Sayfalar

Eylül 21, 2013

BİR ALZHEİMER HASTASIYLA KOMŞU OLMAK...



"21 Eylül Dünya Alzheimer Günü'nde" tüm Alzheimer hastaları ve hasta yakınlarını saygıyla anarak,sonsuz dayanma gücü dileyerek...

ÖYKÜ
Etrafı son bir kez gözden geçirdi. Yastıkların yerini yeniden değiştirdi. "Renkleri uymadı" dedi, gene o tarafa yöneldi. Ayağı tökezledi. Tam düşmek üzereyken koltuğa tutundu. "Çocuklar artık yaşlandın anne diyorlar, galiba gerçekten yaşlandım." diye söylendi. "Yarın temizlikçi bayan gelecek, oysa hiç istemiyorum" diye düşündü. "Geçen gelişinde temizlik yaparken halının altına sakladığım paraları da buldu. Ne zamandır paralarım eksik çıkıyor, kuşkulanıyordum. Emekli maaşım da aldığım gün tükendi."

Bu arada çalan kapı ziline koşturdu. Marketteki çocuk siparişleri getirmişti; 3 ekmek (oysa evde 1 kişiydi) bulaşık deterjanı, çamaşır deterjanı, yumuşatıcı. Çamaşır deterjanını özenle buzdolabına yerleştirdi. Mutfakta bulaşık deterjanının yerini arandı. Aynı deterjandan daha önce de alınmış, üç tane deterjan ardı ardına dizilmişti. "Bu kadın nasıl da israfı seviyor, her şeyin yerini de karıştırıyor" diyerek öfkeyle kendi kendine konuştu. Bulaşık deterjanlarından birini aldı, dikkatle ekmek kutusunun içine yerleştirdi. Etrafına bakındı, iş bitirmenin hazzıyla gülümsedi. 

Ansızın çalan zille irkildi; Telefona yöneldi, açtı... ses yoktu. Zil tekrar çaldı. Birden kapıyı akıl etti.Ağır adımlarla gitti, açtı. Gelen yan dairedeki genç komşusuydu. "Nasılsın Fatma Teyze, bir ihtiyacın var mı?"Fatma Hanım yalnız yaşayanların konuşma tutkusuyla söze başladı: "Yorgunum yavrum, çok yorgunum. Kafam karmakarışık. Ne yediğimi, ne içtiğimi hatırlamıyorum. Bankada telefonumu sordular, bilemedim. Ben artık eski ben değilim. Ne oldu bana bilemiyorum. Evden çıkmak istemiyorum. Kaybolmaktan korkuyorum.Kızım"artık yalnız yaşayamazsın anne" diyor. Oysa ben kendi evimde olmak istiyorum. Kesik kesik anlatıyordu. Durdu, soluklandı. "Sana elimle köpüklü bir kahve yapayım hanım kızım." Mutfağa doğru uzaklaştı.

Mutfaktan tabak kaşık sesleri geldi önce. Sürekli akan su sesi duyuldu sonra. 10 dakika sonra tepside iki dolu kahve fincanıyla Fatma Hanım belirdi mutfak kapısında. Gülümsüyordu... "Ne güzel kahvemi senin elinden içeceğim, mis gibi de kokuyor" dedi komşusu.  Ancak kahvesinden bir yudum almasıyla püskürtmesi bir oldu. Öksürmeye başladı... "Fatma Teyzecim şeker yerine tuz koymuşsun." Fatma Hanım suçlu çocuklar gibi başını önüne eğdi, "Yapamadım değil mi... gene yapamadım... Gözlerinden aşağı yaşlar süzülüyordu. 

"Fatma Teyzecim ben zamanında senin çok güzel kahvelerini içtim, bugün içmesek de olur. Hem sen bana o nefis tarçınlı kurabiyelerinden de yaparsın" Fatma Hanım'ın kısık sesi belli belirsiz duyuldu; "Ah canım kızım, tarifleri de hatırlamıyorum artık. Geçenlerde bir tepsi kurabiyeyi yaktım. Amcan sağken böyle değildim. Onun sevgisi beni koruyordu sanırım. Şimdi neredeyse adımı sorsalar bilemeyeceğim. Geçen gün dolma yaptım, içine pirinç koymayı unutmuşum. Eskiden yarım saatte yaptığım işi şimdi iki saatte zor bitiriyorum. 

İkisi de tekrar oturdular. Uzun bir sessizlik arası oldu... Birden içerideki çamaşır makinesinin çamaşırı sıkma sesi duyuldu. "Ah unutmuştum" dedi Fatma Hanım. "Sabah kalktığımda makineyi çalıştırmıştım, az sonra biter. Güneş batmadan çamaşırları asmak gerek." Birlikte makineye yöneldiler... "Ama bu en kısa program Fatma Teyze. Program bitince bir daha, bir daha aynı programda yıkama yaptırmışsın." Fatma Hanım sustu.... Sanki o sessizliğe inat, çamaşır makinesi tüm gücüyle, tüm hızıyla çalışmaya devam etti. ..
Yılların yorgunu Fatma Teyze oturduğu koltukta kısa süreli bir gündüz uykusuna daldı. Kim bilir uyandığında, (eski zaman terbiyesiyle) komşusunun yanında uyuyakaldığı için ne kadar utanç duyacaktı. .

Genç kadın evden hemen ayrılamadı. O da çökercesine bir koltuğa oturdu. Düşünceler sonsuz bir hızla beyninden akıp geçiyordu: Makineler programlanıyor, istenen aklıkta, istenen parlaklıkta, istenen miktarda çamaşırı istenen sürede yıkayabiliyor. Oysa insan hayatı... Hayat başlangıçta nasıl başlıyor, nasıl sürüyor ve nasıl bitiyor. Yitirdiğimiz, geri getiremediğimiz ne çok şey var. Günler, aylar, yıllar birbiri ardınca geçiyor. Planlanmış, programlanmış hayatlar alzheimer'la parçalanmış hayatlara dönüşüyor. Alzheimer insan ömründen ne kadar sürede neler çalıyor, neleri, kimleri unutturuyor, nasıl bir tahribat yaratıyor ? Alzheimer, eski güzel, sağlıklı insanlara, yaşanmış muhteşem hayatlara hükmediyor... Ve ne yazık, henüz tedavi şansı yok...
........................
Çamaşır makinesi durmuştu. Genç kadın makineyi kapattı. Yaşlı kadını rahatsız etmemek için ayaklarının ucuna basarak sokak kapısını açtı, kendi dairesine geçti. Hayat tüm hızıyla devam ediyordu...

Eylül 15, 2013

ZİLLER ÇALARKEN



Yarın okullar açılıyor. Ziller yeniden çalmaya başlayacak. Uzun bir tatilin ardından okul yoluna dönüş heyecanı başladı. Geçen yılın ardından bir üst sınıfa devam edecekler var. Ama bir de bu yıl okula ilk kez adım atacaklar var. Henüz öylesine küçükler ki... Onlar için bir belirsizlikler yumağı, bir bilinmezler dünyası. İlk hafta onlar için "uyum haftası" olarak belirlendi. 

Okul... kocaman yeni bir dünya. Evinden uzakta, hiç tanımadığı kişiler, yeni arkadaşlar, bilinmeyen kurallar... Herkesin anlattığı bir şeyler var ama, henüz parçalar yerli yerinde oturmamış. Kafada yüzlerce soru işareti, yüzlerce cevapsız soru. Bu yıl okula başlayacaklar, geçen yılkilerden daha şanslılar. Onlar 60 aylıkken, 5 yaşındayken okula başlamışlardı. Bu yıl alınan kararlar daha esnek. Çocuklar 69 aylıkken (5 yaş 9 ay) öğrenim yaşantılarına başlayacaklar. O yaştaki çocuklarda birkaç ay bile bilgi ve beceride öylesine fark yaratıyor ki.

Küçük kas becerisi, kalemi kullanabilme, dil gelişimi, sosyal gelişim, sayısal beceriler... Çocukların bireysel ayrılıklarına göre; becerilerde, yeteneklerde, davranışlarda çok büyük farklılıklar sergilenebilir. Çocukların sosyo-ekonomik durumlarına göre veya çeşitli nedenlerle okul öncesi eğitimden yararlanamamış olmaları okula uyumu daha da güçleştirecektir. Kurallar dünyası çocuğun minicik kafasında tam bir karmaşa yaratabilir. Her şey 1. sınıf öğretmeninin sevgisi, sabrı ve ustalığıyla yavaş yavaş düzene girecektir. 

Elbette ilköğretim 1. sınıf öğretmeni çeşitli sorulara hazırlıklı olacaktır;
"Öğretmenim, zil ne zaman çalacak?"
"Öğretmenim, kalemim kırıldı ne yapayım?"
"Öğretmenim, zil ne zaman çalacak?"
"Öğretmenim sizi öpebilir miyim?"
Bazen "öğretmenim" sözcüğü de değişime uğrayabilir;
"Örtmenim çişim geldi."
"Ö-ret-meenim ben çok sıkıldım, ne zaman eve gitcez?"

İlkokul öğretmeninin adını unutmayan, davranışlarından büyük ölçüde etkilenmiş ne çok kişi vardır aramızda. Madalyonun diğer yüzünde adını bile hatırlamayanlar, davranışlarından olumsuz etkilenenler, hala o izleri taşıyanlar... Sevmiş ve benimsemişse çocuk için "öğretmen" her şeydir. Bu konuda anne babasını karşısına alabilir: "Siz bilmiyorsunuz, öğretmenim böyle söyledi, en doğrusunu o bilir."

Her şeyin ilki zordur; zaman ve sabır ister, yorucudur, emek harcamak gerekir. Ama hangi iş kolaydır ki? Zoru başarmak; hayatta bir basamak atlamaktır, mutluluktur, yaşama bir tutam güzellik katmaktır. Öğretim başladıktan belli bir süre sonra okuma yazmaya geçen çocukların yüzlerindeki tebessüm, gözlerindeki parıltı hiçbir şeyle ölçülemez. "Masal dinleyiciler" "masal anlatıcılar" olacaktır artık. 

Zil seslerini unutmuştuk. Yarın özlediğimiz ziller yeniden çalacak. Heyecanla, umutla bize pek çok şeyi yeniden hatırlatarak, yeniden düşündürecek. Çocuklar yarın okula hangi kıyafetlerle gidecekler? Önce "isteyen istediği kıyafetle gidecek" dendi, sonra bazı okullar formaya karar verdi. Çocuklar, veliler kime, neye, nasıl inanacaklar? Önlerinde uzanan uzun ilköğretim yıllarında hangi kararlar değişecek veya değişmeden uygulanabilecek?

Okullar açık olduğu sürece ziller beynimizde yankılanmaya devam edecek. Yarınlar için, çocuklar ve gençler için, eğitim-öğretimde daha iyiye ulaşmak için, zilleri var gücümüzle takip edeceğiz. Çalan okul zilleri yüreklerimizin bam telini hep titretecek. 

Eylül 06, 2013

YAZA VEDA


Eskiden ilkokullarda sınıf öğretmenlerinin özenle hazırladıkları mevsim şeritlerinde de belirtilirdi. Haziran, Temmuz, Ağustos/Yaz. Eylül, Ekim, Kasım/Sonbahar. Çocuklar o resimlere bakar, ritmik olarak sayarlardı.
Bir yaz daha geçip gitti. Sonbaharın ilk günlerini yaşıyoruz. Henüz çok belirgin olmasa da; değişen hava, esen rüzgarlar,yağan yağmurlar, fark edilen küçük telaşlar, yapılan hazırlıklar... Yaza veda ederken sonbaharı karşılamaya hazırlanıyoruz.

Yaz ne kadar hareketlilik, heyecan, coşku, sevinç ifade ederse, sonbahar tam tersi, hüzün, sessizlik, sakinlik, durgunluk içeriyor. Bir değişimi, başkalaşımı vurguluyor. Belki sonbahar,  insanın yazdan sonra adeta yeniden kabuk değiştirmesidir. Bir karar verme, düşünme sürecidir. Yeni başlangıçlara bir kapı aralamaktır. Artık tatil bitmiştir, göreve dönüş zamanı, bir sorumluluk üstlenmedir. Öğrenciler için okula dönüş zamanıdır. Benzetmek gerekirse; ilkbahar umutları yeşertme zamanı ise, sonbahar umuda yolculuk zamanıdır. Sonbahar içinde hüzün barındırır ama aynı zamanda farklı bir tat, farklı bir arayıştır. Rengarenk çiçekler nasıl yazın simgesi ise, sararmış yapraklar, solmuş bitkiler de sonbaharı vurgular. 

Yazın bitişi, sonbaharın gelişi en çok yaylalarda ve sayfiye yerlerinde hissedilir. Yazın sıcaklarından, alışılagelmiş yaşamlarından kaçan kent insanları birkaç aylığına yaylaları doldurmuşlardır. Geçici olarak nüfus artmış, alışveriş çoğalmış,sosyal ilişkiler zenginleşmiştir. Tatilciler için "dinlenme zamanı", belde halkı için çoğu kez "iş zamanıdır": Ağaçlar ilaçlanacak, aşılar yapılacak, meyveler toplanacak, hayvanlara bakım yapılıp ot toplanacaktır. Kışlık ürünler de bu mevsimde hazırlanır; Domates, biber salçası, reçel, marmelat, erişte, tarhana, kurutulmuş meyveler, yazdan sonbahara güçlü bir geçişin ön hazırlıklarıdır.

Yayla halkı için" tatil zamanı" kış mevsimidir, Yoğun kar hayatı durdurduğunda, yazın yorulan bedenler dinlenecektir artık. Köylerde, beldelerde hayat daha sade, daha yalındır. İnsan teninin toprakla teması, sadece bedene değil, ruha da iyi gelir. Hayatın renkleri kişinin beklentilerine göre değişir. Büyük kentlerdeki insanların değişik nedenler dışında bazen tükenmişlik sendromu ya da bıkkınlık, yorgunluk, usanma sonucunda kaçtıkları küçük yerlerdeki insanlar da onların iç yüzünü bilmedikleri yaşamlarına özenirler belki de... Başkalarının hayatı kimilerine ilginç gelir sırlarıyla, bilinmeyenleriyle.

Yaylalar, sayfiye yerleri "mevsimlik" geçici konuklarını yolcu ettikten sonra tekrar alışılagelmiş eski düzenlerine dönerler. Hayat normale dönmüştür artık. Kimisi için kazançlar, kimisi için kayıplar söz konusudur bu geçici gidiş gelişlerde. Karşılıklı bir kültür etkileşimi de inkar edilemez elbette bu geçici konaklamalarda. Organik ürünler, katıksız gıdalar, doğal yöntemler... Yeniden , yeniden gündeme gelecektir. 

Yeni bir döneme kadar küçük değişikliklerle sesler ve görüntüler yazın bitip sonbaharın geldiğini vurgular: Boşalan evler, insansız sokaklar, birikmiş çöpler, etiketlerde düşen fiyatlar... Sahipleri tarafından terk edilen kedi ve köpeklerin çaresiz yakarışları... Uzaklardan belli belirsiz duyulan bu yılın modası yeni sesler, yeni şarkılar...Ağaçların sararan yaprakları düşerken ansızın bastıran güz yağmurları, sanki bütün kiri, pası temizlemeye çalışmaktadır. 

Mevsimsel geçişler hep bir "uyum sürecini" zorunlu kılmaz mı? Kişinin daha güçlü, daha zinde ve istekli olması, bu uyumu da kolaylaştıracaktır elbette. Uzun bir yaza "veda" ederken sonbahara "merhaba" demek, eski bildik bir dostla yeniden karşılaşmak gibi...

Makbule Abalı- Eğitimci
Eylül-2013 Mersin




Ağustos 23, 2013

PAYLAŞMAK


Dünyanın değişimine çeşitli canlılar bir başka biçimde ayak uyduruyorlar. Hayatlarını devam ettirme çabası, barınma, beslenme, çoğalma sorunları yüzyıllardır bazen azalarak, bazen çoğalarak sürüp gidiyor. Çevrenizi dikkatlice gözlemlediğinizde, her şey bir başka biçimde görülüyor, fark ediliyor. Bazen hayvanlardan da alınabilecek ne güzel dersler var. 

Yazın son günleri İstanbul Moda'da kuş sürüleri gerçekten izlemeye değerdi. Belki de bu gözlemlerden nice öykü, nice film yaratabilecek ustalar bulunabilirdi. Zaten" hayat" bir öyküler bütünü değil midir? 
Bu yıl kargalar ne kadar çoğalmış. Sabahın ilk ışıklarıyla seslerini duyuyorsunuz. Bazen bir çocuk ağlaması, bazen bir insan haykırışı gibi...kimi zaman irkiliyorsunuz. 

Garip ama sanki yılların kargaları biraz da evcilleşmişler. Balkon demirlerine rahatça konuyorlar. Genellikle boş evlerin damlarını, çatıları mesken edinmişler. Pike yaparak inişleri bazen ürkütücü de olabiliyor. Öylesine korkusuz, pervasız hale gelmişler ki, kimi zaman parklarda hatta yollarda rahatça dolaşmalarına tanık olabiliyorsunuz. Adeta La Fontaine masallarındaki "aptal karga" gitmiş, yerine "uysal karga" gelmiş. 

Aynı cins kuşlar arasında inanılmaz bir dayanışma, düzen ve uyum var.Sanki birbirlerinin varlığına saygı duyarak geçimini elde etme, karnını doyurma, var olma mücadelesine girmişler. Adeta bir orkestranın ahenkli çok sesliliği içinde uyumlu bir bütünlük sağlanmış. Doğanın o karmaşıklığı, gürültü ve patırtısı içinde bu güzelliği fark etmemek, hayran olmamak elde değil. Göze, kulağa, ruha hitap eden bir güzellikler bütünü... Şaşırarak beğeni ile izliyorsunuz. 

Kargaların görünmez olduğu saatlerde martılar ortaya çıkıyor. Tarihi Moda İskelesi'ne inen yoldaki balık lokantaları öğleye doğru ellerindeki balık artıklarını, kuşlara yem olarak atıyorlar. Martılara gerçek bir ziyafet bu... Sanki o saati bilircesine önce büyük martılar çatılarda yerlerini alıyorlar. Sonra adeta çığlık çığlığa diğerleri de çağrılıyor. O an nereden çıktığı belli olmayan irili ufaklı bir sürü martı , o günün sunumunu paylaşıyorlar. 

Yemek sunumu tam bir seremoniye dönüşüyor izlediğinizde; önce kanat çırpışlarını duyuyorsunuz, sonra havada süzülüşlerini görüyorsunuz. Her şey beş dakikada tamamlanıyor. Onca martı ne zaman, nereden çıktı tahmin edemiyorsunuz. Yemek bitiyor, gene yerlerine dağılıyorlar. O güzelliği görüntülemeye ya da resmetmeye zaman bile yetmiyor. Bir varlar...bir yoklar...

Dünyanın pek çok köşesindeki canlılar gibi, hayatlarını devam ettirmek için boğaz derdine düşmüşler. Ama kavgasız, gürültüsüz, paylaşmayı bilerek, birbirlerine yer açarak, fırsat vererek karınlarını doyuruyorlar. "Mutluluğun resmi" gibi "açlık ve tokluk" resmedilse idi, tablodaki mat, silik renkler giderek parlak, aydınlık renklere dönüşürdü herhalde. Açlık hüznü, çaresizliği, tokluk ise neşeyi, coşkuyu çağrıştırıyor. Kuş seslerinde bile bunu duyumsuyorsunuz.

Gün boyu varlar ama genellikle öğleden sonra, kırlangıçlar ortaya çıkıyor. Sayıca daha azlar. "Merhaba" dercesine küçük çığlıklarla geçip gidiyorlar. En son serçeler uçmaya başlıyor. "Biz de varız" dercesine ve sanki küçük olmanın bilincinde olarak, sıralarını bilerek...  Gün boyunca başka mekanlarda, damlarda, pencerelerde kendilerine ikram edilen ekmek kırıntılarını bitirmişler, uzun bir günün sonunda ağaç evlerine çekilip, yeni bir güne hazırlanacaklar. 

Ve ertesi gün, gece bitip güneşin ilk ışıklarıyla yeni bir gün başlarken, yeniden bir "yaşam uğraşı" başlayacak tüm canlılar için. Belki biraz geç, belki biraz erken... Ağaçlarla, evlerle, damlarla, çatılarla, denizlerle, doğayla , insanlarla ve kendileriyle dost kuşların da karınlarını doyurma mücadelesi hep sürecek. Birbirlerini yemeden, incitmeden, hırpalamadan paylaşacaklar yemlerini. 
Kuşlardan öğreneceğimiz çok şey var.Uçun kuşlar uçun...

Ağustos 17, 2013

İÇİMİZDEKİ DUYGULAR...


Unutamadığınız bazı kitaplar, sözler vardır. Zamanında not almış, bazı cümlelerin altını çizmiş, tekrar tekrar okumuşsunuzdur.Ancak o tür kitapları kitaplığınızın karanlık bir köşesinde saklayamazsınız. Beyinleri aydınlatmak için, yeri geldiğinde belleklerde yeniden yer bulacaklardır. Faruk Erem'in " Bir Ceza Avukatının Anıları" yıllar önce okuduğum ve çok etkilendiğim böyle bir kitaptı. Gerçek insan öykülerinden yola çıkarak yazılmış bir öz eleştiri idi. Hukukçuların da hata yapabileceğini, yanlış kararlar alınabileceğini öyle güzel, akıcı bir dille anlatıyordu ki. O yıllarda " Hukuk Fakültesine başlayan her öğrencinin okuması gereken bir kitap" diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Faruk Erem 10 yıl Barolar Birliği başkanlığı yapmış, Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunmuş. Deyişlerine katılmamak elde değil: "Hukukun en doğru tanımı şudur; Hukuk İnsanlıktır." "Bir ülkede bir tek masum kişi cezalandırılmış ise o ülkede herkes suçludur." "Hukuk insanlıktır." "Suçluyu kazıyınız, altından İNSAN çıkar."

"Adalet nedir, size ne çağrıştırıyor?" diye insanlara bir soru sorulsa herkes benzer şeyler söyleyecektir elbette. Oyun çağında bir çocuk belki de "Beni döveni dövmek" diyecektir. Bir başka çocuk belki biraz düşündükten sonra şöyle diyebilir; "Annemin bana kardeşimden daha çok süt vermesi, çünkü benim büyümem lazım."
Öğretmenin adil olması istenir. Notunu hakça veren, öğrencileri arasında ayrım yapmayan öğretmen "adil" öğretmendir. Anne-babanın adil olması, gelecekte çocuklarında da "adalet" kavramını pekiştirecektir. Yöneticinin adil olması çalışanların verimliliğini yükseltir.

Adalet duygusu güven verir insana, hayatın yolunda gittiğine dair bir teminattır, güvendir. Adaletin kaybolduğu duygusu huzursuzluktur, tedirginliktir, korkudur, güvensizliktir, endişedir.Eskiden bazı yabancı filmleri seyrederken, karar aşamasında jürinin değerlendirmelerini izler, "iyi ki bizde jüri sistemi yok" derdik. Adaletsiz bir sistem idi. Suç ve cezayı değerlendirirken hukuk emsal gösterir mutlaka, kıyaslamalar yapar. 

Bir hukukçu gözüyle değil elbette, ama sade bir vatandaş olarak da bilmek istiyor insan: Adaletin terazisi eğilince kimi insanlar da yerli yersiz eğilmeye mi başlarlar? Başı dik ve onurlu olmanın, insanın kişiliğine artı değerler yükleyeceğini öğrendik biz. Bizim kuşak yürekten inanmanın, yalancıktan inanmaktan bin kat iyi olduğunu belledi. Hiç tanımadığımız, görmediğimiz bir insanın acısı, hüznü, bizim acımız, bizim sıkıntımız olabiliyor.

Belki kadın duyarlılığıyla, belki eski bir eğitimci ruhuyla, ama en önemlisi insan kimliğimle merak ediyorum:
Gazeteleri karıştırırken, televizyonda tartışma programlarını izlerken biri beni inandırsın istiyorum. "Suç ve ceza" kavramları kafamda altüst olmuşken, onları eski yerlerine yerleştirmek istiyorum. 
Yoksa kim haklı, kim haksız, kim güçlü, kim güçsüz, kim içeride, kim dışarıda... Yargılarımızı oturtmak çok zaman alacak... 

Temmuz 29, 2013

HAYATIN ROTASINI BELİRLEMEK...

Yaşantınızda hiç büyük bir sınava girdiniz mi? Sınav heyecanını tüm benliğinizle hissettiniz mi? Sakin bir yapınız varken nasıl panikler yaşadınız? 

Hayatınızın düzeni altüst oldu belki de... Beslenme, uyku düzeniniz, sosyal etkinlikleriniz, arkadaşlık ilişkileriniz... 

Her şey sınava endekslendi o yıl. "Sınav" tüm ailenizin hayatını esir aldı adeta. Yaşayan bilir nelere nasıl göğüs gerdiğinizi. 

Her türlü olumsuzluğa rağmen amaç belirlidir; geminin limana varması gerek. Milattan önce 9. yüzyılda yazılmış bir yazı amaçla sonucu ne güzel dile getirir.: "Rüzgarın yönünü değiştiremiyorsan, yelkenleri rüzgara göre ayarla. Dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir."

Gençler için hayatlarının rotasını çizmek kolay değil. Alan seçimi, okul seçimi, meslek seçimi... hepsi birbirine bağlı. 

Yanlış kararlar, yanlış seçimler insanın geleceğini karartabiliyor, yaşamı sekteye uğratıyor. Gelecekte "diplomalı işsiz" olmamak için, sadece kişisel yeteneklerin  değil, ülke koşullarının da iyi bilinmesi gerekiyor. 

"Bu yılın ÖSYM  Yerleştirme Sonuçları belli oldu" haberi uzun uzun düşündürüyor insanı. Kim bilir kimler nerelerde hayata hazırlanacak, kimler olması gereken yerlerin çok uzağında olacak? Kimler gerçek anlamda "kazandı" ya da "kaybetti" ? Birinci ve ikinci sınav sonuçları incelendiğinde, genellikle kız adaylar erkeklerden daha başarılı. 

Birinci sınavda 8 bin 500 aday sıfır puan alırken ikinci sınavda ÖSYM bu rakamı açıklamadı. Bu sayı her yıl artarak ortaya çıkıyordu. Keşke bu yıl da açıklansaydı. Eğitim sistemimizdeki yanlışlar, eksiklikler bilinse önlem almak daha kolay olmaz mı? 

Yıllardır ilköğretimden itibaren uygulanan sınavlarda en büyük başarısızlık  Fen Bilimleri Testinde görülüyor. İkinci olarak Matematik Testi en başarısız olunan alan. 

Bu yıl 40 soruluk Fen Bilimleri Testinin ortalaması 3,5 . Yıllardır 4 netin üstüne çok nadir çıkılmış. Genel ders notu veya sınıf geçme, okul bitirme notlarında çok başarılı görünen bazı öğrenciler bile fen testinde çok başarılı değiller. Her alanda başarısızlığın nedenlerini bilmek, başarı grafiğini de yükseltecektir. 

Sınavlar aileler ve öğrenciler için bir kâbus olmamalı. Testler, objektif bir ölçme-değerlendirme aracı olarak kullanılmalı. Yıllardır değişmez bir biçimde Hakkari ve Şırnak, sınav sonuçlarında "en başarısız iller" sıralamasında en üst sıraları paylaşıyorlar. Elbette bunun pek çok nedeni olabilir, ancak oralarda da değerlendirilmeyi bekleyen nice beyin var. 

MEB ve Tübitak işbirliğiyle yapılan "Bu Benim Eserim" Yarışmasında Şırnak'ın Boyuncuk Ortaokulu öğrencileri Ahmet Özdemir ve Asya Erkol Kimya alanında "kara lahana ve kömürden mürekkep yapımı" projesiyle "Türkiye birincisi" olmuşlar. Yüz yüze kutlamak isterdim bu başarılı gençleri. Bu haberi aramızdan kaç kişi duydu acaba?

Eğitim-öğretimde yönlendirme, teşvik, değerlendirme ne kadar önemli. Gençleri motive etmek, kendilerine güven duymalarını sağlamak, dersleri sevdirmek, konuları hayatla bağdaştırmak... Bu tür çalışmalar öğretmeyi ve öğretmenliği de daha zevkli hale getirecektir. 

Rehber Öğretmenlik yaptığım yıllarda gençlere sorardım; "10 yıl sonra kendinizi nerede, nasıl görmeyi hayal ederdiniz?" Çok ilginç, çok farklı cevaplar alırdım. Bazen gerçek üstü cevaplar da olurdu, ama hayaller de gerçeğe giden yolda bir adım değil midir? 

Neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirildiğinde her şey daha anlaşılabilir ve yorumlanabilir oluyor. 

"Geminin rotası" ne kadar uygun saptanabilirse varılacak limanlar da o denli yaşanabilir olacaktır.

Makbule Abalı-Eğitimci
29.07.2013 Mersin


Haziran 25, 2013

SEVGİ-SEVDA KUŞLARI...


Toplum olarak sevgiye, güzel duygulara, güzel, yumuşak sözlere nasıl da ihtiyacımız var. Hayatın karmaşası içinde sakinlik ve dinginlik arıyor insanoğlu. Hayatı anlamlandırmak, kolaylaştırmak, mutluluğa yol açmak istiyor. Kavgasız bir hayat için çabalamaya değmez mi ? Uzun bir yolu emin adımlarla yürüyebilmek için yanında güvendiği birine ihtiyaç duyuyor insan. Kişilik özelliklerinde uyum, yeni beraberliklere zemin hazırlıyor. Başlangıç kolay görünse de uzun zamanlı beraberlikler karşılıklı güven ve özveriyi, sevgi ve saygıyı  zorunlu kılıyor. Temeli sağlam olan sevgiler küçük ayrılıklarla daha da pekişiyor, güçleniyor. 

Sevgi zaman ister, emek ister, sabır ister. Değeri bilindikçe kalıcılığı artar. Gerçek sevgiyi sahtesinden ayırt etmek hiç de zor değildir. Bakışlar, ses tonu, beden dili gerçeklere ulaşmada en büyük yardımcıdır. Sevginin olmadığı yerde kin, nefret, zulüm, acımasızlık, insafsızlık, kabalık, şiddet giderek çoğalır. Sevgisizlik bir kara bulut gibi çöker yüreklere, yüzlere... 

İnsan, sezgilerinin, önsezilerinin, değer verdiği niteliklerin peşinden gider: Uzun, ince, hassas bir yoldur bu. İnsanı bir bilinmeze de götürebilir, mutluluk köşkünün kapısına da ulaştırabilir. Özveri ister, incelik ister, anlayış ve paylaşım bekler. Hayata adeta bir tül perdenin ardından bakarak net olmayan görüntüleri netleştirmek, neden- sonuç ilişkisi içinde olayları anlamlandırmak, değerlendirmek gerekir. 

Dünyamız her gün yeni oluşumlara tanıklık eder. Dünya tüm hızıyla dönerken sevgiyle örülen yollar daha sağlam, daha dayanıklı uzayıp gider. Bir can bir başka cana yer hazırlar. sevgi çoğalır, paylaşılır, mutluluk katlanarak artar. Dünyanın pek çok yerinde aynı anda yüzlerce doğum gerçekleşir. Yunus Emre ne güzel der; "Bir ben vardır bende benden içeri" Bir iken iki olmak ve sonra üç olmak... hayata daha sağlam bakmayı sağlar, beraberliğe yeni bir renk katar ve çoğu kez daha ılımlı rüzgarlar estirir. 

Sevgi sembolü kuşlar bize ne çok şey öğretirler: Eşleri ve yuvaları konusunda çok seçicidirler. Muhabbet kuşları her kuşla çiftleşmezler. Göçmen kuşlar dönüşlerinde mutlaka eski yuvalarını ararlar. Akşam gün biterken topluca uyudukları ağaçlar hep aynı ağaçlardır. Ağaçları yok olursa o yöreden uzaklaşırlar. Kuşlar yuvalarını çevreden topladıkları çalı çırpıyla yaparlar ama ağızlarından salgıladıkları salgıyla adeta bir harç yaparak öyle sağlam bir yuva yaparlar ki kolay kolay bozamazsınız. Kuşların eşlerine sadık ve bağlı oluşlarından hep söz edilir. Muhabbet kuşları, öğretilen sözcükleri öğrenebilir, ancak erkek ve dişi kuş aynı kafeste olursa konuşmazlar. Belki de birbirleriyle muhabbet ederler.

Kuşlarla ilgili ne çok şarkı, ne çok şiir ve ne çok deyiş vardır; Birbirini çok seven iki insana "kumrular gibi" deriz. Çok mutlu, neşeli kişilere "kuşlar gibi cıvıl cıvıl" denir. Heyecan durumunda "kuşlar gibi yüreği çarpmak", rahatlama durumunda "kuş gibi hafiflemek" deriz. Kuşlarla insanlar öylesine benzerlikler gösterirler ki, sevginin ya da uygun ortamın olmadığı yerde kuşlar da barınamaz. Önce sesleri kesilir, uçuşları azalır, kanatları düşer ve sonra göçer giderler başka diyarlara. 

Sevgi yaşatır tüm canlıları; soluk aldırır, hayata bağlar, mutluluk verir, cana can katar. Dileriz sevgi hep içimizde, başucumuzda olsun. Sevgisizlik kimseyi kırmasın, incitmesin, yaralamasın.
Cem Karaca'nın gür sesiyle okuduğu "Sevda Kuşun Kanadında" adlı şarkısı nasıl da güzeldir:

Dağ başında rastladım ak sakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona "Aşk ne ustam, hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde"
Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın.

Dileriz; şarkılar, türküler, şiirler yaşama tat katsın, anlam kazandırsın, güzellikler hayatımızı zenginleştirsin...

Makbule ABALI






Haziran 20, 2013

ÇİÇEKLER DİLE GELSE...

Dünyamızda bitkiler, hayvanlarla ortak bir yaşam alanını paylaşıyoruz. Bu dünya hepimizin. Ağaçlar, çiçekler, otlar, böcekler, kuşlar, balıklar hayatı zenginleştiriyor, farklı bir ses, farklı bir görüntü katıyorlar. Hangi çiçek sizi rahatlatır, sakinleştirir ya da mutlu eder? Kokusuyla, görüntüsüyle, rengiyle hangi çiçeği kendinize yakın hissederdiniz? Bazı çiçeklerin olumlu, bazılarınınsa olumsuz anıları vardır. Bir tek çiçek bile bazen öyle farklı şeyler çağrıştırabilir ki. Bazı çiçekler rahatlatır, lâvanta gibi. Bazı çiçekler kokusuyla rahatsızlık verir, baygınlık hissi yaratır. Bazı çiçek umudun simgesidir, insana güç verir. Manolya, kırmızı, pembe karanfil gibi. 


Parklarda "çiçekleri koparmayınız", "çimlere basmayınız" yazıları hep beni düşündürmüştür. Neden "çiçekleri, çimleri koruyunuz" değil de, olumsuz bir ifadeyle sesleniliyor? Çiçekleri, ağaçları, bitkileri seven, koruyan, insanları da sever, çevresine zarar vermemeye özen gösterir. Çiçek sevenlerde estetik duygusu gelişmiştir, daha ılımlı, daha sakin insanlardır. Daha şefkatli, daha sabırlı oldukları bile söylenebilir. 

Dikilen veya ekilen bir çiçeğin topraktan baş vermesini beklemek sabır ister, emek ister. İlk can suyunu verdikten sonra belli aralıklarla sulamak ve ilk tomurcuğu gözlemek... Nasıl da güzeldir, heyecan vericidir. Açan her çiçek bir uğraşının ödülüdür. Bir amaç varsa beklemek zor gelmez insana. Parkta, bahçede, balkonda veya pencere kenarlarında yerini bulmuş bir çiçek, bir küçük fidan, bir bitki çevresine enerji yayar adeta. Hava, güneş ve suya yeterince doyan bir bitki, tıpkı sevgi arayışındaki bir bebek, bir çocuk gibi daha rahat serpilir, büyür. 


Ağaçlar ve toprak bedenden negatif enerjiyi alır, vücuda pozitif enerji yükler. Çıplak ayakla toprağa basmak nasıl da rahatlatır insanı. Bilimsel anlamda doğruluk payı var mıdır bilinmez, ancak bazı çiçeklerle bazı insan kişilikleri arasında benzerlikler olduğu bile söylenebilir. Her insanın gönlünde kendine yakın gördüğü bir çiçek yatar. Her insanın kendisiyle bağdaştırdığı, kendisine yakın gördüğü bir çiçek mutlaka vardır. 

Örneğin kır papatyası daha sade insanların tercihidir. Saflığı, temizliği simgeler, ilkbaharın müjdecisidir. Gül sevgi çiçeğidir, sevdayı anlatır. Dikenleri, sevginin acı veren yanının da olabileceğini nasıl da güzel vurgular. Nergis, temizlik, sadelik ve iyi duyguları dile getirir. Ağır kokusuyla varlığını kanıtlar adeta. Dağ nergisleri nasıl da diridir. Toplanıp kente gelince daha çabuk solması yerini değiştirdiği için midir, bilinmez. Hatmi çiçeği de yaylalarda haziran-temmuzu bahar bilip nasıl da boy verir, uzayıp gider sere serpe. Sağlık için yararlı olduğunu da bilir mi acep?


Çiçeklerin sessiz sakin, oldukları yerde durmaları bile ne çok şey anlatır. Çiçeklere anlam yüklemek insanlara da ilginç gelir tabii. Sözcükler ve davranışlarla duygular yeterince anlatılamazsa çiçekler yardımcı olacaktır. Renklerin bile ne kadar farklı anlatımları vardır. Pembe sümbülün melankoliyi, menekşenin alçak gönüllülüğü vurguladığı söylenir. Beyaz gül masumiyet, lityum güven anlatır deniyor. Mimoza kadınların kırılganlığının simgesidir. Bitkiler, çiçekler de can taşıyor, durdukları yerde çevrelerine anlam kazandırmaya devam ediyorlar.

Bazı çiçekler de ders verir gibi düşündürücü örnekler sergiliyorlar: Dikenleri elimize batan, elimizi acıtan, hatta bazen kanatan kaktüsler bile yılda iki kez harika çiçekler açarak verdikleri acı için insanlardan özür diliyorlar adeta. Kaktüs çiçek açmaya birkaç günde hazırlanıyor. Sabah gün doğumuyla, güneşle beraber çok ince, nazik çiçeklerini açar. Bir gün sonra o çiçeklerin ömrü sona erer. 

Bir zamanlar kaktüslerin radyasyonu engellediği gerekçesiyle bilgisayarların yanına konması önerilmişti. Sonra bu haberin doğruluğu kanıtlanamadı. Dikenleriyle acıtıp öte yandan radyasyonu emmek... ilginç tabii. Doğa bir şeyleri dengeliyor mu acaba? Kimsenin kimselere hediye olarak vermediği kaktüs, kendini kanıtlamak mı ister, sürpriz mi yapmayı düşünür, bir özür mü dilemek ister bilinmez, onca keskin, sivri dikenin yanında öyle nazik, öyle ince çiçekler açar ki, şaşırtır görenleri.


Ondan hiç beklemezsiniz bu nezaketi. Kısa bir süre için sunar tüm güzelliklerini. Sadece 1-2 gün...o kadar. Hep çevresindekileri azarlamaya, incitmeye alışmış insanlar gibi gene sürdürür huyunu. Ta ki yeni çiçekler oluşuncaya kadar. Oysa insan ömrü gibi çiçekler de kısa ömürlüdür. Güzel şeyleri daha çok görmek ister insanoğlu. Daha iyi şeyler duymak ister. 
Kaktüsler de bunu bilebilselerdi, dikenlerini daha az batırırlar mıydı acaba? 
Çiçeklerin dili olsa neler neler anlatırlardı kim bilir...


Makbule Abalı- Eğitimci
Haziran-2013 Mersin

Haziran 08, 2013

DUYGU PATLAMALARI...


Olaylar ve kişiler karşısında hepimizde farklı duygulanımlar oluşur: Seviniriz, güleriz, bağırırız, haykırmak gelir içimizden, üzülürüz, hüzünleniriz, ağlarız, sessizliği seçer, içimize kapanırız. Çünkü insanız... Duygularımız tavan yapar bazen; Her zamankinden farklı şiddette, farklı boyutta yaşanır her şey. Ne hissettiğimizi anlatmaya renkler de yardımcı olur: Öfkeden mosmor kesilmek, utançtan kıpkırmızı olmak, korkudan bembeyaz olmak, endişeden sapsarı kesilmek gibi...

Tehlike karşısında tüm canlılarda öncelikle iki davranış görülür. Savunmaya geçme veya kaçma davranışı. Tehlike karşısında beden de daha dirençli hale gelir, farklı hormonlar salgılanır, kaslar güçlenir. Tüm canlılarda saldırıya hazır değişimler gözleriz. Kedilerin tüyleri kabarır, sesi değişir. Kaktüs cinsinden çiçekler, savunma amaçlı dikenlerini saldırıya hazır hale getirirler. Kaplumbağalar başlarını kabuklarının altına gizlerler. 

Çok sakin bir insanın bir olay karşısında birden patlamasına tanık oldunuz mu hiç? Yanardağ gibidir adeta. İçinde biriktirdiği her şey lavlar gibi akıp gitmektedir sanki. Değerlerine ters düşen her şeyle mücadele etmeye hazırdır o anda. Bir enerji boşalımı olmaktadır adeta. Çok sabırlı, ölçülü insanlarda da aynı durumu gözleyebiliriz bazen. Bir fitil ateşlenmiştir adeta. Onca yılın birikimi, bir ses bombası gibi büyük bir gümbürtüyle, birikmiş öfke, sıkıntı, kin, nefret boşaltılır. Domino taşları gibi, her şey birdenbire ardı ardına büyük bir hızla olur biter. İzlemeye bile zaman yoktur. 

Özellikle gençlikte tepkiler çok daha heyecanlı, çok daha anidir. Genç insan kendini dünyanın merkezinde sayar. Baskıcı otoriteye karşıdır. Kişiliğiyle ilgili bir aşağılamaya, kabalığa, küfürlü, alaylı konuşmaya şiddetle karşı çıkar. Öfkelendiğinde "yangına körükle gitmek" gibi öfkeyi arttırıcı davranışlar, söylemler varsa tepkileri giderek büyür. "Adam yerine konmak", dinlenmek ister. İyi niyetle atılmış bir adım bazen çok yanlış yönlere sürüklenebilir. Tanıdığınızı sandığınız insanları bir anda tanıyamazsınız bile. 

Güneşteki patlamalar nasıl olumsuz değişikliklere neden oluyorsa, insandaki öfke patlamaları da hem kişiye, hem çevresine büyük zararlar verebilir. Stres yüklenmiş insanlar, hastalıklı bir topluma zemin hazırlayacaktır. Günlerin, ayların, yılların birikimi de bazen bir duygu patlamasına dönüşebilir.Kim olursa olsun, günlerce uykusuz kalan, yorgun, sinirli, öfkeli bir kişi, onur kırıcı, aşağılayıcı söz ve davranışlara kontrolsüz şekilde tepkiler gösterebilir. Haksızlık, adaletsizlik karşısında isyan edebilir. 

Kötü anlar yaşayan, canı yanan insanda ön yargılar, olumsuz düşünceler oluşur. Kötü bir deneyim yaşamışsa, şiddet görmüşse, haksız yere yanlış davranışa maruz kalmışsa, panik atak yaşayabilir, paranoya geliştirebilir, uyku düzeni bozulabilir. Güvenilmesi gereken bir kurum, korkulan, ürkülen, kaçınılan bir kurum haline dönüşür. Öğretmeninden dayak yeyip korkan, çekinen bir çocuğun, okul saati geldiğinde karın ağrılarının, mide bulantılarının başlaması gibi. 

Kişiliğimiz nasıl olursa olsun (sakin, heyecanlı, sinirli ) yaşantımızın herhangi bir gününde , kişiler veya olaylar karşısında; öfkemizin, sinirlerimizin, acıma duygumuzun, tahammül gücümüzün aşırı zorlandığını hissedebiliriz. Çünkü insanız, insani duygular yaşıyoruz. Önemli olan bunun törpülenmesi, kontrol edilebilmesi, tekrar sakinleşip eski hale dönülebilmesi. "Öfke kontrolü" insana özgü tabii, ancak çok da kolay gerçekleştirilemeyebilir. Kendini eleştirebilme, güçlü bir irade, iyi işleyen, tarafsız bir mantık gerektirebilir.

"Duygu patlamaları" sık yaşanırsa, yaratacağı  tahribat da büyük olacaktır. Ruh sağlığı zedelenmiş bireyler, toplum sağlığını da olumsuz etkileyecektir. Nefret, öfke, kin ne kadar içte beslenip büyütülürse, insan o kadar insanlıktan uzaklaşabilir. Oysa dayanışma, kardeşlik, paylaşım, merhamet, yardımlaşma gibi insani duygular, insanı insan yapar, yüceltir. Birbirimizi daha iyi anlayabilmek için, okullarımızda gösterilen onca dersin yanında özellikle toplum psikolojisi, gençlik psikolojisi, davranış bilimleri ile ilgili derslere nasıl da ihtiyacımız var. 
Birbirimizin sesine kulak vermezsek, yok sayarsak nasıl anlaşabiliriz...? 

Ataol Behramoğlu'nun yıllar önce yazılmış, güncelliğini hiç kaybetmeyen şiirini hatırlıyorum:

Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım.
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım.
Zulmün önünde dimdik tut onurunu, 
Sevginin önünde eğil kızım.

Ataol BEHRAMOĞLU



Haziran 01, 2013

AĞAÇLAR AĞLAR MI ANNE...?


ÖYKÜ
Önce sadece ağlama sesini duydum; Derin iç çekmelerle, hıçkırarak bir ağlama sesi idi bu. Bir çocuk sesi ağlama sesine karışıyordu arada bir: "Ama neden... ama neden..." Sonra onları gördüm; bir anne ile 5-6 yaşlarında tatlı bir kız çocuğu. Beni görünce önce irkildiler, sonra şaşırdıklarını fark ettim. Beklenmedik bir zamanda karşılarına çıkmıştım. Bir yabancı olarak özel konuşmalarının arasına girmiştim. Rahatları kaçmış gibiydi. 

Biraz sonra varlığımı kabullendiler sanırım, konuşmaya devam ettiler. Küçük kız burnunu silip, iç çekerken sorularını sıralamaya devam etti: "Anne, ağaçların da canı yanar mı? Ağaçlar ağlar mı anne" Yavaşça, ürkütmeden konuya karıştım:" Ağaçlar da insanlar, hayvanlar gibi canlıdır elbette. Ama onların dilinden canlılar anlar. Ne kadar iyi korur ve seversek, onlar da bizimle o kadar iyi anlaşırlar." "Peki ağaçlar ağlar mı diye sorusunu yineledi:" Gözyaşlarını biz göremeyiz ama canı yanarsa akar gider sessizce." dedim 

Küçük kızla aramızda köprü kurulmuştu. Yanıma oturdu yavaşça, anlatmaya başladı: Anaokulundan öğretmeni ve arkadaşlarıyla beraber fidan dikmeye gitmişler. Artık herkesin adını verdiği bir fidanı varmış. Kendilerinden büyük sınıfların yıllar önce diktikleri yetişmiş ağaçları da görmüşler. Bu işin çok kolay olmadığını, yıllar aldığını görmüşler. "Çok çok zaman önce küçücükmüş, şimdi kocaman olmuş, senin boyundan büyük" diye anlatıyordu... 

Bugün geldikleri parkta  bıçakla yaralanmış, dalları kesilmiş bazı ağaçları görünce çok çok üzülmüş. Güzel, iri yeşil gözlerini gözlerime dikerek bir kez de bana sordu: "Canı yanınca ağaçlar ağlar mı teyze?" Elini tuttum: "Çok haklısın, hiçbir canlının canını acıtmamak lazım. Büyüklerimiz çok eskiden söylemişler; "Yaş ağaca balta vuran el onmaz" demişler. Anlamadı sanırım, ama akıllı çocuk, yanlış bir iş yapıldığını tahmin etti. 
"Bu ağaçlar şarkı söylerlerdi eskiden, ama bak artık söylemiyorlar" dedi. Annesi yavaşça fısıldayarak açıklama yaptı: "Rüzgarda yaprakların hışırdaması olurdu, onu anlatmak istiyor." Anladım dedim ve çocuğa yöneldim." Peki siz okulda hangi şarkıları öğrendiniz?" 

Bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Şiirler, şarkılar, türküler, ninniler, acılara iyi geliyor gerçekten. Ağlaması durmuştu artık. "Ağacın yaralarını saralım ister misin" dedim." Ama sen doktor değilsin ki" dedi ".Hadi deneyelim" dedim. Yerden biraz toprak alıp su katarak çamur oluşturduk, ağaçların yaralı yerlerine sürdük, kapattık. Yetişemediği üst dallara annesinin kucağında ulaştı. Minicik elleriyle ağacın yaralarını onardı. Yetip yetmeyeceğini düşünmeden küçük pet şişeyle ağacın dibine su döktü. Artık rahatlamıştı. 

Annesiyle el ele tutuştu. "Evde babam bekliyordur" dedi. Belli ki "ağaçların öyküsü" az sonra babaya da anlatılacaktı. Anne kızla vedalaştık. Parktan çıktılar, hızlı hızlı yürüyerek uzaklaştılar... 

Küçük kız düşüncelere yöneltti beni... Küçüklüğümüzde ağaçlara salıncak ya da hamak kurarken ağacın canı yanmasın, zarar görmesin diye ipin bağlantı yerine birkaç kat bez sarıp bağlardık. Dalları kırılmasın diye biriken kar özenle temizlenirdi. Ağaçlar yıllarca can verdi, hayat verdi insanlara, parklara, kentlere, doğaya...
Küçük kızın duyarlılığı haklıydı. Ağaçların da canı vardır. Ve yaşatılma çabası olmazsa ağaçlar ayakta ölür...

Makbule ABALI-Eğitimci 
1Haziran 2013 Mersin


BİR ŞİİR                          CEVİZ AĞACI

Başım köpük köpük bulut,
İçim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında
Yapraklarım suda balık gibi kımıl kımıl,
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım,

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Nazım HİKMET