Sayfalar

ömür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ömür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nisan 12, 2026

YAŞ ALMAK YA DA YAŞLANMAK...

 


Bir yıl daha azaldı ömrümüzden

Yaşlılık Haftası da geldi geçti

Yaşlılık bir dönem, herkes için beklenen

Detaylar ince ayrıntılarda gizli;

Saçlar ağarır, yüz buruşur

Kaslar, eklemler güçsüzleşir

Duyu organlarının işleyişi aksar

Boy kısalır, beden küçülür

Daha alıngan, daha kırılgan, 

Daha bencil olur insan.

Unutmalar, hafıza kayıpları başlar

Geçmişe çokça özlem duyulur 

Eski dostlar, dost bilinenler aranır 

Anılar sarar insanı, dört bir yandan.

Hastalıklarla savaş uzayıp gider...

Aylar yıllar geçerken, günler kısalır, uzar

Her gün güneş yeniden doğar 

İlk dördün, yarım ay, dolunay izlenir günbegün

Mevsimler dönüşür birbiri ardınca

Geride sadece izler,  anılar

Yaşanmış deneyimler kalır

Kökler kalır, tıpkı ağaçlar gibi 

Kökler nereye çekerse, ruh oraya akar 

Rüyalar, hayaller haberler taşınır, uçan kuş kanatlarında 

Bir diyardan, uzaklarda bir başka aleme... 

Makbule ABALI-Eğitimci

12 Nisan 2026 İzmir-Urla




Nisan 08, 2026

BİR EVLİLİK YILDÖNÜMÜ...

 


Başlangıçta bugünkü yazımın konusu "Sağlık" olacaktı. Aylardır yazmayı düşündüğüm rahatsızlıklarımızdan söz edecektim. Kimseyi tedirgin etmemek için ertelediğim sağlık sorunlarımızdan. Yazılarımda hayatın içinden genel konulara değiniyorum. Nadiren de olsa değindiğim özel konular da hayatın bir parçası. An'lar günlere, yıllara karışıyor. Zaman nasıl akıp geçiyor, anlamak çok zor. 

Hayat arkadaşlığı sadece iki insanın birlikteliği değil, bir ömrü paylaşmak, neşede-acıda ortak olmak, bir anlamda kader arkadaşlığı yapmak. Bu beraberlikte; içtenlik, saygı, sevgi, dostluk, paylaşım, fedakârlık çok önemli elbette. Zorlamadan, baskı yapmadan, onu bir başkası olmaya zorlamadan, duygu ve davranışlarıyla "Kendisi" olarak kabul ederek anlamaya çalışmak... 

Her evlilik; farklı köklerden oluşan iki kişinin yeniden can bulması, yeniden dal budak oluşturması değil midir? Doğadaki ağaçlar gibi yeterli su ve ışık ihtiyacı gibi sevgi, ilgi, anlayış da bu özel bitkinin can suyu olacaktır. Şairin dediği gibi: "Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine" olabilmek. Özünü yitirmeden bütünü oluşturabilmek... 

8 Nisan 1978'den bu yana 48 yıl geçmiş. 50'ye 2 var. Beraberliklerin "Bakır yılı, gümüş yılı, altın yılı" olarak adlandırıldığını hatırlıyorum. Özenle korunan eşyalar gibi değerlere sahip çıkabilmek. Karşılıklı fedakârlıklarla, kırmadan, kırılmadan, incitmeden el birliği, gönül birliği ile uzun, ince  bir yolu arşınlamak... 

Belki büyük, abartılı, gösterişli kutlamalar değil, düşündüğünü belli eden bir jest, anmaya, hatırlamaya bir vesile, bir sürpriz nasıl da mutlu eder insanı. İnsanız; bir yanımız duygularla donatılmış. Olup bitenlere karşı duyarlıyız, hassasiyetimiz var, inceliklerden yanayız. Mutluluk anlık değil midir zaten?

Bugün eşimle evliliğimizin 48. yıldönümü idi. Güneşli, tam bir bahar havası sürerken öğleden sonra kapımız çalındı. Elinde bir vazo içinde beyaz güllerle bir kişi beni soruyor. Çiçekleri teslim edip gittiler. Mutluluktan yanaklarım kızarır, gözlerim dolar benim. Hafif kalp çarpıntısı da bu duruma eşlik edebilir.

Çok teşekkürler sevgili Sezgi. Baban da, ben de çok çok mutlu olduk. Ailemizin gelenek görenek  ve adetleri , eski kuşaklardan devralınıp yenilerle devam ediyor. "Yüreğim sıcacık oldu." deyimini bilir misin?

Makbule Abalı-Eğitimci

8 Nisan 2026 İzmir-Urla






Ocak 26, 2026

YOLCULUK

 


Anne karnından

Adım attık bir başka dünyaya

Sıcacık bir mekândan

Buzullar ülkesine

Atıldık, bilinmez bir evrene 

Yaşam başladı;

Önce emekledik,

Sonra yürüdük...

Nice koşuya katıldık

Koştuk aralıksız

Engelli- engelsiz

Bedelli- bedelsiz

Unuttuk zamanı

Önceyi, şimdiyi, sonrayı

Gün geldi, dengemiz bozuldu

Bastonlardan medet umduk

Sona ulaşamadan nefes tükendi

Ömür bitti... 

Makbule ABALI-Eğitimci

26 Ocak 2026 İzmir-Urla 





Mayıs 27, 2025

ÖMÜRDEN GİDEN GÜNLER-YILLAR...

                                                                             


İlkbaharın son ayı Mayısın da son günlerini yaşıyoruz. Çocuklarım mevsim şeridindeki ritmik saymalarından bile hızlı geçti bu yıl. Yaşadığımız sürece hiçbir şey sürpriz değil. Hiçbir şey her zaman aynı biçimde devam etmiyor. Bahar esintisi, birden bastıran bir fırtınanın ardından yok olup gidiyor. Ya da kara bulutlarla kaplı bir gökyüzü ansızın yağan bir yağmurun ardından beliren güneşle aydınlanıyor. 

 Bu yıl sanatseverler açısından zor bir yıl oldu. Ne çok insanımızın ardından  sesli-sessiz duygular dile geldi. Acıyı ta içinde hissetmek, acıya ortak olmak, paylaşmak; Bugün bir kez daha düşündüm, Neden sevgimizi, saygımızı, takdir ve beğenilerimizi, o güzel insanlar yaşarken değil de, çoğu kez ölümden sonra dile getiririz.?

Haberlerde önce sevindik, mutlu olduk; Yılların amansız hastalığı kanserden kurtulan, sevimli bir çocuk için gökyüzüne balon uçurmaya çok büyük sayıda kişi eşlik etti. Tablo gibi bir görüntü idi. İçimiz aydınlandı. Sonra ünlü sanatçı  İlhan Şeşen'in kanserden ölüm haberine üzüldük.  Ancak yıllardır sevgi yüklü şarkılarla, ekip çalışmasının gücünü kanıtlayarak seslenen bir insan ölümünden sonra değer kazandı. 

İlhan Şeşen anlaşılır bir dille, sakin-ılımlı bir insan duruşu ve onuruyla, her dönem geçerli -kaliteli eserler bıraktı. Hukuk Fakültesi mezunu, başarılı bir sanatçı dünyamızdan göçtü.

Rahmetle-saygıyla-sevgiyle anıyor, yakınlarına, sevenlerine sabır ve baş sağlığı diliyoruz.


Makbule ABALI-Eğitimci

27.05. 2025 


                                                                                  


Kasım 07, 2024

ANLAR MI- ANILAR MI GERİYE KALAN... ( BCP-2024 )



Ünlü Şair Behçet Necatigil "Sevgilerde" adlı o güzel şiirinde duygularımıza ne güzel ayna tutar:

"Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

geçeceği aklınıza gelmezdi."

İnsanoğlu doğduğunda önünde uzun bir zaman şeridi uzanıyor: Ne zaman yürüyecek, nasıl konuşacak, hangi okullara gidecek, hangi işle uğraşacak, kiminle mutlu olacak, kimlerle dost kalabilecek, hangi sıkıntılarla boğuşacak, geride neler bırakacak, yaşamı nerede, ne zaman, nasıl sona erecek?

Yaşamla-ölüm, sağlıkla-hastalık, mutlulukla-mutsuzluk, umutla-umutsuzluk, kahkahayla-gözyaşı, dostlukla-düşmanlık öylesine ardı ardına, öylesine iç içe ki yaşam nasıl, nerede, neden kesintiye uğruyor, bilemiyor, anlayamıyoruz.

İnsan ömrü de tıpkı doğa gibi dört mevsimi barındırıyor içinde. Savunmasız ve korunmasız iseniz, mevsim değişikliklerinden kötü etkileniyorsunuz. İlkbaharın içimizi aydınlatan pırıltısı yerini yazın kavurucu sıcağına bırakıyor, kışın dondurucu soğuğu içimizi ürpertirken, sonbahar rüzgârlarıyla savruluyoruz bazen.

Ama uyum sağlamaya hazırsak; doğanın değişiminden, güzelliklerinden, cömertliğinden yararlanıyoruz. "Geçmiş bahar mimozaları", "kardelenler", "güz gülleri", "menekşeler" hepsi yaşantımıza ayrı bir anlam, ayrı bir renk katıyor, yaşam enerjimizi tazeliyorlar.

Doğayla mücadele ederken insan; bedenini, beynini, belleğini öyle güzel korumaya alıyor ki; sıkıntılar değil, yaşanan güzellikler anımsanıyor çoğu kez. "Hüzün" yaprakları çabuk dökülüyor "hazan" gibi... Umut yeniden yeşeriyor baharla birlikte.

Psikologlar, bir acının ardından insanın kendini toparlayıp tekrar yaşama ayak uydurabilmesi için yaklaşık altı aylık bir süre tanıyorlar. Acıyı paylaşıp gözyaşlarını akıtmak iyi geliyor. Yara kabuk bağlıyor doğal olarak. Acılar, hastalıklar, zor günler-yıllar  daha dirençli olmayı öğretiyor insana.

Yaşam sürüyorsa umut hiç tükenmiyor, gün ışığı gibi. Yaşanmış acıların izi, yaşanan mutluluklarla hafifliyor- iyileşiyor, panzehir gibi.

Kötü bir başlangıçtan sonra bir mutlu son, bir tutam güzellik yeniden pozitif enerji yüklüyor yaşantımıza. Tıpkı zorlu bir sınavın ardından onca heyecanı, kaygıyı, sıkıntılı saatleri unutup gelecek için planlar yapmaya başlamak gibi.

Eskilerin deyişiyle "hayat gailesi" hiç bitmiyor. Yaşamı yaşanabilir kılan da o mücadele olsa gerek. Güzel bir amaç, bir ideal, bir uğraşıyla hayatın zorlukları daha çekilebilir oluyor. Deneyimler yaşamı nasıl da zenginleştiriyor, doyuruyor. Keşke ergen olmadan çocukluğun güzelliğini, yaşlanmadan gençliğin değerini, hastalanmadan sağlığın önemini bilebilseydik...

Ancak "başlangıçla" "son" birbirine öylesine yakın ki. Belleğimde yer etmiş bir öykü var:

Ünlü bir tıp profesörü, öğrencilerine yaşamsal süreçleri anlatabilmek için bir deneme yapar. Hastanede bir odanın kapısında durur ve der ki: "Şimdi gireceğimiz odada öyle bir hastayla karşılaşacaksınız ki, söylediklerinizi anlamayacak, konuşamayacak, en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor, tuvalet alışkanlığı yok, yürüyemiyor." Öğrencilerden bazıları suratını buruşturur, sessizce söylenmeye başlar, kapıdan uzaklaşırlar. Hocalarıyla birlikte içeriye giren öğrenciler çok farklı bir tabloyla karşılaşırlar. Hayal ettikleri yaşlı bir insan yerine, 10 aylık bir bebek, salyası akarak, sesler çıkararak tüm sevimliliği, gülen gözleriyle onlara bakmaktadır. Profesör hayat dersini tamamlar: "Hiçbir zaman önyargılı olmayın. Hayatta her şeyle karşılaşabilirsiniz ama her koşulda, her durumda asıl önemli olan İNSAN.  Yaşamın sonunda da, başında da, bebek de yaşlı da sizden ilgi, sevgi, dostluk bekler."

"İlk çocukluk" yıllarınızı düşlerken, "ikinci çocukluk" nedir, nasıl yaşanır bilir misiniz? İnsan neleri anımsayıp neleri unutabilir? Çocukluk coşkusu, heyecanı olmadan, güzel düşler kurulamadan, ak saçlarla, günleri, ayları, yılları değil, sadece anları hatırlayarak yeniden çocuk olunabilir bazen. Hele "Demans hastası" bir yakınınız varsa, anılar denizinde yüzmeyi öğrenmek zorundasınız. Ancak "yetişkin çocuk" olmak pek de kolay değildir ilk çocukluk gibi. Evcilik oyunundaki kadar kolay geçmez günler artık.

İtalyan yazar Cesare Pavese günlüğünde "Günleri değil anları hatırlarız" derken ne doğru bir saptama yapmış. Yaşadığımız an'ların değerini bilebiliyor muyuz? Geriye sadece onlar kalacak. Bazen zaman bir su gibi akıp gidiyor: Duru, berrak, çalkantısız. Bazen su bulanıyor, taşıyor, yön değiştiriyor. Ancak dere yatağı derin ve sağlamsa su yolunu, yönünü gene buluyor zaman içinde. Alışkanlıklarımız, becerilerimiz, değer yargılarımız, hobilerimiz, tutkularımız ya da sorunlarımız değil midir o suya yön veren...

Ruhsal dengemiz ne denli güçlü olursa beynimiz de o denli az yıpranıyor. Beden ne kadar küçülse, eskise de beyin hep ana kumanda merkezi. Ancak zamanla o da yıpranıyor, oksitleniyor, eski bir makine gibi. O yüzden sağlam kayıtlar gerek, güçlü bir bilgisayar gibi. Ancak; insanın değerini unutmadan, eskilere  vefasızlık etmeden.

Eski dolapları, çekmeceleri temizlerken atmaya kıyamadığımız eski günlükler, yıpranmış mektuplar, sararmış siyah beyaz fotoğraflar gibi dünden kalan anılar... Güzel anları nasıl da güzel sergiliyor, belleklerimizi tazeliyorlar yıllar sonra da.

Dünden kalan eskiler, bugünün bilgisayar çağında görkemli dijital pazarlarda, giderek küçülen CD kayıtlarıyla, elektronik araçlarla gülerek yarışıyorlar adeta. Sahaflarda eski kitaplar, plaklar, bit pazarlarında eski mandolinler, gramofonlar, radyolar -bazen parazit yapsalar da- eski sevimliliklerini koruyorlar. Korunmaya alınmış eski, ferah taş evler, ustaca işlenmiş ahşap yapılar gibi, görkemli ulu çınarlar gibi. Serin subaşları gibi, yakınında-yöresinde mutlu olacağımız güzellikler de belleğimizde hep var olsun, hep yaşasınlar istiyoruz. Onlar dünü hatırlatıyor, bugüne ışık tutuyor.

Anılar denizinde yüzmeyi öğrenemezsek, an'ların değerini bilebilir miyiz? Fırtınasız sakin, korunmalı limanlara, sağlam gemilere ömür boyu ihtiyacımız var İNSAN olarak... Bazen bir eş, bazen kardeş, bazen ana-baba, öğretmen ve bazen eski bir DOST gibi limanlar... Canımız istediğinde demir atıp rahatladığımız, "bir tatlı huzur" bulduğumuz limanlar.

Doktorların hep yinelediği gibi; "Yaşam kalitemizin yükselmesi, kişisel becerilerimize, direnme gücümüze, savunma mekanizmalarımızın doğru kullanımına bağlı". Acılar, kayıplar, rahatsızlıklar ivmeyi düşürse bile,  yaşam devam ediyor  dünya durmuyor.

Anları, güzel anılara dönüştürerek: Bugünü yarınlara ertelemeden, içimiz cız etmeden, ruhsal dengemiz bozulmadan, anların değerini bilebilmek...

Gene şairin dediği gibi; "Gizli bahçemizde açan çiçekleri" dermeye vaktimiz olsun.

"Yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği" aklımıza gelmeyebilir.

Ömür sürerken an'lar anılarla hayat buluyor, "Can yeleği" gibi...

Makbule Abalı-Eğitimci 
14.03.2010 Mersin 



Güncelleme Notu: Bu yazımı 2000'li yılların başında yazmıştım. Emekli olduktan sonra çalıştığım;  Çok donanımlı, çağdaş bir  özel eğitim kurumunun Bülteninde paylaştım. Daha sonra blogda yer aldı. Bazı konular, aradan yıllar geçse de; kuşaktan kuşağa güncelliğini kaybetmiyor.

Bloglar arasında yıllardır devam eden; Blogları Canlandırma Projesi (BCP) 2024 Ekim Ayı konuları "Aşk, sevgi, anı, şiir, büyülü günler" olarak belirlenmişti. Ben Anıları seçtim. (Her ayın 20. günü ile sonraki ayın 10. gününe kadar verilen süre bitmeden.) 

Yıların ardından; Tüm dost ve arkadaşlarımıza, genç-yaşlı yetişkinlere; sağlıklı, huzurlu, başarılı, mutlu, barış içinde, aydınlık günler-yıllar dileyerek...
İyilikler, güzellikler, can dostlar hiç eksilmesin hayatımızdan. Umut hiç tükenmesin.

Makbule Abalı-Eğitimci
07.11.2024  İzmir- Urla