Sayfalar

Mart 27, 2013

ADİL OLABİLMEK...

Küçükken "Paylaşmak güzeldir" diye öğretildi bizlere. O yüzden oyunlardan başlayarak hep paylaştık: Oyuncağımızı, kalemimizi, simidimizi, yemeğimizi... Paylaşmayıp bencillik yapan arkadaşlarımızı dışladık. Oyun bozanları, kurallara aykırı davrananları benimsemedik. Bazen bir portakalı dilimler, paylaşırdık. "Kardeş payı" yaptım derdi paylaştıran. 

Çocuklarda "adalet" duygusunun gelişmesi, özellikle anne babaya, öğretmenlere, çevresindeki diğer insanlara, yetişkinlere bağlı. Anne baba adil değilse, çocukları arasında ayrım yapıyorsa, fark gözetiyorsa, sevgi paylaşımında haksızlık yapıyorsa, çocuğun içinde yeşeren "haksızlığa uğramışlık duygusu" giderek büyüyüp serpiliyor. Diğer insanlara da öfke, kin, nefret duyan bir "mutsuz insan" daha topluma karışıyor. 

Suç ve ceza orantılı değilse; örneğin çocuk basit bir suç için babasından çok dayak yemişse, kafasında bin bir soru oluşabilir. Açıklığa kavuşmayan her olay, yıllar sonrasında dahi yeni sorunlar, yeni yaralar oluşturabilir. Evde babanın anneye haksız davranışları, şiddet uygulaması gene çocuğun hayatında yıllar sonrasına izler bırakabilir. Çocuklar haksızlığa pek tahammüllü değiller. Onların hoşgörü sınırını zorlayan her davranış tepkiye neden olur, problem davranışlar yaratır.

Makbule Abalı-Eğitimci
27.03.2013.Mersin


Okulda öğretmenin davranışları çocuklar için bir "model" oluşturur. Öğretme adil değilse, notu silah gibi kullanıyorsa, korkutmak amaçlı not kırıyorsa, öğrenci ayrımı yapıyorsa, çocuk haksızlığa isyan eder, içinden, sessizce... Ve iki yoldan birini seçer; ya o da haksızlık yapar, zarar verir, veya susar, boyun eğer, içine kapanır. Ancak birikmiş öfkelerin, haksızlıkların, bastırılmış duyguların dışa vurumu daha şiddetli olur. Gün gelir birey öfke nöbetleri yaşayabilir. 

Adil olunamayan durumlarda  adaletin terazisinin ibresi de sapıyor. Çocuğun içinde kalan "haksızlığa uğramışlık duygusu"; toplum bireylerine karşı da güvensizlik, öç alma, zarar verme davranışlarıyla kendini gösteriyor. Bu olumsuzluklar için zamanında "eğitsel önlemler" alınabilmişse, çocuk da, toplum da kazançlı çıkabiliyor. 

Suçlu çocuklarla ilgili istatistikler de; genellikle bu çocukların çocukluğunda aile içi çatışma veya şiddet gören çocuklardan çıktığını gösteriyor. "Yara alan" yaralamaya daha eğilimli oluyor. "Canı acıyan" can yakmaya istekli oluyor. Oransız güç gibi oransız suç da insanın kafasında cevaplayamayacağı uzun sorular yaratabilir. Cevapsız kalan her soru, yeni sorunlar oluşturabilir. Çocuklar haksızlığa uğradıklarında, çok öfkelendiklerinde birbirlerine gözdağı verirler; "benim babam senin babanı döver" . "Daha güçlü olmak"... O anda çocuğun kafasındaki "adalet" kavramıdır. 

Sadece çocuklarda değil, toplumun her kesiminde "adil olmak", "adil davranabilmek" bireyler için ne kadar önemli. Bir kurumda, hastanede örneğin, kuyrukta herkes sırasını beklerken, bir kişinin saygısızca öne geçmesi sizi de rahatsız etmiyor mu? Bir iş başvurusunda mülakat sınavında hak etmediği halde kazanan bir kişi içinizde "haksızlık" duygusunu körüklemez mi?

Üniversite sınavlarında bazı yıllar kopya çekildiği iddiaları güveninizi sarsmaz mı? Bir iş yerinde haksız yere işten çıkarma ya da farklı maaş uygulaması, adalet duygunuzu zedelemez mi? O yüzden özellikle bazı iş yerleri "personel memnuniyeti" anketi yaptırarak personelin verimini arttırmayı amaçlıyor. Dinleme sabrını gösterebilmek, tahammül edebilmek ne kadar önemlidir. 

Adalet önce insanın vicdanında oluşmalıdır. Çocukluktan yetişkinliğe uzanan uzun yolda "adalet duygusu" zedelenmemeli, örselenmemeli. Haksızlığa uğramış insan, adaletten umut kesmemeli. Adil olabilmek; insan olmanın, demokrat olabilmenin, vicdanlı olmanın gereğidir. Dileriz; çocuklar geleceğin "adil" yetişkinleri olsun.


Mart 23, 2013

ÇOCUK OLMAK MI, ÇOCUK SAYILMAK MI...?

Her yaşın kendine özgü özellikleri, güzellikleri var. Yaşının hakkını vererek yaşamak beceri istiyor. Hazırlıklı değilseniz, fırtınaya yakalanmış kazazede gibi olabilirsiniz. Çocukluk çağındaki şımarıklık ya da kaprisler nasıl kabul görüyorsa, aynı davranışlar ergenlikte isyankarlık veya bencillik olarak adlandırılıyor. Yaşlılıkta ise farklı  bakış açısıyla değerlendiriliyor. Orta yaşta kadın veya erkeğin bazı davranışları "uyumsuzluk" olarak adlandırılıp, o kişiler "sorunlu" sayılabiliyor. 

"Akıl yaşta değil baştadır" deyişi boşuna söylenmemiş: ileri yaşlarda tekrar çocukluktaki gibi çoğu davranış "kabullenilebilir" sayılıyor. "Bunama" deyimi kötü şeyler çağrıştırırsa, "demans" imdada yetişiyor. Yaşlılıkta "dokunulmazlık" zırhına yeniden bürünebiliyor insan. "Yaşlıdır, hoş gör " deniyor. 

Yaşa, duruma göre çevrenin onayladığı davranışlara" normal", onaylamadığı davranışlara "anormal" diyoruz. Ama bazen öylesine karmaşık durumlar ortaya çıkıyor ki, hangisi normal, hangisi anormal ayırt edemiyoruz. Kınadığımız davranışları artık kınamıyoruz, yadırgadığımız davranışları artık yadırgamıyoruz. Belki de toplumun "değer yargıları" değişiyor, kanıksıyoruz, alışıyoruz. Toplum bizi eğitiyor mu, başkalaştırıyor mu acaba...?

"Çocuk olgunluğunda" diyemeyiz ama "olgun yetişkin" deriz. Ama bazen tam tersi, çocukların bile şaşırdığı  davranışlar görürüz. Birbirini hırpalayan, inciten, hakaret eden büyükler... onları kınayan çocuklar. Çocuklar enerjilerini boşaltmak için yüksek sesle bağırabilirler bazen. Hoş görürüz, uyarırız. Ama ya büyükler...? Çocuklar ve büyükler tersine davranışlar sergilerler kimi zaman, şaşırtırlar bizi.

"Çocuksu" dediğimiz davranış, yerine göre "anormal" sayılabilir: İçinden geçeni, düşünce süzgecinden geçirmeden yüzünüze haykırmak gibi, kıyasıya eleştirmek gibi. Ancak çocuklar doğruyu söyler; çıplak gözle bakarlar hayata, anlatımları abartısız ve yalındır. Kim doğru kim yanlış, kim haklı, kim haksız, acımasızca, inandıkları biçimde dile getirirler.

"Çocuktan alırız çoğu haberi" veya "Çocuk deyip geçme" deriz ama, işimize gelmeyen anlatımlara kulaklarımız tıkalıdır. Görmek istemediklerimize gözlerimiz kapalıdır. Bize yanlış gelen düşüncelere zihnimiz geçit vermez. Çocuklarla yaşlılar nasıl da güzel anlaşırlar çoğu kez. Birbirlerinin dilinden anlarlar çünkü. Sevgileri maskesizdir, çıkarsız paylaşmayı bilirler. Öfkeleri geçicidir, kin tutamazlar.
Anlatımları yalansız dolansızdır. Yüreklerini birbirlerine rahatça açabilirler. 

Keşke aklımız mantığımız bulunduğumuz yaşa göre olsa, ama yüreğimiz, saflığımız, içtenliğimiz "çocukça" kalsa, değişmese, kirlenmese... "İçimizdeki Çocuk" gücünü hiç kaybetmese...


( Fotoğrafta görülen Arslanköylü Emine Nine 100 yaşın üstünde, beyni sapasağlam.)

 Usta şair ne güzel dile getirmiş:

Bitirdin dokuzunu Anuşka
Sanırsam oldukça değişecek
Yüzün gözün,
Boyun bosun,
Aklın fikrin
Doksanını bitirdiğinde.
Bitirdin dokuzunu Anuşka
Değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek,
Doksanını bitirdiğinde.

Nazım HİKMET  

Çocuk olmak mı, yetişkin olup da "çocuk" sayılmak mı...?

Makbule ABALI 
Arslanköy- 2013



Mart 18, 2013

NARENCİYE ÇİÇEK AÇTI, OYSA SOĞUK VARDI..


Güneyde bahar, narenciyenin de çiçek açma mevsimidir. Yıllar önce bir zamanlar öyle çoktular ki.... Köklerinden sökülüp, yerlerine koca koca apartmanlar dikildiğinden beri geride kalanların da tadı tuzu kaçtı sanki. Giderek toprak azaldı, beton çoğaldı. Ama narenciye ağaçları öyle güçlü ağaçlar ki, pes etmediler; bazen yediveren limon, bazen turunç, bazen portakal ya da greyfurt veya mandalina olarak boy verdiler. Turunç, en temel narenciye ağacı. Yapılan aşının çeşidine göre, ele geçen meyve ve ağacın cinsi de değişebiliyor.

Ağaçlar çiçek açtığında, aynı dalın üzerinde henüz bitmemiş meyveleri de görebilirsiniz. O dallar onca ağırlığı nasıl çeker, bilinmez. Çiçekler oya gibidir; ince, narin, çekici...Öylesine bereketli bir görüntüsü vardır ki, dalların ucunda onlarca beyaz çiçek öbek öbek sarkar. Özellikle sabahları ve geceleri mis gibi bir koku salarlar, adeta baharı içinizde hissedersiniz. 

Doğanın dengesi öylesine güzel kurulmuş ki, baharda açan o çiçekler ta sonbaharda meyvesini sunar. Bu C vitamini kaynağı meyveleri yemek, kış girmeden "sağlık sigortası" yaptırmak gibidir. Hastalıklara karşı direnç kazanmanın, bağışıklık sistemini güçlendirmenin en emin yoludur. Sevgili Barış Manço, bir zamanlar ne güzel dile getirmişti, ders veren şarkılarında,"Nane  limon kabuğu, biraz da zencefil..." 

Narenciyenin her şeyinden yararlanılır: Yazın sıcaklarda limon kabuğu rendelenmiş, nane katılmış soğuk bir limonatanın tadına doyum olmaz. Tüm narenciye ürünlerinden: reçel, marmelat, şekerleme, yapılır. Her meyvenin ayrı ayrı pastası, kurabiyesi, tartı, ikramlarda cankurtaran simidi gibidir. Turuncun, portakalın kabukları bile değerlendirilir, reçel yapılır. İnce kağıtlara sarılarak, uygun yerde saklamakla meyvelerin dayanıklılığı artar. Böylece "yatak limonu-yatak portakalı" hemen her mevsim yenebilir. 

Baharın başlangıcında hava birden ısınınca , narenciye ağaçları da aldandı, tepeden tırnağa beyaza büründü. Bir yandan da en güzel kokularını salmaya başladılar. Ansızın bastırıveren soğuk hiç hesapta yoktu. Mart kapıdan başını uzatmış ama, acımasız fırtınaları da beraberinde getirmişti. Soğuk ne kadarına izin verirse, o kadar çiçekle yoluna devam edecek limonlar, portakallar. Sağlam çiçekler meyveye dönüşecek, halk sağlığı için hizmet vermeye devam edecek.

Sonbahardaki "Narenciye Festivalinde" önemini bir kez daha hatırlatacak, kendini kanıtlayacak. Ve artık çiçeklerini açarken belki de daha dikkatli olacak. Dileriz baharda çiçek açan tüm ağaçlar, soğuklarda vurgun yemeden, çok çiçek kaybetmeden meyveye dönüşürler.




Mart 14, 2013

BİR RÜYA GİBİ... BİR ŞİİR GİBİ...

Bazı kitaplar vardır, okur bitirirsiniz; ama henüz bitmemiştir, düşündürür, hüzünlendirir, düşlere daldırır. Etkisi günlerce, bazen yıllarca sürer. Bazı filmler, oyunlar da öyle değil midir? Perde kapanır, ışıklar yanar, ama kafamızdaki yansımaları genişleyerek devam eder. Düşünürsünüz enine boyuna, bazen yeniden izlemek, kaçırdığınız sözcükleri yeniden yakalamak istersiniz. "Kelebeğin Rüyası" böyle bir filmdi.

Tüm oyuncular öyle inandırıcı ki, yıllar öncesine gidip geliyorsunuz film karelerinde. Varlık Dergisinin sayfalarında geziniyorsunuz, daktilolarda şiir yazıyorsunuz. Görüntüler şiir gibi. Yeşillikler arasında adeta kayboluyorsunuz. Madende çekilen sahneler çok etkileyici. Çıkarken bir hüzün kalıyor içinizde, ona eşlik eden yığınla başka duygu da var tabii. 

Daha önce adlarını hiç duymadığımız iki şair: Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur.Ama zaten öylesine genç veda etmişler ki hayata, gençliklerini bile tam yaşayamamışlar. O  yıllarda zor yolu seçmişler, şiir yazıyorlar, şair olmak istiyorlar. İki arkadaşın arasında katıksız bir dostluk var. (Şairlik ne zaman kolay olmuş ki?)

Ne güzel, ne içten bir arkadaşlıktı izlediğimiz; çıkarsız, paylaşımcı, fedakarca... Oysa günümüzde onca kişi arasında birbirini yeterince tanıyabilmek ne kadar zor. Reklamlar, toplumun beğenilerinin bir aynası. Artık televizyonda sergilenen arkadaşlıklarda, bir paket çikolata veya bir paket bisküvi ile kuruluyor, ya da bozuluyor dostluklar.

Filmin en güzel yanı, gençlere tekrar şiiri düşündürmesi, şiiri yeniden gündeme getirmesi. "Aşkın bahanesidir şiir" deniyor. Ya da "Acının bahanesidir şiir". Şiir zaten" hayatın bahanesi" değil midir? Eskiden günlüklerimiz , hatıra defterlerimiz vardı. Sayfalarını amatörce şiir denemeleri süslerdi. Ortaokulda Türkçe, Lisede edebiyat derslerinde şiir okuma yarışmaları yapılırdı. Herkesin ezberinde en az bir şiir olurdu. 

Şiir hayata bir başka açıdan bakmayı sağlıyor, daha duygusal, daha romantik... Adeta hayatın çirkinliklerinin, kabalıklarının üstüne bir tül perde çekiyor. Şiirsiz bir yaşam daha yavan, daha kuru geliyor. Dipsiz internet dünyasında: şiir okumayı, şiir yazmayı, şiir sevmeyi unutmuş bir kuşak mı yetiştiriyoruz şimdilerde...?

Filmde iki genç şairin Öğretmeni, ünlü şair Behçet NECATİGİL'i saygıyla anarak:

SEVGİLERDE

"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı,
Bütün yakınlarınız 
Sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular 
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi
Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.   

Behçet NECATİGİL


                                           

Mart 11, 2013

İÇİMİZDEKİ BAHAR

Soğuk bir kışın ardından cemrelerin düşüşüyle bahar da kendini gösterdi. Baharın müjdecisi son cemre de 6 Mart'ta toprağa düştü. Bahar belki de yeniden doğuşun simgesi olduğu için tatlı bir telaşla gelir her yıl. İçimizde bir coşku, yüreğimiz kıpır kıpır, nasıl da sevinir, umutlanırız. Değişimin habercisidir bahar.. 

Cemreler; havaya, suya, toprağa birer birer düşerken, düştüğü yeri ısıtırken bizim de içimiz ısınır adeta. Kışın yaprağını dökmüş ağaçlar yeniden yapraklarla donanırken gözlerimiz bayram eder. Kuşlar bile bahar şenliğine  kilometrelerce yol katederek katılırlar.Şaşmaz biçimde her yıl geliş zamanını ve yolu nasıl bellemişlerdir, bilinmez. 

Kır çiçekleriyle donanır ovalar. Papatyalar nasıl da dayanıklıdır yağmura, rüzgara. Çocuklar için gerçek taç gibi kabul görür başlarda. Önce badem ağaçları çiçek açar, ardından diğer ağaçlar. Bütün bir kış dinlenmiş en yararlı otlar toprağın altından baş kaldırır. Karın altından çıkan çeşitli otlar midelere bayram ettirir. Baharda ilk çıkan otların yararları saymakla bitmez. 

Baharda gün doğumunu, gün batımını izlemek bir başka güzeldir. Her yeni doğan güneş, bir yeniden aydınlanmadır adeta, yeni fikirler, yeni düşünceler üretmeye hazırlıktır sanki... Dışımızda bahar böylesine güzel seyrederken içimizde de baharı yaşatabiliyor muyuz? Yoksa çevremizdeki güzelliklere kara gözlüklerle bakanlardan mıyız? Bahar yorgunluğu bedenimizde, içimizde hissedilirken kendimizi nasıl yenileyebiliriz?

Baharda bazı hayvanlar kış uykusundan uyanırken, insanlar hormonlara bağlı değişikliklerle daha çok uyumak isteyebilirler. Çevremizle ilgili iyi bir gözlemci değilsek, içimizdeki baharı da hiç harekete geçiremiyoruz. Bir başka bahara kalıyor her şey. 

Umutlar, özlemler, tasarımlar, planlar, sevgiler bir başka bahara kalmasın. İçimizdeki bahar, dışarıdakinden daha güzel, daha görkemli olsun. Kendimizle barışık, çevremizdekilerle kavgasız nice güzel baharlara...


Mart 08, 2013

ANARKEN...

(Vefakar, fedakar, cefakar bir kadına;ANNEME ...)

Günler, aylar, yıllar nasıl da hızla akıp geçti. Daha dün gibi.. Günleri, ayları, yılları saymaya başladığınızda içinde bulunduğunuz gerçek zaman dilimini algılıyor, şaşırıyorsunuz. O yüzden "akıl sağlığı" ile ilgili testlerde öncelikle bireylerin "zaman ve mekan" kavramları değerlendiriliyor: "Bugün günlerden ne, hangi aydayız, yıldayız, neredeyiz?"

Belleğimiz gençken ne kadar güçlü ise, yaş aldıkça o denli zayıflıyor. Nelerin unutulup, nelerin hatırlanacağı keşke insanoğlunun elinde olsa. Yaşantımız boyunca hiç unutmadığımız anılarımız var; tazeliğini hiç yitirmiyor sanki, yıllar etkisini azaltmıyor, aksine pekiştiriyor. Adeta her şey bir çağrışım zincirinde ardı ardına sıralanıyor. Çevremizdeki bir obje, bir ses, bir olay, bir insan bu anılara yeni anlamlar yükleyerek güç kazandırıyor.

Zamanın akışı içinde, çok sevdiğiniz bir yakınınızın kaybı, sizi yeniden-yeniden düşünmeye itiyor. Zaman tünelinde hayali bir yolculuk içinde, olayların yeniden bir değerlendirmesini yapıyorsunuz. Kendi kendinizle konuşur gibi, kendinizle hesaplaşır gibi hayatı yeniden sorguluyorsunuz...

Alzheimer hastası olan annem, 8 Aralık 2008 günü aramızdan ayrıldı. Kayıpların, acıların ardından yaşam gene devam ediyor bir başka biçimde. Alzheimer'in tüm acımasızlığına rağmen ailece hepimiz epey mücadele verdik. Zor günlerde el ele olmak değil midir insanı güçlü kılan?

Annem... Bizler çocukluğumuzda, gençliğimizde tahammüllü olmayı, sabretmeyi, hastalara, yardıma ihtiyacı olanlara yardımcı olmayı senden öğrendik. Geçirdiği felç ve trafik kazası sonucu on yıl yatağa bağımlı yaşayan babama nasıl da bebek gibi bakmıştın. "Öğrendiğimiz gibi" biz de aynı özeni sana göstermeye çalıştık. 

Hastalığının ilk yıllarıydı. Çok sevdiğin ortanca kızını- kız kardeşimi- kaybettik. Acı veren anılar otomatik bir biçimde bilinçaltına itiliyor demek ki. O'nun ölümü, belleğinde hiç kayda girmedi. "Rasime neden uğramıyor?" diye sorduğunda; "İşleri bitince gelecek" derdik. Nasıl da çabuk ikna olurdun. "Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" demiş eskiler, öyle gerçekten...

Anlattıkların, öğrettiklerin, paylaştıklarınla sanki gene hep bizlerlesin, yanımızdasın. Ne çok anı var belleklerimizde: Bayram günleri bembeyaz dantelli örtülerle, çiçekli sofralarda hep birlikte güne başlamak nasıl da güzeldi. Oysa bir bayram günü kaybettik seni. Adetlerimizi yaşatıyoruz. Her bayram eksiklerimizle kuruluyor gene sofralar. Özel günler, yıl dönümleri hep kutlanıyor, alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. "Her şeye rağmen hayatı sürdürmek, direnmek gerek". Senin hep söylediğin gibi...

İnsan hayatının başlangıcında, bebeklikte, çocuklukta önce oyunlar vardı. Hayatın son aşamasında da oyun; rahatlatıcı, sakinleştirici olarak rol alıyor. Bulvardan geçen arabaları sayma oyununu artık oynamıyoruz. Zaten arabalar da sayılamayacak kadar çoğaldı. O zamandan bu zamana çok şey değişti. Fincanın altına yüzük saklayıp bulma oyununu şimdiki çocuklar bilir mi acaba? Onlar için bilgisayar ekranlarında başka oyunlar gözde artık. Oyunların içinde de, dış dünyada da her yerde savaş hüküm sürüyor.

Yıllar boyu, kendini iyi hissettiğin zamanlarda sevdiklerine şiir okuma alışkanlığını hep sürdürdün. Köklü alışkanlıklar ya da sevilen uğraşılar insan belleğinde uzun süre kalıyor demek ki. Vurgulamalarıyla, tonlamalarıyla şiirlerin hakkını vererek nasıl da güzel okurdun. Tevfik Fikret'ten, Faruk Nafiz'den, Rıza Tevfik'ten onlarca dize... Sözün bittiği yerde şiirler de bitti...

Mezar taşına da sığabildiği kadar Rıza Tevfik'in o çok sevdiğin "Uçun Kuşlar" şiirinden dizeler yazdırdık;
"Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır..."

Hastalıklarda müziğin gerçekten ruhsal terapi etkisi var. Eski tangoları dinlemek nasıl da sakinleştirici idi; "Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer, bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer." Alzheimer'ın son evrelerinde şarkılar, tangolar yerini ninnilere bırakmıştı. Dünyanın her yerinde ninnilerin ezgisi birbirine çok benziyor. Kullanılan dil değişse de, rahatlatıcı-sakinleştirici etkisi hep sürüyor. 

Çevremdeki Alzheimer hastalarını ve hasta yakınlarını artık çok daha iyi anlıyorum. Empati öyle yararlı ki. Güler yüz, sakin bir ses tonuyla konuşma, dokunma, elini tutma, hastalarla sağlıklı iletişim sağlamanın temel yolları. Çocuklar da öyle değil midir, kendilerini seveni bilirler, inatlaşmak çözümsüzlüktür. 

Hastalıklarla savaşmak çok zor olmasa da, adeta sevdiklerimizin elimizden kayıvermesi, onların tükenişlerini görmek asıl yıpratıcı olan. Sonbahara hazırlanırken amansız bir kışa yakalanmak, doğa kanunlarıyla baş edememek. Kazanılmış becerilerin yok olup gitmesi, yetişkin bir bedende çocuk saflığını yaşamak. Tedirgin, endişeli, kuşkulu, uyumsuz olmak...

Ve o zor koşullarda yaşamı yaşanabilir kılmaya çalışmak... Hasta için de, hasta yakınları için de çok kolay değil tabii. Yaşam boyu çeşitli uğraşılar edinmenin, el becerilerine sahip olmanın ne denli önemli olduğunu biliyorum. Geride öyle güzel şeyler kalıyor ki. Zamanında çok ince bir zevkle, özenle diktiğin tüm giysiler duruyor annem. Renkleri bile solmadı. Sevilen, iyi bakılan eşyalar da kolay kolay eskimiyor. 

Mezarını sık sık ziyaret etmeye çalışıyoruz. Çiçekleri ne çok severdin. Bu sene leylak da dikeceğiz. Senden kalan küçük kauçuk kocaman oldu, neredeyse boyu tavana değecek. Paşa çadırı tüm haşmetiyle yayıldı, kaktüsler dikenlerin arasından çiçek açmayı sürdürüyor. Yeterli su, ışık ve sevgiyle çiçekler de daha uzun ömürlü oluyorlar...

Belki gün gelecek, Alzheimer'la baş etmek çok daha kolaylaşacak. Hastalıklar neyi, nasıl, ne kadar yok edecek, önceden bilemiyoruz. O yüzden anı yaşamak nasıl da önemli. Kayıpları kazanca dönüştürdüğümüzde, geride güzel anlar, anılar ve dolu dolu yaşanmış koca bir insan ömrü kalıyor. Heybetli koca çınarlar gibi... 

Makbule ABALI-Eğitimci
8.03.2013 Mersin


Mart 01, 2013

ORKİDENİN ÖYKÜSÜ...


Geçen yıl baharın son günleriydi sanırım. Bir hastalık sonrası, hediye olarak eve geldi orkide. Çiçekçiden yeni alınmıştı. Parlak ambalaj kağıdı, üzerindeki kurdeleler, nazar boncuklarıyla nasıl da güzel, görkemliydi. Takılarını takmış yeni gelinler gibi pırıl pırıldı. 

Salonda baş köşede yerini aldı muhteşem orkide. Diğer çiçekler onun yanında nasıl da sönük kaldılar, belki de kıskandılar. Bir süre orkideye çok iyi bakıldı. Güneş, ısı, hava, su, her şey kararında ve dozundaydı. Sanırım o da hayatından memnundu. 

Günler böylece geçti... Derken yaz geldi. Mersin'de aşırı sıcaklar, yaylaya gidişin habercisidir. Yaylaya götürülemeyen tüm çiçekler bir dosta emanet edildi. Orkide üç ay yalnız kaldı... Susuz değil ama sevgisiz, ilgisiz, özensiz. İlk günkünden çok farklı, tanınmayacak haldeydi artık. Aşırı suyun içinde kökü neredeyse çürümüştü...  Ona uygun değildi bakım tarzı. Tıpkı benzeri insanlar gibi. Takıları dökülmüş, başlık parası tükenmiş mahzun gelinler gibi. 

İlk geldiği gün, hafif bir esintide çiçekleri sanki dans eder gibiydi. Oysa bugün; halaydan, horondan, tangolardan sonra bitkin gelinler gibi... Tükenmişti orkide. Atılabilirdi belki o gün-hayatına son verilen onca kadın gibi- "Orada kimse var mı" diye bağırıp sesini duyuramayan, kendini kanıtlayamayan nice kadın gibi kaderine terk edilebilirdi. 

İnsan, hayvan ya da bitki... Nasıl vazgeçilebilir? Zor günde "can suyu" verecek bir ele ihtiyacı vardı orkidenin de. Özenli bakım istiyordu, toprağının, saksısının değiştirilmesi, budanması gerekiyordu. Orkidenin direnci, yaşam mücadelesi kayda değerdi. Yeniden can bulmak uzun sürdü; günler, aylar geçti. Emeğe değdi. Sadece bir yaprağında zor günlerin izi kaldı.

Sanırım baharı bekliyormuş: Sanki uzun bir kış uykusundan uyanırcasına gelişti; Tomurcuklar yavaş yavaş büyüdü, teker teker açıldı, çiçeğe dönüştü. Dünyaya yeniden gelmiş gibi, çiçekleriyle coştu adeta. Hala yeniden-yeniden açmaya hazırlanıyor. Köküyle, dallarıyla, çiçekleriyle her yönden yaşama tutundu orkide. Tıpkı mücadeleci insanlar gibi... Sesini duyurmak isteyen diğer Orkideler, Nilüferler , Nergisler, Baharlar  gibi.... 

Makbule ABALI


Şubat 25, 2013

KIYAMADIKLARIMIZ...

Belki şimdilerde de vardır;eskiden daha çok Anadolu'da, yeni alınan, değer verilen eşyalarla ilgili kökleşmiş bir adet vardı. Eşyaların zarar görmesinden, yıpranmasından, ya da bir daha alınamayacağından korkulduğu için üstleri örtülür, adeta korumaya alınırdı. Güzelim nakışlı örtüler, rengarenk işlenmiş peçeteler, televizyonların, buzdolabı ve fırınların üstünde, baş köşede yer alırlardı. 

Eşyaların yıpranmasından ya da bir daha alınamayacağından korkulduğu için; salon (misafir odası) sadece misafir geldiği zaman açılır, varsa porselen yemek takımları, önemli konuklara saklanırdı. En güzel şeyler daima konuklara sunulurdu. Kızların çeyizindeki en önemli parçalar sandıklarda, çekmecelerde hiç el değmeden yıllara meydan okur, sadece üstlerindeki sandık lekeleri eskiliğin, yılların belgesi sayılırdı.

Eşyanın eskimesinden korkar insan... Oysa giden yılların ardından kendi de eskimektedir. Aslında eşyaya kıyamazken ne çok şeye kıyar insanoğlu. Daha güzel yaşamak varken, kendini güzelliklerden mahrum eder; sevgiyi yozlaştırır, dostlukları köreltir, zamanı hor kullanır.... Hayatı kolaylaştırmak, hayatı güzelleştirmek, insana değer vermek; yaşamın da bir akıl süzgecinden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Ne yararlı, ne yararsız, ne kullanılabilir, ne kullanılamaz, ne değerli, ne değersiz...?

Bazen atılamayan, hep saklanan, biriktirilen eşyalardan koca bir yığın oluşur. Atılamayan, kıyılamayan, yeniden değerlendirme fırsatı bulunamayan, satılsa para etmeyen onca eşya... Tıpkı eşyalar gibi, yaşanmayan anlar, günler, yıllar yok mu yaşantımızda? Ya da yaşarken değeri bilinemeyen, eşyalar gibi koruma altına alınamayan ne çok zaman dilimi var hepimizin hayatında...

Günümüzde insanlar da daha çabuk eskir ve yıpranır oldu. Demek ki eşyalar kadar koruyamıyorlar kendilerini. Yorgunluk, stres, çeşitli hastalıklar, kazalar yaşam kalitemizi düşürüp, yaşamı sekteye uğratıyor. 

Bu hızlı teknoloji çağında" hayatın yavaşlatılmasından" söz ediyor artık uzmanlar. "Yavaş şehirler" oluşuyor. (Seferihisar gibi) Kendine zaman ayırabilen, hayatı daha sade yaşayabilen, hobilerle uğraşan insanlar daha sağlıklı ve uzun ömürlü oluyorlar. 

Yavaş ya da sakin şehirlerde nüfusun elli binden az olması, trafiğin azaltılması, gürültü kirliliğinin engellenmesi, organik ürün üretilmesi, el sanatlarının korunması, kadınların üretime katkısının desteklenmesi, yerl ürünlerin kullanılması öngörülüyor. 

Ne lüks ne konfor; sakinlik, sadelik, yalınlık ve içtenlik içinde geçecek bir ömrü özlüyor insanoğlu. Zamanla kentten köye, kasabaya, küçük yörelere kaçışın sırrı belki de bundandır. Yaşadığımız yuvaları, alanları yaşanabilir hale getirebilsek, daha yavaş sesle konuşup, birbirimize daha saygılı davranabilsek daha insanca bir yaşam sürdürebiliriz belki.

Kullanmaya kıyamadığımız eşyalar özenle kullanıldığında, yıllarca dayanıklı ve sağlam olarak kalabiliyorlar. Aynı toplum bugün insanına aynı özeni göstermiyor. Keşke insanlarımızı da uygun yaklaşımlarla, hayata karşı "doğal" olarak sigortalasak...

Eşyalarını bile korumaya alan, kullanmaya kıyamayan bir toplumun bireyleri 
neden artık daha farklı davranıyor; gazete haberlerinde birkaç aylıkken dövülen bebeler, bıçaklanan, vurulan eşler, analar, babalar, sokağa bırakılmış yaşlılar yer alıyor? Toplum giderek daha acımasız olup sevdiklerine mi kıyıyor...?






Şubat 19, 2013

HAYATIN BAHARLARI



Hayatın içinde dört mevsimi yaşamak mümkün olduğu gibi, gençlik çağlarında baharı yaşarken sonbahar hüznü çekilebilir. Ya da hayatın sonbaharında yaşama sevinci tükenmemişse, "bahar" gibi günler yaşanabilir. Hayat hızla akarken, bazen mola verme ihtiyacını duyuyor insan. Her şey düzenli bir akış içindeyken bazı engeller ket vurup yaşamın hızını kesmiştir. Bir kısır döngü içindeyken değişime uğrar hayat...

Bazen olumlu, bazen olumsuz nedenlerle-değişimlerle yeni bir düzen oluşur. Yeni durumlara ayak uydurmak çok kolay olmaz tabii. Tıpkı trafikte hızını ayarlayamayan sürücü gibi değişik durumlarla karşılaşabilir insan. Günler, yıllar akıp giderken, yolumuza çıkan kasisler, yokuşlar, kuralsız sürücüler hayatı kesintiye uğratabilir. Bazen bir hastalık, bazen bir kaza, bir yakınımızın ölümü, bir doğal afet, hep hayatımızı farklı kılmaz mı?

Hayat hiçbir zaman dümdüz gitmiyor. Duruma ayak uydurabilen, tüm engellemelere rağmen yeniden yola devam edebiliyor. Hayata sıkı bağlarla tutunmuşsa insan; kazalar, hastalıklar ve kayıpları da daha çabuk atlatabiliyor. Yaralar sarılırken, beyin de yeni bir düşünme sürecine giriyor. Puslu bir camdan değil, daha parlak, daha aydınlık bir pencereden dünyaya bakılıyor. 

Hayat devam ederken bazen bir süre kendini dinliyor insan... Değişik duygularla önce içinde bir isyanı yaşarken sonra durulup, olayları kabulleniyor. İnsanoğlu her çeşit duruma çabuk alışıyor. Yaş ne kadar gençse, uyum süreci o denli hızlı oluyor. Yaş ilerledikçe tahammül gücü azalıyor, sabır tükeniyor, uyum zorlaşıyor. 

Şairini hatırlayamadığım ne güzel, ne anlamlı bir şiirdir:

"Çocukken bacaklarımız en önde,
Beynimiz ve kalbimiz ardından koşardı.
Gençken kalbimiz en önde,
Beynimiz ve bacaklarımız ardından koşardı.
Yaşlandık...
Her biri ayrı yöne koşuyor.


Keşke hayat boyu beyin, bacaklar ve kalp arasındaki dengeyi sağlayabilseydik; dünyaya, yaşama uyum da daha kolay olurdu. Ve belki de böylece  sonbaharlarda ilkbaharlar gibi günler yaşardık.

Makbule Abalı- Eğitimci
2013 Şubat Mersin



Şubat 16, 2013

KÖKSÜZ SEVGİLER

Bazen çevrenizde sizin de dikkatinizi çeker mi? El ele, omuz omuza, aksak adımlarla yürüyen yaşlı çiftler vardır. Güçsüz vücutları, çökük omuzları, yavaşlatılmış adımlarıyla adeta ağır çekimde önünüzden kayıp giderler. Belki de farkına bile varmazsınız. Ama onlar birbirlerinin farkındadırlar. Mutlu, huzurlu yüzleriyle adeta hayatın içinden birer yıldız gibi kayıp giderler. Elleri sımsıkı birbirine kenetlenmiştir, birbirlerini kaybetmekten korkarlar. Öyle bir dayanışma sergilerler ki gözlerinizi alamazsınız. Ne öyküler yazılır kafanızda, bir süre hayal dünyasında dalar gidersiniz...

Gençken aşık olmak kolaydır. Önemli olan, yaşlılık yıllarında sevgiyi, dostluğu, arkadaşlığı sürdürmek değil midir? Birlikte düşünmek, karar almak, iyi-kötü günde yanında olmak, gerektiğinde başını omuzuna dayayıp huzur bulmaktır. Yıllara kök salmış sağlam sevgiler kolay kolay tükenmezler. Saçlar ağarıp yüzler buruşsa da,
sağlam temelleri sarsılmaz.

Aşkı, tutkuyu, sevdayı anlatan çeşitli oyunlar, filmler, öyküler, romanlar var. Bu yılın ödül alan filmlerinden biri 'aşk-amour" filmiydi. Ünlü yönetmen Michael Haneke'nin filmi,bildiğimiz aşk filmlerinden çok farklıydı: Çok uyumlu bir yaşam içinde, emekli müzik öğretmeni bir çift. Eşlerden biri-kadın- bir beyin sarsıntısı sonucu felç geçirir. Böylece çiftin düzenli, mutlu yaşamları altüst olur.Uzun bir süre erkek eşine bir bebek gibi bakar, her ihtiyacını karşılar, ev temizliğinden bulaşıkları yıkamaya kadar her işi üstlenir.

Bazen doğal olarak pes ettiği zamanlar da oluyor. İnsan olarak insani duygular yaşıyor; öfkeleniyor, sinirleniyor, ağlıyor, çaresizlik içinde isyan ediyor. Ve bir gün... artık sevdiğinin acı çekmesini istemiyor...Film şaşırtıcı, çarpıcı bir finalle bitiyor. Büyük aşk bir başka biçimde son buluyor.

Aşkın, sevdanın anlatımı yüzyıllardır kişiye, kişiliklere göre değişiyor tabii ama, geçmişte her şey daha farklıydı.Bazen bir bakış, bazen bir duruş, ya da ses tonu çok şey anlatabilirdi. Beden dilinin o yıllarda çok daha etkili olduğunu görüyoruz.

Geçmişte uzun yıllar önce izlediğim bir Atıf Yılmaz filmi geliyor aklıma: "Selvi boylum al yazmalım" Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin rollerinde ne kadar inandırıcıydılar.İnsanın yüreğine dokunan, düşündüren bir aşk öyküsü... Filmin sonunda tutkulu aşk değil, sabırla emek harcanan sevgi galip geliyordu. Film yıllar sonra da izlense insana aynı duyguları yaşatıyor; Köklü sevgiler zamanla gelişiyor, sabır ve emek istiyor, ilmik ilmik dokunup sağlam bağlarla örülüyor.

Oysa günümüzde bazı aşklar ya da aşk sanılan duygular, köksüz ağaçlar gibi nasıl da kısa zamanda çatırdar, tükenir ve çöker... Haberlerde her gün onlarca aşk ve namus cinayeti izliyoruz. Sevdiğini, nişanlısını, eşini, çocuklarının annesini acımasızca yaralayan, öldüren, doğru yaptığını düşünen insanlarımız...

Elimizdekini, yanımızdakini kaybedince değerini anlıyoruz çoğu kez: çevreyi mahvedip "çevre koruma günü" düzenliyoruz. Çocuklara oyuncak tabancalar hediye edip öte yandan "Barış Günü" kutluyoruz. Sevdiklerimizi incitip kırdığımızda "Sevgililer Günü" imdada yetişiyor. Oysa en pahalı hediye bile kırılan insan kalbini onarabilir mi?

Çabuk tüketilen, uzun sürmeyen, farklı sevgiler; içinde dostluk, arkadaşlık barındırmayan günlük ilişkiler. Tıpkı dalsız, budaksız, cansız, köksüz ağaçlar gibi... Köksüz sevgiler...