Sayfalar

Eylül 29, 2015

YAŞAMA CESARETLE TUTUNANLAR...



Hayat çoğu kez bir mücadele değil midir?Bazen doğayla mücadele ederiz, bazen zor koşullarla, bazen düşünsel anlamda değerlerle, bazen de zor insanlarla... Her mücadele bir çabayı gerekli kılıyor. Bazen bireysel bir çaba,bazen ortak bir güç birliği.Özellikle kız çocukları iyi bir diploma sahibi olmak zorundalar. Kadınlar ekonomik açıdan güçlü olurlarsa toplumda kendilerini daha güvende hissediyorlar, geleceklerinden daha emin oluyorlar.
Bu çaba ya da mücadele onları daha zinde kılıyor, çoğu kez çevresine güzel örnekler de sergiliyorlar.



Yakın zamanda tanıdığım yaşama tırnaklarıyla tutunan genç kızlardan, üretici kadınların bazılarından söz edeceğim. Daha kim bilir tanımadığımız kaç tane benzerleri vardır.Beyinleriyle, güçleriyle, yetenekleriyle kendilerine ve çevrelerine katkıda bulunma çabasıdır bu... 



Toroslar'ın dağlık bir beldesinde,  yüksek dağların tepesinde ailesiyle birlikte büyük ve küçük baş hayvan besleyen bir genç kız.Aynı zamanda okullu, lise son sınıf. Aile arasında iş bölümü yapılmış. Hayvanlar otlatılıyor, bakımları yapılıyor, sütleri sağılıyor.Günlük yumurta elde ettikleri tavukları da var. Günlük yumurta siparişi verildiğinde 15-20 yumurtayı at sırtında yaklaşık 40 dakika uzaklıkta yoldan getiriyor.Önce at sırtındaki ustalığı dikkatimi çekti. Günlerce ders alanların binemediği ata basamak kullanmadan bir sıçrayışta biniyordu. Atla uyumu mükemmeldi. Bazen rahvan, bazen dörtnala gidiyordu. 
Okullar açıldığında okuluna devam edecek. Okul öncesi öğretmeni olmak istiyor. Güler yüzüyle, sakin tavrıyla , hayata sımsıkı tutunmasıyla eminim çok iyi bir öğretmen olacaktır.


İkinci örnek, aynı beldeden bir üniversite öğrencisi. Liseyi aynı beldede hiç dershaneye gitmeden okul birincisi olarak bitirmiş. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazanmış. Bu yıl 4. sınıfta.Tüm yaz tatillerini burada, bol bol kitap okuyarak geçiriyor. Baba gündelikle bahçe işlerinde çalışıyor. Anne ev işlerine ve bahçedeki ürünlerin bakımına katkıda bulunuyor. Hayata öylesine sıkı tutunmuşlar ki "güzel bir gelecek" hayalleri de hiç bitmiyor.


Hayata sımsıkı tutunanlardan bir diğer örnek aynı beldeden bir anne-kız. Besledikleri hayvanlardan elde ettikleri sütü tereyağı, peynir ve yoğurta dönüştürüp satıyorlar. Sabah 6.30- 7.00 civarında inekleri sağıyorlar. O saatlerde taze sıcak süt almak mümkün. İnsanlar gibi hayvanlar da strese girince süt vermiyorlar. Sakin, yumuşak bir sesle yaklaşınca hatta bazen şarkılar söyleyince daha verimli oluyorlar. Süt, yoğurt, tereyağı üretimi sonrasında "çulfalık" dokunuyor. Çulfalık; kilim, yolluk olarak da adlandırılıyor. 
Kendilerinin yaptıkları bir dokuma tezgahı kurulmuş, çeşitli renklerde iplerle dokuma yapılıyor. Boyalar kendilerinin hazırladıkları doğal kök boya.Ürettikleri dokumalar, anlayanın elinde yeni güzellikler oluşturuyor. Bazen bir giysi, bazen bir yolluk, bazen de renkli bir sofra örtüsü olabiliyor.


Yaşama cesaretle tutunmak; güçlü, cesur insanların işi.Sonuçta karşılığını alıyorlar elbette. Belki her zaman para olarak değil ama, kendine güvenme, iyi örnek olma, kendini kanıtlama, deneyim kazanma... Kazandıkları öyle çok şey var ki. 
Onlar hakkında içtenlikle şöyle düşünüyorum;Çoğunun yaşları benden küçük de olsa hepsine saygı duyuyorum ve çok takdir ediyorum.



Eylül 21, 2015

21 EYLÜL DÜNYA ALZHEİMER GÜNÜ...



Ömür pamuk ipliğiyle bağlı,
Ha koptu ha kopacak
Yıllar geçti ardı ardına; 
Yaş'lar eklendi birbirine
Yüzde çizgiler, kırışıklar çoğaldı
Ellerde buruşuklar,lekeler oluştu,
Saçlar aklandı, tel tel döküldü.
Bir gün beyin de eskidi, yıprandı, küçüldü...
Gündüzle gece birbirine karıştı.
Gerçekle hayal karıştı,
Adlar karıştı, günler karıştı.
Pek çok hastalık, ağrı, acı yaşandı,
Ama biri çok başkaydı;
Öyle bir hastalık ki Alzheimer,
Düzen altüst oluyor girdiği evde
Unutuluyor çok şey zamanla,
Dağarcıkta çok eskiler kalır.
Hiç istemeden unutulur pek çok şey...
Zor bir yaşam sınavıydı bu;
Kimsenin başarılı sayılmadığı.
Ömür pamuk ipliğiyle bağlı,
Bir gün koptu çok inceldiği yerden...




Eylül 13, 2015

VİCDAN


Vicdan dilimizde sık kullanılan yerleşik bir sözcük. Ahlaki yanı ağır basıyor.
Bazen bir film adı, bazen bir roman adı olarak karşımıza çıkar. Bazen kendini aklamak için kullanır insanlar.Vicdanı bozulmamış dostlar ararız çevremizde.
Vicdan insanı rahatlatır, aklar kimi zaman. Bazen de tam tersine içten içe huzursuz eder.
Vicdan bir iç hesaplaşması, doğruların yanlışların ortaya konması, değerlendirilmesidir.

Bazen bireysel vicdandan söz ederken bazen de topumsal vicdandan söz ederiz. Tek başına son derece sakin olan, çevresine zarar vermeyen bir insan farklı bir grubun içine girdiğinde nasıl bir ölüm makinesine dönüşür? Yüz ifadesi, mimikleri, bakışları, gücü nasıl bir anda farklılaşır? Zamanı gelince bir vicdan muhasebesi yapmaz mı? Bazı ülkelerin sözlüğünde "vicdan" sözcüğünün bulunmadığı söyleniyor. İhtiyaç mı duyulmuyor acaba? 

Belki yıllar geçti ama biz çocukluğumuzda arkadaşlarımızın nereli olduklarını, kökenlerini bilmezdik, merak da etmezdik. Ki o yıllar daha hassas yıllardı. Yıllar sonra öğretmen yetiştiren bir yükseköğretim kurumunda görev yaparken öğrencilerim sık sık  sorarlardı; "Öğretmenim nerelisiniz?" " Tütkiyeliyim" derdim. Türkiye'nin her yöresinden 18-25 yaş arası öğrenci olurdu sınıflarda. Fark gözetmemek zorundaydık. 

Kişiliklere saygı duyarak, anlayışla yaklaşıldığında hep uygun davranışlarla karşılaşırdık. Düşünüyorum da yıllarca aynı ülkede beraber yaşayan,kız alıp veren ,çeşit
li kurumlarda yanyana görev yapan insanlar ne oldu da 
birbirine öfke ile, kinle bakar hale geldi, birbirini düşman sayar oldu?

Yurtdışında yapılmış ilginç bir araştırma var. 15-16 yaşındayken bir grup gence ikinci dünya savaşı yıllarından kalma çarpıcı fotoğraflar, video filmler gösteriliyor. Yaralanmış insanlar, parçalanmış vücutlar, kan revan içinde yüzler, işkence görmüş insanlar...
Gösteri bitince gençler çok büyük tepki gösteriyorlar.
İçlerinde bayılanlar, istifra edenler, gitmek isteyenler çıkıyor. 

Gençlere iki haftalık bir deneme yapılacağı, bu süre içinde bir sınavdan geçecekleri,grupta disiplini sağlamak için istedikleri gibi davranabilecekleri,kaba  kuvvete baş vurabilecekleri  vurgulanıyor. Birkaç gün içinde davranışlarda aşırılıklar gözleniyor. Lider olmak isteyenler çoğalıyor. Giderek şiddet, kaba güç gösterileri artıyor. Davranışlar tamamen değişiyor.

İki haftanın bitiminde aynı fotoğraflar, video filmler yeniden gösterildiğinde hepsi hiç yadırgamadan normal karşılar...çok olağan bulurlar, artık alışmışlardır.
Bireysel davranışlar toplumsal bir potada değişime uğramıştır. Lider olmak isteyenler kabul görmek için daha sert davranışlarla kendilerini kanıtlıyorlar.

Ölüm-öldürme adını bile bilmeden, acımadan bir cana kıyma... Çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden bir yaşamı sonlandırma...
Ne oldu bize...? Nasıl bir değişim geçirdik...?
Bazı olumsuz dönemlerin dışında yıllar önceki sakin, huzurlu dönemleri nasıl da özlüyoruz... Milli maçlarda yanımızdakinin kim olduğunu bilmeden ortak duygularla
Sevinilmesini, deprem, sel gibi doğal afetlerde ortak acılarda,  ortak hüzünde  yanyana durmayı, el ele tutuşmayı insan olarak, vatandaş olarak nasıl da özledik...




VV

Eylül 05, 2015

KUŞLARLA GÖÇMEK YA DA SULARDA YOK OLMAK...



Rüya gibiydi; Evde küçücük yatağında olduğunu sandı bir an.
Oyuncak ayısı da yanıbaşında sanki. Ama değillerdi... Henüz küçücüktü. İlk kez denizde yolculuk yapacaklardı.
İlk gördüğünde bot gözüne nasıl da büyük görünmüştü.
Telaşla herkes binmişti. Ama nasıl indiklerini  hiç hatırlamıyordu. Binerken herkes nasıl da neşeliydi.
"Kurtuluyoruz , kurtuluyoruz diye bağıranlar bile vardı. 
Güneş yakıcıydı. Sular serindi. Ama içme suyu yoktu. 
Susamıştı, acıkmıştı da. Ama artık kıyıdan çok uzaktaydılar. Birden çığlıkları duydu. Önce  yatağından düştüğünü sandı, korktu. Annesine seslendi, cevap alamadı...

Oysa bot batmak üzereydi.Anne babasının eline uzandı, bulamadı.Herkes birbirini itmeye çalışıyordu.Abisi neredeydi...? Birden kendini denizde, soğuk suların içinde buldu. Babasının giydirdiği can yeleği üstünde değildi. Ama su üstünde sırtüstü kalmayı öğrenmişti.
Güneşin parlak ışıklarını yüzünde hissetti. Dalgalar yavaş yavaş üstünden aşıyordu. Annesinin masal gibi anlattığı gidecekleri yeri hayal etti önce... Gülümsedi.
Evleri olacaktı. Babasının işi olacaktı, 

Gökyüzünde güneş iyice yakmaya başlamıştı. Gözlerinin kapanmasına engel olamıyordu.Gözlerini kapattı ,tekrar açtı. Gözleri kamaştı; Belki  yüzlerce uçurtma vardı gökyüzünde. Balonlar, kuşlar sanki hepsi birlikte havalanmışlardı.Sonra hepsi yavaş yavaş yere indi. Elini uzattı ama tutamadı.Vücudu ağırlaşmıştı. Dalgalar onu sahile attı. Sahilde hareketsiz yatıyordu. Ellerini göğe uzatmak istedi son bir kez. Kaldıramadı...

Rengarenk Balonlar, uçurtmalar gökyüzünü kaplamıştı. Üstünden kuşlar uçuyordu. Kuşlara el salladı ve sonsuz bir uykuya daldı. Belki de güzel bir rüya... Yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle ayağında botları, kırmızı giysisiyle, 3.5 yaşında küçücük yorgun bedeniyle bir çocuk, dünyanın karmaşasına aldırmadan  sahilde uyuyordu...
Artık kaçmayacaklardı...



Eylül 03, 2015

BİR DOKTORUN ÖLÜMÜ...

Bir doktor öldürüldü uzaklarda...
Hipokrat yeminine sadık bir doktor.
Kaç kişiyi ölümden kurtarmış,
Kaç derde derman olmuş,
Kaç çocuğa can vermişti...
Dil,din, ırk ayırdetmeksizin 
İyilik sunmaktı tüm çabası...
Yemin etmişti doktorluğa başlarken;
"Hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma,
İnsan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime...”
Bir doktor öldürüldü;
Adı sanı, kimliği bilinmeksizin...
Eceliyle değil, zamansız öldü
Kim vurdu belli değil,
Kurşunların hedefi miydi, o da belli değil
Suçsuz günahsız 3yıllık bir doktor öldürüldü.
O çok kişiyi kurtarmıştı, onu kimse kurtaramadı.
Hastaneye ulaşamadan, evine yetişemeden
Yolda kaldı cansız bedeni...



Ağustos 31, 2015

BİR YAYLA (ARSLANKÖY) YEMEĞİ: ÖĞCEL


Dilimizde  "yemek yemek" ile ilgili ne çok deyiş var. "Yemek" önemli kültürümüzde. Sofra sadece karın doyurmayı değil, birlikte olmayı, sohbeti de içeriyor. "Azıcık aşım kaygısız başım" ne güzel, ne anlamlı bir deyiştir. Her yörenin kendine özgü mutfak kültürü, yemek çeşitleri var. Aralarında çok benzerlikler olduğu gibi farklılıklar da var. 

İlginçtir, çoğumuz çocuklukta sevdiğimiz tatları arıyoruz. O tatlar daha iştah artırıcı, daha cazip geliyor. Hatta bazen eşler arasında yemek seçimi konusunda uyumsuzluklar olabiliyor. Evde bazı yemekler ya hiç pişmez ya da sık sık pişer. "Kalbe giden yol mideden geçer" sözünü çok benisemesem de eşimin sevdiği yemekleri yapmaktan mutluluk duydum hep, Bilmediklerimi öğrenmeye çalıştım  yıllardır.

Öğcel bir Arslanköy yemeği. Besleyici değeri yüksek.Protein, karbonhidrat, sebze karışımıyla zengin bir öğün.Soğuk yeniyor.  Küçük değişiklikler, farklı seçeneklerle denemek çok zor değil.
Doyurucu bir yaz yemeği gibi düşünülebilir.
Ustasından yemek öğrenmek farklıdır elbette ama yıllar içinde usta olamasam da sanırım çıraklıktan daha iyi bir konumdayım.


Yapılışı::
Sofradaki insanların sayısına göre malzeme miktarı değişebilir.( 5-6 kişi için)
3 bardak un, tuz ve suyla sert bir hamur olarak yoğurulur. Yarım kilo kadar pancar yaprağı (pezik )yıkanır, bir parmak eninde doğranır. Hamur bezeler halinde elde yuvarlayarak  silindirler oluşturulur. El unlanarak o silindirlerden parçalar gelişigüzel koparılır. Hamurların işlemi bitince kaynayan tuzlu suya atılır. Hamurlar pişince doğranmış pancarlar da aynı suya atılır, birlikte haşlanır.






Biraz soğuyunca susuz olarak çıkarıp sarımsaklı yoğurtla karıştırılır. Kuru nane , kırmızı biber atılır. Arzu eden biraz zeytinyağı gezdirebilir. İsteyen pancar  yaprağı yerine ıspanak kullanabilir. Üstüne taze nane de kullanılabilir. Daha kolay hazırlama yöntemi hamur yerine arpa şehriye de kullanılabilir. Tabii o zaman adı belki öğcel olmaz.
Ancak inanıyorum ki önemli olan sofraya ne konduğu, nasıl konduğu değil, ağız tadıyla sevgiyle, sağlıkla yenilen yemekler...





Ağustos 28, 2015

SELLE SÜRÜKLENMEK...


Dünyanın dengesi değişti sanki
Mevsimler, iklimler birbirine karıştı...
Sular azgın bir okyanus gibiydi o gün
Denizler kabardı, coştu  yağmurla beraber
Dereler denizle birleşti
Kaç dere aşamadı engelleri betonlaşma yüzünden
Hidroelektrik santralları yıkımı arttırdı.
Çevreciler haklı çıktı gene;
Yanlış yapılanma, yanlış planlama
İş makinaları otobanda sürüklendi
Tüneller bile suyla doldu
Sular ağaçları kökünden söktü,
Evleri yıktı,
İnsanları yuttu
Suların cehenneminde  kaldı insanlar
Bir su cennetini düşleyemeden
O gün içme suyu yoktu,
Ekmek yoktu, elektrik yoktu
Yaşam durmuş, sular çağlayan olmuş
Doğaya, bürokrasiye yenik düştü insanlar bir kez daha
Azgın sularla sürüklendi her şey...
Her şey...
Güven, umutlar,büyük hayaller hep sürüklendi sularla
Geriye çamurlar içinde bir avuç hayal ve gözyaşı kaldı...


Ağustos 19, 2015

HAYAL Mİ GERÇEK Mİ...?



Yüreğinde bin bir bombanın patladığı o anı hayatı boyunca unutamayacaktı. Kanını donduran o kötü haberi aldığı an. Nasıl ayakta kalabilmişti şimdi bile şaşırıyordu. Her sözcük beyninde yankılanıyordu. 
Sesler birbirine karışıyor, karmaşık bir yumak olup tekrar yuvarlanıyor, bir gülle olup başına çarpıyordu. Henüz 5 yaşındaki kızı içeride uyuyordu. Babasına nasıl düşkün olduğunu düşündü, sırtından soğuk terler aktı.


Aynı anda mantıklı düşünemediğini, muhakeme yapamadığını da fark etti. Son 6 yıl bir sinema filmi gibi gözünün önünden akıp gitti. Bu kez de düşüncelerinin hızını engelleyemiyordu. O anda o bitkin ve perişan haliyle ağlayamadığını fark etti. Ta yüreğinde duyduğu dayanılmaz bir acıydı bu. Büyük bir şok geçirmişti. 
Vücudu ağrılar içindeydi. Bacakları tutmuyordu sanki.

Komşular teselli etmeye çalışıyorlardı... Duymuyordu. Yalnızca bir ara "kime haber verelim?" dediklerini duydu. "Ben haber aldım ya..." dedi. Kendi sesine bile yabancıydı.Oysa haber verilecekler vardı. Ama aklında ne bir adres ne bir telefon numarası vardı. "Bu dünyada yapayalnız kaldım" diye düşündü. Yapayalnız, kimsesiz, sevgisiz, ilgisiz... Yapayalnız..." 

O gece kabus gibiydi. Koca bir vadi, üstüne gelen ağır silahlar. Kızı eteğinden tutmuş, bırakmıyor. Makinalı tüfekler ışık, kan ve ölüm kusuyor. Elleriyle engel olmaya çalışıyor, başaramıyor. Eşini bulmak için var gücüyle hiç durmadan koşuyor...koşuyor...Bir uçurumun kenarında duruyor. Eşi uçurumun dibinde, el sallıyor. Kan ter içinde uyanıyor.Henüz gün ağarmamış. Aynı anda kızı da ağlayarak uyanıyor. O da bir başka rüyanın etkisinde. Sarılarak birlikte ağlıyorlar...

Hayatında ilk kez bineceği uçağa eşinin cenazesiyle bineceği hiç aklına gelir mıydı? Bu, kızının da ilk uçak yolculuğu. Uçakta hep suskun,  bir ara soruyor: " Anne babam gökyüzüne gitti diyordun, şimdi onun yanına mı gidiyoruz ?"  İşte o an sözün bittiği an. Gözyaşları bir sel olup akıyor yanaklarından...

Yeryüzünün kötü yazgısı bu. İnsan insanı yok ediyor. Acımasızca, merhametsizce, hiç tanımadan, düşmanca.
Cenaze töreni memleketlerinde. Ne çok insan toplanmış.Ama o hiçbirini görmüyor, tanımıyor, yüzleri fark etmiyor bile. Gözü bayrağa sarılı tabutun  üzerinde.
İçindekini, sevdiğini düşünüyor. Sanki güler yüzüyle ansızın kalkacak, onları kucaklamaya gelecek. Sevgili biricik kızı ve sevdalısı can yoldaşını... Ama yok böyle bir mucize.

Hiç tanımadığı insanlar onlar adına anlayamadığı şekilde konuşuyorlar.Dakikalarca... Oysa onun gözünün önünde kan revan içinde  eşi, uçuşan mermiler, patlayan mayınlar ve babasına el sallayan küçük kızı var...
Hayal mi, gerçek mi...? 





.


Ağustos 10, 2015

FARKLI HAYATLAR...



Bazı hayatlar zor hayatlardır. Ama zorluk kişiye göre değişir.Kimi zaman yaşam sürüyordur, öyleyse zorlukları da birlikte yaşanacaktır. Hiç 'of" demeden rutin olarak işler yerine getirilir. Ama bazen de nasıl da çekilmez gelir her şey. Zaman hiç işlemez sanki. Güç gelir her iş. Çalışmaya bağlıdır hayat. Alışınca her şey kolay gelir ve büyük ölçüde gönüllü yapılır. Çalışılmayan her hayat angarya işleri de beraberinde getirir, bıkkınlık ve sıkıntı yaratır...

Yazın bulunduğumuz yaylada insanlar pek çok işi zorsunmadan yapıyorlar. Adeta beraberlik ve mutluluk tablosu çizen bir çifte rastladık birkaç gün önce. 95 yaşlarında, yürümekte zorluk çeken, gözleri net görmeyen  erkek, evinin bahçesinde yere oturmuş, çalı çırpı hazırlıyor, eşi de yaktığı ateşin üzerindeki bir leğen içinde vişne suyu kaynatıyordu. Onun yaşı da en az 85 idi.Bu çift hakkında dayanışma, iş bölümü, hayatın paylaşımı gibi başlıklar altında ne çok şey yazabilir insan...



Bu kadar uzun yaşamın sırrı belli temiz hava, belki sağlıklı beslenme, belki kalıtımsal özellikler ya da sürekli iş yaparak hareketli bir yaşam. Belki de bütün bunların bütünü uzun yaşamın sırrını oluşturuyor. Beslenme genellikle tam buğday unundan yapılan gıdalar, keçi peyniri, çökelek, lor, bal ağırlıklı. Bazlama,sıkma, börek hemen her öğünde var. Börek içleri genellikle kabak veya lahana içli. İş zamanı bile uğraş gerektiren, emek harcanan yöresel tatlardan vazgeçmiyorlar.


Bitkiler de bu düzene garip bir şekilde uymuşlar. Hatmi çiçekleri bir yıl önce tohumunu attığımız yerden adeta fışkırmış. Her renkte açmışlar. Sanki sağlık için ben de varım diyorlar.Bitkinin altındaki yapraklar hastalansa da en üstteki tomurcuğu kadar açmayı sürdürüyorlar. Boyu 2-2,5 metreyi buluyor. En üstteki tomurcuk da çiçek açtıktan sonra bitki ömrünü tamamlıyor. Doğa hastalıklara karşı devasını da  kendi var ediyor. Hatmi çiçekleri kurutularak yapılan çayı öksürük ve boğaz ağrısına çok iyi geliyor.


Dağlardan toplanan mis kokulu kekik her derde deva. Çayıyla, yağıyla, kokusuyla bir numaralı sakinleştirici.
Sarı kantaron çiçeği bir kavanozda zeytinyağı içinde güneşte uzun süre bırakıldığında oluşan kantaron yağı yara, bere ve zedelenmeleri tedavi edici.
Gün gelecek belki de çok yakın bir zamanda insanoğlu doğayla tekrar barışık hale gelecek...

Temmuz 31, 2015

BASİT YAŞAYACAKSIN...



Mesela; susayınca su içecek kadar basit,
Dört çıkacak , iki ikiyle çarptığında,
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
"seni seviyorum" gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük.
Ve öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak , sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı'nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken
                                                      gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender'in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
"fa diyez"in mutluluğunu.
Makyajın ilk "a"sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün.
"Bilmiyorum" diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek, 
bir "istemiyorum" diyebilmeye.
Ne durduğunu fark etmeyecek abanın altında.
Saatin sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit...

                                       Nazım HİKMET