiyat derslerinde sözlü ve yazılı kompozisyon çok önemliydi. Ödev hazırlamak ayrı bir zaman ve emek isterdi. Önemli yazarlardan kitap özetleri çıkarmak için kitabı mutlaka okumak, yorumlayıp aktarabilmek gerekirdi. Basmakalıp hazır ödev kitaplarından kopya etme ya da internet sayfalarından her aradığımızı bulma lüksü yoktu. Günümüzde özel günlerde mesaj gönderme bile standartlaştı. Belli modeller arasından seçip yollamak sizin beğeninize kalmış. Kolay yoldan gitmek isterken, yaratıcılık da yok oluyor. 

Sınavlarda Türkçe sorularında en çok zorluk çekilen bölüm "paragraf soruları". Çünkü paragraf soruları; okumayı, anlamayı, yorum yapabilmeyi, sorgulamayı gerektiriyor. Analiz ve sentez yapabilmeyi zorunlu kılıyor. "Yazım yanlışları" ikinci başarısızlık alanı. Bilgiyi depolamak önemsendiğinden ayrıntılar atlanıyor. Sınavlarda, seçenekler çerçevesinde ne kadar "doğru cevap" varsa o denli başarılı sayılıyor çocuk ve gençler. Oysa, hayat boyu gördüğünü-duyduğunu-okuduğunu doğru anlayıp yorumlamakla sürüyor her şey. 

Yorgun insanlar dünyasında okumak yazmaktan çok, dinlemek-izlemek tercih ediliyor belki de. Kıraathaneden çok kahve deyişi o yüzden yaygın. İstanbul'da 300 civarında kütüphane olduğu bilgisi veriliyor. İstatistikler her şeyi açıklamıyor elbette, doluluk oranlarını da bilmek istiyor insan. Bazı yörelerde okul kütüphaneleri ihtiyaç nedeniyle ek dersliklere dönüştürülüyor. 

Ders kitaplarının dışında da kitap okuyan, okumayı-yazmayı benimseyen gençleri görmek nasıl da mutlu ediyor insanı. Bazı anne babalar çocuklarının kitap sevmediğinden yakınırlar. Zorla, sevmeden, örnek görmeden bir şeye kolay kolay başlamaz ki çocuklar. Alışmamışsa, doğum gününde verilen bir kitap bile mutsuz edebilir bir çocuğu...

İnternet ortamının dışında kitapları görmek, dokunmak, karıştırmak farklı bir duygu elbette. Bazen kitap almaya maddi güç yetmese de, büyük kentlerde "sahaflar", küçük kentlerde ise "eski kitap alım-satım dükkanları" vardır. Asıl oralarda gerçek kitap kokusunu duyar, kitaplarla iç içe geçmiş yaşamların farkına varırsınız. Sizin elinizde tuttuğunuz kitabı, zamanında bir başkası da okumuş, küçük notlar almış, duygularını aktarmıştır. Yıllar öncesine, insandan insana yeniden bir köprü kurulur adeta... 
Okullarımızda ilköğretimin ilk yılında yıl sonunda, çocukların okumayı öğrenmiş olmalarını kutlamak amacıyla "okuma bayramı" düzenlenir. Kitaplarla, okuma ve yazmayla ilgili barışıklık, keşke o yıllardaki güzellikle sürse hep. 

Özellikle ilk gençlikte düşünceleri günlüklere ya da küçük kağıtlara yazmaktan hoşlanır gençler. Teşvik edilerek yönlendirilseler zamanla daha da geliştirebilirler yazma tutkularını. Onların içlerindeki coşkuyu, enerjiyi, yaşama tutunma arzusunu yeteneklerine uygun biçimde yönlendirebilsek...

 Günümüzde en yoksul evlerde bile televizyon, çok önemli bir iletişim aracı. çoluk-çocuk, genç-yaşlı üç saatlik dizilerde kendini buluyor, ekrandaki hayatın türlü çeşitli yönlerini ta içinde yaşıyor adeta. Geçim kaygısı, aldatmalar, aile içi şiddet, korku ya da kahramanlık öyküleri... Hayat dizilere, diziler hayata yansıyor;"7 yaş üstü, 18 yaş üstü, korku-şiddet içerir..." deyişleri bile çok dikkate alınamıyor. Okumaya-yazmaya hiç zaman yok...

Televizyon ve radyolarda zaten sayısı çok az olan kültür-sanat programlarının, yarışmaların izleyicisi diğer programlardan düşük. Tiyatro sanatçılarının oyun ve yorumuyla, "arkası yarın"larla biterdi eski radyo programları. Şimdiki diziler "az sonra" ile devam ediyor ve hafta içi tekrarlarla hiç bitmiyor. Dizinin adını ve oyuncularını bilenler, eserin yazarını, kitaplarını hiç tanımıyorlar, ekranlarda sorulan sorulara verilen cevaplar insanın içini acıtıyor. 

Görsel ve işitsel olarak bir şeyi anlamaya çalışmak önemli elbette. Ama okumak-yazmak daha kalıcı, insanın kendisiyle baş başa kalmasını, içsel yolculuklar yapmasını da sağlıyor. Yazmak zaman ve emek istiyor, ilgi ve çaba gerektiriyor. Her konuda yazım kuralları uygun ve yerinde kullanılmazsa, düşüncelerin aktarımı da yanlış anlaşılabiliyor. Özellikle çocuk ve gençlerin okumayı-yazmayı bir tutku olarak benimsemeleri, sürdürmeleri geleceğe yapılabilecek ne büyük bir yatırımdır. Kendine güvenmeyi, seçici olmayı, insana sevgi ve saygı duymayı, kendinden başkalarının da olduğu bir dünyada yaşadığının bilincinde olmayı ancak öyle öğrenebilecektir yeni kuşaklar.

"Okumak" konusunda ünlü şair-yazar Goethe şöyle diyor: "Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu işe verdim, gene de kendimden memnun  değilim." Tüm uzun ve zor yollar; önce yol gösterme ile başlayıp, gönülden destek verenlerle, cesaretle sürdürülmez mi? Her insanın özünde kabul görmek, onaylanmak vardır. Ama özellikle bu durum gençlerde daha ağır basar. Okulda duyarlı bir öğretmenin öğrencilerini yönlendirmesi ve yüreklendirmesiyle nice gizli yetenek ortaya çıkarılabilir.

 Bazen bir panele, bir kitap fuarına katılabilmek, bir şiir ya da kompozisyon yarışması, bir öykü denemesi... Sonuçta hepsi bir beyin jimnastiğinin başlangıcı değil midir...?
Gerçek anlamda "okur-yazar" olmak, zor ve uzun bir süreç elbette. Ancak toplum olarak bunu geliştirmeye öylesine ihtiyacımız var ki. Kuşaklar arası ya da insandan insana "sağlıklı iletişim", böylece daha sağlıklı bir yol izleyebilir belki...

Makbule ABALI-Eğitimci
6.01.2011 Mersin

Güncelleme: 22.08.2026 
İzmir-Urla




Mayıs 18, 2026

ATATÜRK'TEN ÖZDEYİŞLER :



"Çocuklarımızı, ortak düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye , içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. "

"Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek, hepimizin insanlık görevidir."

"Biz her şeyi gençliğe bırakacağız. Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün umudum gençliktedir."

Mustafa Kemal ATATÜRK.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.


18 Mayıs, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurucusu Prof. Dr. Türkan Saylan'ı kaybettiğimiz gün.
Rahatsızlığı nedeniyle sağlığının çok ağırlaştığı günlerde bile kız çocuklarının eğitilmesi için yıllarca yürüttüğü mücadeleden vazgeçmeyen sayın Prof. Dr. Türkan Saylan'ı, başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere kaybettiğimiz büyüklerimizi saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. 

Çocuk ve gençlerin geleceğe hazırlanmaları, çağdaş eğitim ve öğretimden yararlanabilmeleri için emek ve çaba harcayan güzel insanlara minnet ve teşekkür borcumuz, saygımız, özlemimiz hiç bitmeyecek.

Makbule Abalı-Eğitimci 
18 Mayıs 2026 İzmir-Türkiye



Ocak 30, 2026

DEĞİŞKEN DUYGULARIMIZ...



İnsanız, duygularımız var, karmakarışık; Mutluluk, aşk, coşku, acı, nefret, korku, şüphe, şaşkınlık, utanç, stres, duyarsızlık, merhamet, sabır, şefkat, kıskançlık... Bazen kişiliğimizin ta derinliklerinde, pek dışa vurulmayan, bazen bizi olağan dışı davranışlara iten, heyecanlandıran...

Duygularımız; bizim insan yanımız. Bizi biz yapan, bizi bütünleştiren, kendimizi ifade etmeye yardımcı olan dürtülerimiz... Olaylara, kişilere, yaşadıklarımıza göre farklı duygular yaşıyoruz, farklı tepkiler gösteriyoruz. Duygularımızın ifade ediliş tarzı da bizi başkalaştırıyor. Başkalarından farklı kılıyor.

Sevgisini platonik aşk düzeyinde yaşayan da var, sevdiğini çok kıskandığını söyleyip uğruna cinayet işleyen de... Son yıllarda kanlı aşk cinayetlerinin sayısında inanılmaz artış var. Ülke sevgisini yararlı işler yaparak,  şiirlerle dile getiren de var, bir sözle kıyasıya kavgaya tutuşup vatansever olduğunu iddia eden de. 

Bir insana güven duyarken neleri ölçü alırsınız? Ya güvensizliğinizi neler etkiler? İnsan düşününce şaşırıyor; Ne oldu, neler yaşadık da toplum olarak bu denli birbirimize güvenemez hale geldik? Yalan, aldatma, acımasızlık, şiddet giderek arttıkça insanların karşı çıkma duyguları da kabarıyor.

Duygularımızı gizleyebiliyor muyuz? Acaba beden dilimiz, ses tonumuz, bakışlarımız, duruşumuz da bizi ele veriyor mu? Bazı duygularımız yılların ardından erozyona uğradı. Eskiden böylesine öfkeli insanlar mıydık? 

Öfkelenen insanda beden de büyük değişime uğruyor: Yüz mimikleri gerilir, gözler yuvalarından fırlayacakmış gibi olur, yumruklar sıkılır, ses kısılır, yüz kızarır. Son yıllarda öfkenin de şiddeti değişti. Öfke, hırs tavan yaptı adeta. "Yan baktın, ters baktın, yerime oturdun, önüme geçtin, beni eleştirdin, fikrime katılmadın " gibi deyişlerle her davranış tepki sebebi olabiliyor.


Duygularımız değişken, iniş çıkışlı.  Yaşa göre, duruma göre, yaşadıklarımıza göre duygularımızın yoğunluğu da değişiyor. Örneğin küçük bir çocukta en yoğun duygular sevgi ve güven. Anne veya babasının elini sımsıkı tutar, kendini güvende hisseder. Kucaklanır, korunduğunu bilir, içinden geçeni olduğu gibi söyler, sevgiyle gülümser, rahattır, güvendedir. Sevgi, güven, hayat boyu her yaşta ihtiyaç duyulan temel duygular. Zedelenirse; Kişilik bozuklukları, davranış kusurları da başlıyor.

Ergenlikte kendini gösterme, gösteriş duygusu ağır basar. Orta yaşlarda dost arar insan, sevgi arar, vefa arar. Sevgi, vefa, güven daha sonraki yaşlarda iyice ihtiyaç haline dönüşür. Son yıllarda çeşitli nedenlerle kimi insan adeta duyarsızlaştı, olaylar karşısında tepkisiz kalıyor. Acı, nefret, şüphe, güvensizlik, acımasızlık  gibi duygular arasında çatışmalar yaşanıyor.  Kimisi de aşırı duyarlı hale geliyor, kuşku, korku, kaygı, stres içinde bocalıyor.

İnsanlar; birbirlerini dinleyip-anlayıp, duygularını okumayı başarabilselerdi; sağlıklı kişi, sağlıklı toplum özlemimiz belki de daha kolay gerçekleşirdi. 

Makbule ABALI-Eğitimci 
22. 01. 2017 Mersin

Yeniden yayınlama:
30 Ocak 2026 İzmir-Urla



Desen boyama: Muzaffer Emin Yalçın.

Kasım 10, 2025

YILLARDAN SONRA...

 

1938-2025  YILLARI ARASINDA DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE NE BÜYÜK DEĞİŞİMLER YAŞANDI. OLAYLAR OLDU. TAHTLAR. TAÇLAR EL DEĞİŞTİRDİ.


ÇOCUKLARDA MERAK VE ÖĞRENME ARZUSU HİÇ TÜKENMEDİ. HAYALLERİNE TUTKUYLA BAĞLI OLANLAR KAZANÇLI ÇIKTILAR. 


AKIL VE ZEKÂ İLE BÜTÜNLEŞMİŞ TÜM YETENEKLER SERGİLENDİ. DEĞERLENDİRMELER YAPILDI PLANLI, SİSTEMLİ VE DÜZENLİ ÇALIŞANLAR KAZANDI.



HER 10 KASIM BİR YENİDEN DOĞUŞ GİBİ ALGILANDI. VATANINI , YAŞADIĞI DÜNYAYI DAHA İYİYE GÖTÜRME ÇABASINDA OLAN HERKESE KOLAY GELSİN.



BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK'Ü, SİLAH ARKADAŞLARINI, BU GÜZEL VATANI ÇOCUK VE GENÇLERE ARMAĞAN EDEN TÜM İYİ VE GÜZEL YÜREKLİ İNSANLARI RAHMETLE, SAYGIYLA, MİNNET VE TEŞEKKÜRLERİMİZLE ANIYORUZ. 

Makbule ABALI-Eğitimci
10 Kasım 2025 Türkiye




Ekim 08, 2025

İNSAN PSİKOLOJİSİ- Gerçek Bir Yaşam Öyküsü ( BCP- Temmuz 2024 )

 


 "Her göz, her yüz upuzun bir öykü anlatır; yalnızca bakan değil, görebilen gözlere, duyarlı yüreklere, işleyen beyinlere, duyarlılık  ve farkındalığını yitirmemiş İnsanlara... "

İNSAN a  dair öykülerin her biri başkadır. Her  öyküde "Başlangıç- Gelişme ve Sonuç " bölümü bulunur. Her bebek dünyamıza ilk adım attığında ağlar. Sıcacık anne karnından farklı bir dünyaya uyum çabası, yaşamı sürdürmek için bir soluk alma deneyimidir bu. 

Bir ömrün hikâyesi karışık duygularla, yaşanılan yöreye özgü sınama ve yanılmalarla, kişiye özgü farklılıklarla inişli- çıkışlı devam eder. Her hikâyenin sonu nasıl, ne zaman, ne şekilde sona erecektir? Onu henüz "yapay zekâ" bile çözemedi...

PSİKOLOJİ  yüzyıllardır  var olan pozitif bir bilim dalı. Günümüzde halâ açıklanamayan konularla  " Parapsikoloji " ilgileniyor. İnsanla ilgili olarak nedenlerine inilemeyen her konuya psikoloji odaklı çözümler üretilebiliyor. Tıp alanında bile tanı konulamayan bazı hastalıklar "Psikolojik" olarak adlandırılıyor. 

İnsanın varlığı kanıtlanırken "Arz ve Talep" dengesi de hükmünü sürdürüyor elbette. Kaygılar, kuşkular, özlem ve beklentiler doğrultusunda Serbest Piyasa Ekonomisi toplumda alıcı kuşlar gibi acımasızca kararlar alabiliyor. Çaresiz ve yalnız insanoğlu için durumu kabullenmekten başka bir çıkar yol bulunmuyor... 

Bu yazı; bilimsel bir araştırma ya da tez  nedeniyle yazılmamıştır. Bir dönemde yaşanmış gerçeklere ışık tutmaya çalışırken gelecek adına yapılabilecek çalışmalara küçük bir katkı sunabilmeyi hedeflemektedir. Giderek suskunlaşan, fikir üretmeyen, sormayan, sorgulamayan bir topluma içten bir hatırlatma, bellek tamamlaması amacını taşımaktadır.

Yıllar önce (1964 yılında İstanbul Üniversitesi- Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümüne girip 1968 yılında bitirmiş ) eski bir öğrencinin anılarından da izler taşır bu yazı. Temeli ta Adana'da başlayıp Adana Kız Lisesi'nden sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü'nde devam eden , mezun olduktan sonra bir Öğretmen Okuluna "Meslek Dersleri Öğretmeni" olarak atanmayı çok isteyen ancak ailevi nedenlerle Adana Rehberlik Ve Araştırma Merkezi'ne  Uzman  Rehber olarak atanan  idealist bir insanın öyküsü. 

İnsanı,  insan  Psikolojisini anlamak açısından kayda değer. Çekingen, hassas içedönük , çok kitap okuyan, şiirler, öyküler yazan, "Çalıkuşu "  tutkunu bir genç kız ilk yıllarda Rehberlik Merkezinde biraz hayal kırıklığı yaşar. Bu yararlı merkez bir sürgün yeri gibidir. Değişen iktidarlara göre farklı görüş ve düşüncedeki kişilerin bir araya toplandığı bir çalışma yeri.

O yıllarda fakültelerde göstermelik değil,  "Gerçekten  Seçmeli" dallar vardır. O genç kız da esas ana bölüm Pedagoji ( Rehberlik ve Psikolojik Danışma) iken yan dallar Umumi Psikoloji, Tecrübi Psikoloji ve Çapa Tıp Fakültesi'nden Psikiyatri seçer. Pedagojide disiplin ve otoritesi ile tanınan Prof. Dr. Refia Şemin, Umumi Psikolojide Sabri Esat Siyavuşgil, Tecrübi Psikolojide Doçent Dr. Sabri Özbaydar engin bilgileri ve davranışları ile ağırlığı olan hocalardır. Psikiyatri bölümünde, hastaları bizzat  tanıyarak, uygulamalı dersler ve konular Özcan Köknel  gibi çok değerli öğretim üyeleri tarafından verilir. 

Öğrenciler arasında, Öğretmen de olabilmek için  Pedagoji Bölümünden formasyon alan her bölümden öğretmen adayı öğrenciler vardır. Dünyaca ünlü tiyatro sanatçımız Genco Erkal'ın, İstanbul Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olduğunu belki çok kişi bilmez.  O yılların güzellik kraliçelerini de aynı amfilerde görebilirsiniz. Magazin basını henüz bugünkü kadar etkili değildir. Işıltılı bir parlaklık değil, sadelik ve doğallık ön plandadır. Görüntüden çok içerik ve öz önemlidir.  

Pedagoji Bölümünde: İstanbul İlkokul ve Liselerinde Öğrenci Tanıma Teknikleri uygulanır,  seminerlerde inceleme sonuçları aktarılır. Uygulamalı bir anaokulu vardır. Yıl sonunda 4 yılda işlenen konuların tümünden sınava girilir ve Mezuniyet Tezi hazırlanırdı. Stanford Binet Zekâ Testinin Türkiye'de standardizasyon uygulaması o yıl Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü (Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık) öğrencileri tarafından yapılmıştı. Edebiyat Fakültesi'ne yakın iki büyük Lisemizde 8stanbul Erkek Lisesi ve Pertevniyal Lisesi) 13 yaşındaki  100 ergene zekâ testi uygulamak Pedagoji Bölümü öğretmen adayına  çok farklı kazanımlar sağlamıştır.

O yıllarda Türkiye'de büyük kentlerde Psikoloji Bölümü bulunan fakültelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Günümüzde 46 ilimizde bulunan Psikoloji Bölümü sayısı 127'ye ulaşmıştır. Acaba toplumun değerleri değiştikçe ihtiyaçları ve beklentileri de değişmekte midir? Sayılar çoğaldıkça okulların kalitesi ve mezunların yeterliliği neden düşmektedir? 

Son yıllarda çocuklarda hiperaktif davranışlar artarken genç yetişkinlerde depresyon, umutsuzluk, ve gelecek kaygısının arttığı görülüyor. Yaş arttıkça yetişkinlerde tahammülsüzlük, sinirlilik, öfke ve yılgınlık, bıkkınlık gözlenmekte. İnsanın yalnızlığı ve çaresizliği giderek artmaktadır. 

Psikolojiyi, Psikolojik  Danışmayı ilgilendiren ne çok konu vardır. Çocuk Psikolojisi, Ergen Psikolojisi, Gençlik Psikolojisi, Yaşlılık Psikolojisi... İnsan yaşamını konu aldığınızda incelenmesi, vurgulanması gereken başka konular da var. Azınlıkların,  emeklilerin, kadınların, erkeklerin, engellilerin, çalışanların, öteki sayılanların ya da göçmenlerin psikolojileri... 

Belirli günler, haftalar düzenliyor, gösterişli-görkemli kutlamalar yapıyoruz ama öze inemedikten sonra, empati kurmayı, dinlemeyi, anlamayı bilemedikten sonra boşlukları kolay kolay dolduramıyoruz. İNSAN canlı bir organizma, yap-boz değil ki... Suskun, acımasız, çıkarcı, bencil, sevgisiz insanların giderek çoğaldığı toplumlar birkaç yılda oluşmuyor elbette. 

Kullanılan renkler, beden dili, gözler, eller, sözler, beğeniler, kaynağı psikolojik olan bedensel hastalıklar, çocukların çizdikleri resimler, evcilik oyunları, öykü tamamlamalar,  yetişkinlerin sanatsal yaklaşımları,  çizimleri, el yazıları, duyarlı oldukları konular, karşı çıkışları, korkuları, hayalleri, beklentileri, farkındalıkları... Çözülmeyi, anlaşılmayı bekleyen ne çok şey var.

Psikoloji , yükselen değerler arasında üst sıraları alırken, bireyler uyumsuz davranışlara yönelirken  kişisel gelişim kitaplarının, kursların, dizi ve filmlerin  çoğalması doğaldır. Ancak acaba İNSANI konu alan bu kişi, kurum ve kuruluşlarla ilgili olarak yeterli denetim yapılmakta mıdır? Bu konuda bir yasa var mıdır? 

Psikolojik yaklaşımlarda genel ilke ve etik kurallar uygulanmakta mıdır? Uygulayıcılar  yeterli midir,  kişilere zarar vermeden, sorumluluklarının bilincinde olarak , dürüst ve insan haklarına saygılı mıdırlar...? 

Soru sormaktan, sorunları araştırmaktan, tarafsız-dürüst ve gerçekçi çözümler aramaktan uzak kaldığımız sürece bireysel ya da toplumsal fırtınalar azalmayacak. İklim değişiklikleri sadece doğayı değil tüm insanları, canlıları etkileyecektir.. Zamanında yeterli önlemler alınmadıkça, İnsan da çoğu  zaman çaresiz ve umutsuz kalabilecek, koskocaman evrende kendini yapayalnız ve tek başına hissedecektir.

Makbule Abalı -Eğitimci

Not: Bu yazı, 2024 yılı Temmuz Ayında, BCP (Blogları Canlandırma Projesi )  ile ilgili olarak "Psikoloji"  konusu seçilerek yazılmıştır. M.A  










Haziran 16, 2025

SINANMAK...



Sınavlar yaşamın her aşamasında var: O yüzden mi "sınav" denince içimiz titriyor,  kaygılanıyoruz; Yeni bir okula başlama, yeni bir iş, yeni bir hayat, bir yer değişimi, ana- baba olma, yeni bir yaşam kurma... Hepsi bir sınav ya da sınanma değil midir, hayatı boyunca kim sınanmamıştır ki...

Eğitim-Öğretim alanındaki sınavlar, öğrenci ya da adaylar açısından ayrı bir önem taşıyor. Yılların birikimini, emeğini, çabanızı, yeteneğinizi, heyecanınızı, özgüveninizi, birkaç saat içinde test ediyor, kendinizi değerlendiriyorsunuz.

 Geçmişte ÖSYM'nin düzenlediği sınavlar-zaman zaman bazı hatalar yaşansa da-iyi bir ölçme aracı sayılırdı. Günümüzde sınav sonuçlarıyla yalnız öğrenciler, okullar, öğretmenler, yöneticiler değil, aynı zamanda MEB, YÖK, ÖSYM' de sınanıyor. Sınav sonuçlarında yaşanan karmaşa ve düzensizlikler; adaylarda eşitlik ya da adalet anlayışını zedelemez mi, gelecek kuşaklarda bilime, kurumlara güvensizlik yaratmaz mı...?

  Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Profesör Dr. Ünal Yarımağan'ın açıklamasına göre, Kamu Personeli Seçme Sınavındaki iddialar araştırılıyor: Bu yıla kadar Eğitim Bilimleri Testindeki 120 sorunun tamamını yapan yokken, bu yıl 350 kişi var, bu kişilerden bazıları geçen yıl aynı testten hiç puan almamışlar, tam puan alanlardan bazıları da evli çiftler. Bir yılda böylesi bir "başarı" istatistikçileri de şaşırtabilir.

  Her sonuç insanı düşüncelere yöneltiyor:
  
 Sınav sonuçlarında en üst sıraları paylaşanlar, meslek yaşamlarında da "en iyiler" arasında olabilir mi?

 "Güvenmek ve inanmak" konulu objektif, önyargısız, bilimsel bir sınav yapılsa; çocukların ana-babalarına, öğrencilerin öğretmenlerine, öğretmenlerin yöneticilerine, yöneticilerin kurumlara yönelik test sonuçları nasıl olurdu? 

Olumlu ya da olumsuz örnekler, bireyin "iyi insan olma" çabasını ne kadar etkiler?

Yenilgi, düş kırıklığı, öfke, sinirlilik, isyan duyguları, içsel duygu patlamaları, ruhsal fırtınalar, kişinin akıl ve ruh sağlığını, bedensel, psikolojik ve sosyal dengesini ne ölçüde bozar?

Çok çaba harcayıp başarısız sayılmak, haklı iken haksız konuma düşmek, aynı durumda "farklı" uygulamalarla karşılaşmak, çok yol aldığını düşünürken "arpa boyu" yol gitmiş sayılmak, değişen değerlerle "kabul görmek" insanı nasıl değiştirir, "yaraları" kimler, nasıl onarabilir?
 
Sınav düzenleyici kurumlar veya yetkili birimler de zaman zaman kendilerini "sınamak-değerlendirmek" isterler mi acaba? Örneğin bir SDS(Sorumluluk Değerlendirme Sınavı) olsaydı sonuçlar kimleri sevindirir, kimleri üzer, kimleri şaşırtırdı? 
   
 Duygusal zekâmız sınanmadığı ya da ölçülmediği için mi, toplum olarak çabuk sinirlenip öfkeleniyor, birbirimizi incitip hırpalıyor ve sonuçta hataları düzeltemeden gene yanlışlara düşüyoruz?
 
 Önce kendimizi sınayıp değerlendirmekle başlıyor her şey...

Makbule Abalı-Eğitimci 
Mersin-21.08 2010

                                               
 Güncelleme Notu: Hayatımızın her döneminde- farklı alanlarda- sınavlar var. Haziran Ayı genellikle sınavların uygulandığı bir ay olarak bilinir. 


Emek ve çaba harcayarak "Fark yaratan" herkes, hak ettiği yerde olsun. 
Başarı dileklerimizle. 

Makbule ABALI-16. 06.2025 
   

Mart 21, 2025

Bir Eğitimcinin Not Defterinden (2)

 


"Bir Eğitimcinin Not Defterinden" başlıklı yazımı bir gün önce tamamlayıp yayınlayamayınca, 2. bölümle devam etmeye karar vermiştim. İyi ki öyle olmuş. Hayatta da mutlulukla mutsuzluk her an yer değiştirmez mi? Sabah, yeni başlayan günün erken saatlerinde takvim yaprağını kopardığımda güneş  ışığı adeta içime yansıdı. Günlerin akışında düşünememişiz. 

 Takvim yaprağının ön yüzünde, ( NEVRUZ: İlk baharın birinci günü kutlu olsun.) yazıyor, arka yüzünde de: Her yıl güneşin Koç burcuna girip, gecenin gündüze eşit olduğu an Nevruz'a girilir. Nevruz "Yeni Gün" demektir ve her şeyin yeni bir bahar gibi tazelendiği bir başlangıç  olduğuna inanılıp, Karadeniz havzası, Balkanlar, Kafkasya, Batı ve Orta Asya gibi birçok yerde üç bin yılı aşkın bir zamandır kutlanır." yazıyordu. 

İlkbahar herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin. 
21 Mart aynı zamanda Hz. Ali'nin ve Âşık Veysel'in vefat ettikleri gün. 

Her kademedeki öğrencilere, çocuk ve gençlere Rehberlik yaparken; Kendilerini-özellik ve yeteneklerini iyi tanımayı, hayat amaçlarını doğru belirlemeyi, planlı ve düzenli çalışıp, başarı ve başarısızlıklarının nedenlerine inerek,  sormayı, sorgulamayı, gerektiğinde çözüm yolları aramayı ve ihtiyaç duyduklarında ilgililere danışmayı önermişizdir. 

Gençler ve çocuklar  öğütten-nasihatten değil, kendilerini anlayıp dinleyen kişilerle sakin ve huzurlu ortamlarda olmayı istiyorlar. Kuralsız bir hoşgörüden çok sınırları belirlenmiş bir otorite ya da disiplin anlayışı onlara daha ılımlı geliyor. Gelecek endişeleri varsa güven kaybına uğramışlarsa haksız yere aşağılanıp hakarete uğramışlarsa kayıplar da çoğalıyor. 

Yaralanmış veya hasara uğramış bireyde her duygu veya davranış (Sevgi, güven, adalet, kayırma, haksızlık, kin, öfke. korku, kaygı, endişe...) silinmez travmalara yol açıp zamanla patlamalara neden olabiliyor. Her tepkinin elbet bir uyaranı, ana kaynağı vardır.  

Bir toplumda ya da bir kurumda, iş yerinde, okulda, sınıfta çalışması, çabasıyla, uygun davranışlarıyla, nitelikli özellikleriyle fark yaratmak ne kadar önemlidir. O fark,  fark edilmezse, hiçbir takdir ya da övgü ile değerlendirilmemişse, kişi vicdanen ne kadar haklı olsa da içindeki ses isyan edebilir.

Rehber Öğretmen veya Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştığım yıllarda; Geleceğe yatırım yapmak isteyen her bireye çeşitli seçenekleri sunabilmek, doğru ve tarafsız bilimse bilgi aktarmak, o yüzden yasa ve yönetmelikleri etraflıca takip etmek-izlemek gerekirdi. 

Yatay ve Dikey geçişler, kaliteli hayat garantisi isteyenler ve nitelikli eğitimden yana olanlar için çok uygun bir seçim olabilirdi. İki yıllık bir bölümden başka bir ildeki gene  iki yıllık bir bölüme geçiş ile dört yıllık bir bölümden başka bir ildeki dört yıllık bir bölüme geçiş  "Yatay Geçiş olarak adlandırılırdı.  "Dikey Geçiş " ise; iki yıllık bir bölümden dört yıllığa geçiş idi.

Kurallar belliydi: Not ortalamasını yüksek tutmak, disiplin cezası almamış olmak, seçilecek bölüm ve üniversitenin açıklayacağı şartlara sahip olmak. Her bölüm o yıl  seçilecek öğrenci sayısını açıklardı. Bazen üç kişi, bazen beş kişi. Çok kolay değildi, hakkeden kazanırdı. İsteklilerin not ortalaması en yüksekten düşüğe sıralanır, ilan edilen sayıda öğrenci alınırdı. Bilimselliğini kanıtlamış üniversitelerde yanlışlık veya usulsüzlük mümkün değildi. 

Eğitim-Öğretim konusunda işinize özen gösterdinizse farkında olarak ya da olmayarak yapılan her yanlış içinizi acıtıyor. Gerçek doğrulardan yana iseniz, çok yönlü ve tarafsız düşünüyorsanız hak-adalet yol göstericimiz olsun, güven tazelensin. (Ta yürekten, gönülden istiyor ve tüm içtenliğim ile uzun zamanlı güzel, yararlı,  iyi dileklerde bulunuyorum.)

Çocuklar ve gençler için; Planlı-verimli çalışmak, amaç belirlemek, gerçekleşmesi için uzun zamanlı  planlar yapmak, önemsenmezse, her alanda ( Bilimde, edebiyatta, sanatta, sporda)  dünya sıralamalarında) ülkemizi nasıl kanıtlarız. büyük hayal kırıklıklarını nasıl önleriz...? 

Makbule Abalı- Eğitimci
21 Mart 2025 İzmir-Urla 




  







Ocak 26, 2025

NASIL BİR TATİL...?



Tatil deyince ne düşünürsünüz dediğimizde; yaşa, cinsiyete, ekonomik ve yöresel konuma göre cevap değişir elbette. Tatiller sevilir genellikle. Bir günlük "kar tatili" verildiğinde bile çocukların gözleri nasıl parlar. Okulu sevmemekten değil, 1 veya 2 günlük dinlenme molalarının beyinlerde yarattığı olumlu izlenimdendir. Türkiye gibi uzun tatiller ülkesinde dahi,  tatiller sabırsızlıkla beklenir.

Tatillerde bile para kazanmak amacıyla çalışan çocukları nasıl unuturuz. Hayatında hiç tatil yapamayan bu çocuklar, aldıkları eğitim yeterli değilse;  gelecekte de rahatlatıcı- dinlendirici bir tatil imkanı bulamayabilirler.

Her tatil döneminin başlangıcında uzmanlar tatilin nasıl değerlendirileceği hakkında açıklamalar yaparlar. Çocuklar veya anne- babalar uyar-uymaz, bilinmez. Her çocuğun yaşına, düzeyine, ekonomik durumuna göre yapılacak etkinlikler farklı olabilir.

İlk defa bu yıl Milli Eğitim Bakanlığı'nca yarıyıl tatilinde ilköğretim çağındaki çocuklara hiç ödev verilmemesi istendi. Doğru-yanlış tartışılır elbette. Hiç vermemek mi, bilgileri pekiştirmek için uygun zamanlarda küçük tekrarlar yapmak, yormadan eksiklerini tamamlamak mı?  Bazı öğretmenler eskiden nasıl da yorucu ödevler verirlerdi. Örneğin 100 problemi yazarak çözmek gibi. 98 tane yapıp yorgunluktan bitap düşen, ağlayan  çocuklar hatırlarım.

Tatiller; ders kitapları dışında kitapları da okumak için ne güzel ve uygun zamanlar içerir. Bilgisayarlar, tabletler kitapların yerini almaya çalışsa da henüz tam dolduramadı. Televizyon tiryakiliğinin bile  uygun program seçilemezse olumsuzlukları var. Haber programlarında olumsuz  haberlerin yanında bazen güzel haberler nasıl da insanın içini açıyor, yüzünü güldürüyor. 

Ergani İlçe Halk Kütüphanesi  açıklamasına göre, iki kardeşten  Kaya Keleş bir yılda 450 kitap okumuş, kız kardeşi de bir yılda 350 kitap okuyarak, Kütüphane yönetiminden ödül kazanmışlar. 

Tatillerde; zeka oyunları, kelime oyunları, dama, satranç   öğrenilebilir. Spor etkinlikleri düzenlenebilir. Bir zamanlar tek harf belirleyerek iki kişi veya iki grup halinde "Dağ-nehir- şehir-bitki-hayvan adları bulma oyunu" oynardık. Tatillerde olanaklar elverdiğince; tiyatroya, müzelere gidilebilir, eğitsel drama çalışmaları düzenlenebilir. Çocuklar ve gençler yaş dönemlerine göre günlük tutabilir, anı-şiir-öykü yazma  denemelerine girişebilirler.

Yazın il dışında rastladığım, anne-babalarının kontrolünden uzak, bilgisayar odasında 4-5 arkadaş birlikte oyun oynayan çocukları nasıl unuturum. Bir süre izledikten sonra sormuştum: "şimdi bu oyunu kim kazanacak acaba iyiler mi, kötüler mi?" İçlerinden en büyük olanı yanıtlamıştı: "Kötüler tabii ki, çünkü onlar daha güçlü." Bu tür bilgisayar oyunlarında ne yazık, çocuklar da daha güçlü, daha hırslı, daha vahşi olandan yana. Yani kötüden yana olmayı istiyor. Çünkü iyiler, nazik, yumuşak, zarar vermeyen tipler.

Bu yıl ilk defa bir dönem boyunca eğitim-öğretim olanaklarından yararlanamadığı için tatilde "telafi dersi" yapacak olan çocuklar da var. Güneydoğu'da olaylar nedeniyle zorunlu olarak okula gidemeyen 100.000 çocuk belirlenmiş. "Telafi dersi" görmek isteyen 1559 öğrenci Silopi'den, Şırnak'tan Batman'a götürülecek. 15 gün orada barınarak "hızlandırılmış eğitim" görecekler.

Dünyada ve tabii ki ülkemizde tüm çocuklar; Çağdaş, bilimsel, demokratik, barışçıl, yeteneklerinin dikkate alındığı,  sağlıklı bir eğitim-öğretim ortamını, gelecekte daha güzel bir dünyayı hak ediyorlar. Onlara haksızlık etmemek gerek... 

Makbule Abalı-Eğitimci 
27 Ocak 2016
 
Güncelleştirme: 26 Ocak 2025


Fotoğraf- Mersin- Mezitli Sahili-
Yıllar önce; amatörce cep telefonuyla çektiğim bu değerli eseri yapan sanatçının adını yazamadım. Bağışlasın, iletişim sağlanabilirse, sevinerek not eklerim. Yüreğinize- emeğinize sağlık. 


                            Edip Akbayram- Çocuklar- Dün ve Bugün
                            Değerli Sanatçımıza acil şifalar  dileyerek...

Haziran 07, 2024

YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI SINAVI (2024 )

 


"GENÇLİĞİ YETİŞTİRİNİZ. ONLARA İLİM VE İRFANIN MÜSPET FİKİRLERİNİ VERİNİZ. GELECEĞİN AYDINLIĞINA ONLARLA KAVUŞACAKSINIZ." M.K. ATATÜRK 


Sevgili Gençler!

Birey olma çabanızda yarın yeni bir gün. Hayat boyu seçimlerinizi yaparken, tercihlerinizi belirlerken yolunuzu çizecek, yönünüzü netleştirecek sınavlardan biri:

 *YKS  (Yükseköğretim Kurumları Sınavı) 8 Haziran 2024 tarihinde uygulanacak.

 *2024 YKS 1. Oturum Temel Yetenek Testi (TYT)  Saat 10.15- 13.00  saatleri arasında. 

Saat 10.00 da sınav salonuna alınıyorsunuz. 


  *2024 YKS ( Yükseköğretim Kurumları Sınavı) 2. Oturum  Alan Yeterlilik Testi

  (AYT) 9 Haziran 2024 tarihinde Saat 10.15-13.15 saatleri arasında uygulanacak.

                                                           

  *2024 YKS (Yükseköğretim Kurumları Sınavı ) YDT (Yabancı Dil Testi) 

Saat 15.45- 1745 saatleri arasında uygulanacak. Salona giriş:15.30



KÜÇÜK HATIRLATMALAR :

Sınav yerine geç kalmayınız.

Gerekli belgeleri yanınıza almayı unutmayın.

Normal bir kahvaltı yaparak sınava gidin.

Zamanı iyi kullanın. 

Cevapları rastgele işaretlemeyi düşünmeyin. 

Kendinizi daha güçlü gördüğünüz testlerde kontrol etmeyi unutmayın. 

Zorlandığınız sorularda çok zaman kaybetmeyin.

Çok heyecanlanmanın sizi geride bırakıp başkalarına yer açmak olduğunu unutmayın. 

Sınav başlamadan yapılan açıklamaları iyi dinleyin. 



Sınava girecek tüm adaylara başarılar diliyoruz. Unutmayın, hayat sınavlarla doludur.

Kendine güvenen, ne istediğini iyi bilen, emek harcayan, çalışan  adaylar  daha başarılı sonuçlara ulaşacaklardır. Umutla, özgüvenle aydınlık yarınlara.. Hak eden kazansın. M. ABALI



Başöğretmen ATATÜRK'ÜN deyişleri çağdaş bilimin ışığında yol göstericiniz olsun:

" Gençler!

Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız. "

 "Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; Onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz."

M. K. ATATÜRK










Mayıs 31, 2024

ÇOCUK VE GENÇLERE BİR MEKTUP...

 


Sevgili Gençler 

Yüzyıllar öncesinden ünlü bir Çin Düşünürü şöyle diyor: "Bir yıl sonrasıysa düşündüğün, tohum ek, ağaç dik on yıl sonrasıysa tasarladığın. Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini, halkı eğit o zaman.  Bir kez tohum ekersen , bir kez ürün alırsın, bir kez ağaç dikersen on kez ürün alırsın, yüz kez olur bu ürün, eğitirsen toplumu. " 

Yarın yeni bir gün. Yeni bir Eğitim- Öğretim Döneminin ilk günü. Bir yaz  tatilini ardımızda bıraktık.  Her yeni başlangıç biraz heyecan, biraz merak, çokça umutla beraber gelir.  Beklentileriniz var elbette.  hatta aranızda okulla, öğretmenle yeni tanışacak kardeşleriniz var. Yürekleri kıpır kıpır.  Pek çoğunuz onlara göre daha tecrübelisiniz. Uyulması gerekli kuralları, görev ve sorumluluklarınızı biliyorsunuz. 

Her yaş, her sınıf size farklı konular, farklı uygulamalar sunacak elbette. Bazen taklit yoluyla, bazen sınama-yanılma  ya da muhakeme yoluyla yeni şetler öğreneceksiniz. Kazanacağınız her yeni bilgi, sizi daha farklı bir birikimle hayata hazırlayacaktır. Öğrenmeye hazır olun. Ezberleyerek değil, kavrayarak, anlayarak, sorarak, sorgulayarak değişime hazır olun. Öğrencilerin aktif olduğu bir sınıfta öğretmen de daha büyük istekle,  motive olarak ders işleyecektir.  Karşılıklı etkileşim dersi de daha verimli hale getirir. 

Sınıftaki her öğrenci bedensel, zihinsel, ruhsal yapısıyla ayrı bir dünyadır. Herkesin okuma hızı, yetenekleri, zihinsel ve sosyal özellikleri farklı olabilir. Sınıftaki diğer arkadaşlarınızla kendinizi kıyaslamayın. Önce kendinizi, yeteneklerinizi, kuvvetli ve zayıf yönlerinizi tanımaya çalışın.  Elbette farklılıklarınız olduğu kadar benzerlikleriniz de olacaktır. Ancak özellikle kendinizle yarışın, kendinizi aşmaya çalışın. 

Sözelde, sayısalda, dilde, el becerilerinde, sanatta, veya sporda daha güçlü olabilirsiniz.  Unutmayın hangi alanda olursanız olun, gelecekte yöneleceğiniz alan, seçeceğiniz meslek ne olursa olsun, yapacağınız işi en iyi biçimde, severek yaparsanız ,  özgüveniniz artar.  Çevrenizde daha saygın bir yer edinirsiniz. Çevrenizde, yörenizde başarıya ulaşmış insanların hayat hikâyelerini dinleyin, onları örnek alın. Ülkemizde gazetelere,  televizyon ekranlarına yansımayan ne çok adsız kahraman, idealist insan var. Kendilerinden hoşnut, vicdanları rahat, çevrelerine adeta ışık saçıyorlar. 

Okulda veya yakın çevrenizde soru sormaktan asla vazgeçmeyin. Tanınmış bir kişi şöyle diyor: "Başarılı olmamda annemin katkısı büyüktür. Her gün okul dönüşü, Bugün öğretmene ne sordun? derdi. O sorularla ben bugünlere geldim." Etrafınıza gören gözlerle bakın, değişimlerin farkında olun. Günlük tutun, not alın.  Okumak, yazmak, güzel alışkanlıklar edinmek, çok yönlü düşünmek,  sanatla, sporla ilgilenmek insanı  güzel insan yapan çok önemli etkinliklerdir. Yaş aldıkça, kişiliğinizdeki değişimleri gözledikçe zamanla hayatınızdaki yararlı uğraşıları çoğaltacaksınız. 

Doğayı kolladığınız, koruduğunuz sürece o da size tüm güzelliklerini, imkânlarını sunacaktır. Unutmayın her canlının, her ağacın, her çiçeğin ayrı bir öyküsü vardır. Yaşadıkça, yıllar geçtikçe bu gerçeği çok daha iyi anlayacaksınız.  Neden siz de bir resim, bir şiir, bir öykü denemesiyle doğaya bir armağan sunmayasınız? 

İz bırakan her güzel sonuç, atılan bir ilk adımla, ekilen bir tohumla başlamıştır. Çabalarınız mükemmelliğe ulaşmak için değil,  doğruyu, güzeli, daha iyiyi bulmak için olsun. Hedefleriniz geleceğe yönelik olacak elbette ancak geçmişin deneyimlerinden de yararlanın. Gören gözleriniz,  duyan kulaklarınız , doğruyu yanlıştan ayırt eden aklınız olsun. Beyniniz, yüreğiniz farkındalıklarınızla işlerlik kazanacaktır. 

Hayattaki seçimleriniz sizi daha farklı kılacaktır elbette. Anne babanızı, doğduğunuz yeri seçmek elinizde olmasa da ; arkadaş seçimi, ders seçimi, okul seçimi,  daha sonraları iş ve eş seçimleri...  Her seçim geleceğe açılan bir başka penceredir. Karanlığı değil, ışığı, aydınlığı tercih edin, yolunuz aydınlansın. Duygularınızı köreltmeyin; Sevgi, saygı, vefa, dürüstlük, nezaket, ölçülü ve yerinde, zamanında kullanılırsa sizi geliştirir. Kin ve öfkeden uzak durun. Bu duygularla önce kendinize zarar vereceğinizi unutmayın. Haklıyken haksız duruma düşmeyin.  Umudunuzu yitirmeyin, kendinize güvenin, adalet er  geç  yerini bulacaktır.

Bu mektubu bir öğüt ya da nasihat sıralaması olarak kabul etmeyin lütfen. Bir zamanlar işini çok severek, benimseyerek yapmaya çalışmış Emekli bir Rehber Öğretmenin deneyimlerinden süzülenler olarak algılayın.  "İyi İNSAN,  iyi vatandaş , çağdaş ve uygar bir  BİREY olabilme yolunda emekleriniz, çabalarınız boşa gitmesin, doğrularla, iyiliklerle, güzelliklerle karşılaşın.  Sizler; bugünün çocuk ve gençleri, yarının akıl ve ruh sağlığı yerinde bireyleri olarak hazırlanırken Öğretmenlerinizden aklın ve bilimin ışığında en iyi şekilde yararlanın. 

Başöğretmen ATATÜRK'ÜN özdeyişleri yol göstericiniz olsun : "Yokluk ve sefaleti yenmek için önce cehaleti yenmek gerekir."  


Makbule Abalı 

Emekli Rehber Öğretmen

10 Eylül 2023 Urla 

NOT: BU yazımı 10 Eylül 2023 tarihinde okullar açılırken yazmıştım. Bir sınav öncesi  yeniden öğrencilere seslenirken güncelliğini yitirmediğini düşünüyorum. 

2 Haziran 2024 Pazar Günü LGS ( Lise Giriş Sınavları ) var. Sınava girecek tüm
 gençlere BAŞARILAR diliyorum.
 Zihniniz açık, enerjiniz yüksek, özgüveniniz tam olsun.  Unutmayın; Hayatın kendisi de bir sınav değil midir? M.A 





                             



FOTOĞRAFLAR:

Başöğretmen Atatürk ve Çocuklar

Isparta Doğa Koleji öğrencileri ,Öğretmenleri eski Öğrencim Zafer Eryılmaz ile birlikte.

Yıllar önce bir Öğretmenler Günü'nde Celâl  Temel ve rahmetli Mustafa Kocabaş Öğretmenlerimiz ile.

Mersin 'de bir dağ köyünde öğretmen Songül Abalı ve öğrencileri.

Okula hazırlık :  Kardeşler. 

Urla'da evimizde geçmiş yıllardan öğrencim Çağrı (İngilizce Öğretmeni) 2023