Aralık 03, 2024
ENGELLİ HAYATLAR...
Kasım 02, 2024
Kasım Ayı'na Hoş Geldin Derken...
Her mevsimin kendine özgü özellikleri var. Mevsimlerin genel özelliklerinin dışında; Her an, her gün, her ay ve tabii ki her mevsim yaşanılan coğrafyaya, konuma, kişilik özelliklerimize, yaşam tarzımıza, adet ve geleneklerimize, hayat deneyimlerimize göre farklı değerlendirilip farklı algılanabiliyor.
Sonbahar; Yılın sondan bir önceki mevsimi. Ve onun son ayı Kasım. Kasım Ayının ilk günlerindeyiz. Henüz hayal bile edemediğimiz son günlerini yaşarken; birden bu ayın da bittiğini fark edip Aralığa merhaba diyeceğiz. Yıl da bitecek öylece. Her giden ay ya da mevsim ömrün de bitişini fısıldar gibi...
"Sonbahar" yerine "Güz mevsimi" demeyi daha çok seviyorum. Güz mevsimi bana çoğu zaman hüznü, kayıplarımızı, acıları çağrıştırsa da mevsimlerin ne suçu var? Adeta usta bir ressamın fırçasıyla oluşturulmuş harika pastel renkler doğayı donattığında gözlerimiz bayram yapsa da, içinizdeki ruh hali dışınızdaki bayramı bile farklı kılabilir.
Asık yüzle "Hoş Geldin" denmez elbette. Atalarımız, geleneklerimiz, adetlerimiz öyle diyor. Herhalde dünyanın hiçbir yerinde bizim konukseverliğimiz gibisi yoktur. Onurlu insanlar gibi başımızı kolay kolay eğmeyiz ama , misafiri baş tacı ederiz. Tabii ki misafir de bizim adetlerimizi benimsemişse yol- yordam bilerek, ev sahibinin iyi niyetini kötüye kullanmadan veda etmesini de bilir.
Umarız Kasım Ayı da bizleri hayal kırıklığına uğratmaz. Havalar serinlese de sevgisiyle, şefkatiyle, koruyucu tavrıyla sarar, ısıtır bizi. Vefayla, güvenle, huzur veren bir tutumla dost olabileceğine inandırır bizi...
HOŞ GELDİN KASIM !
Makbule ABALI- Eğitimci
2.11.2024 Urla
Ünlü Şairler ve Sanatçılar her dönem, her mevsim duygularımıza tercüman olmuşlar. Sonsuz teşekkürlerimizle... M. A
YÜREĞİM
Yüreğim ıslaktır benim
Kuytularda ağlamaktan
Ve hafif uçuktur rengi
Kurusun diye kaç kez
Güneşe asılmaktan
Sunay AKIN
Ekim 01, 2024
HAYATIN ARTI DEĞERLERİ- BCP-Eylül-2024
Bir Sonbahar Mevsiminin Eylül Ayını da yolcu ediyor, Ekim Ayını karşılamaya hazırlanıyoruz. Her ayın, her mevsimin kendine özgü başkalıkları, olumlu olumsuz yanları var. Tıpkı insanlar gibi; Ancak biz insanlar kişiliğimize, değer yargılarımıza, umut ve beklentilerimize, geçmiş yaşantılarımıza göre günlere, aylara, mevsimlere farklı anlamlar yüklüyoruz.
Elbette yöresel farklılıklar, kişisel sorunlar ya da yaşanılan coğrafyanın, doğanın, toplumsal veya psikolojik olayların getirileri- götürüleri bakış açımızı, düşünce ve fikirlerimizi etkiliyor. Ekonomik farklılıklar, maddi ya da manevi yetersizlikler, yaşam kaygıları, endişeler, korkular yaşamı daha gerçek boyutlarıyla algılamaya- değerlendirmelere yol açıyor. Sonuçta; dünyanın neresinde olursak olalım hepimiz mutsuzluk değil mutluluk özlemi içindeyiz. Hangi yaşta olursak olalım, kendi içimizde de dışımızda da dengeli bir yaşam ve huzur arıyoruz.
Doğallık ve sadelik içinde, abartısız-önyargısız sezişlerle çevrenizi gözlemlediğinizde aradığımız mutluluk kaynaklarına ulaşmak çok da zor değil. Bir lâbirentin çıkılmaz sanılan yolları, zor hesapların kolay çözümleri, inceliklerin gizemli yanları, iyi niyetle , hoşgörü ve karşılıklı anlayış çabaları ile atılan birkaç adım, yaşanılan an'ı güzelleştirmeye yetebiliyor. Eksilen, azalan, tüketilen öyle çok şey var ki; hayatı zenginleştiren, anlam kazandıran, artı değerler yükleyen enerji kaynaklarını göz ardı ederseniz kayıplar giderek çoğalmaz mı?
Bazen öyle güzel yaşanmışlıklar vardır ki; kısacık örneklerle tanımlasanız da kocaman mutluluklar yaratır yaşamda. Sonbaharın uyumlu soluk renkleri capcanlı-parlak renklere dönüşür bir anda. aydınlanır dünya...
*Güneşin biraz naz yaptığı bulutlu bir sonbahar sabahı ansızın fark edersiniz ki, günlerdir açmayan kaktüsünüz bir tomurcukla güne hazırlanıyor. Yer değişiminden ötürü küstü sandığınız kaktüs, dikenler arasından tekrar içindeki güzelliği sergilemeye karar vermiştir. Kırılganlıkların ardından barış ilân edercesine... Oysa ömrü bir günlüktür. Bir günlük saltanatını harika bir çiçekle sonlandırır.
*Bazen olumsuzluklar ardı ardına sanki yığılır birden üstünüze. Ekonomik sıkıntılar, rahatsızlıklar, güveninizin sarsıldığı anlar-günler. İnsan olmanın mücadelesini vermeye çok da hazırlıklı olmadığınız , güçsüz düştüğünüz bir zaman diliminde evinizin tam karşısında bir dost gözlerinizin içine bakarak sevgi gösterileri yapar. O güne kadar hep uzaktan bakmıştır oysa. Kuyruğunu sallar, kendi diliyle seslenir, kapıya bıraktığınız suyu içer, bir kap içine sunduğunuz kahvaltının tadına bakar. Adeta "Ben buradayım, meraklanma." der. Tuhaftır, sokağın kedileri de eşlik eder bu olaya. Zaten kedilerle köpekler hep dosttur buralarda.
* Bir gün bir duyuru yapılır; Yaşadığınız çevrede gönüllülerin katılabileceği bir "Çevre Temizliği Seferberliği" düzenlenmiştir. İki kez farklı noktalarda düzenlenen bu etkinliğe isteyen el arabasıyla, tırmık ya da çapasıyla, kazmasıyla katılır. Doğayı-çevreyi korumak-yaşatmak amacıyla düzenlenen bu etkinliğe her yaştan insanın, kadınların hatta çocukların katılması mutluluk verici değil midir? Biz (sağlık nedeniyle) katılamasak bile , sokak kapımızın önünü süpürüp temizleyerek katılanlara "Kolay gelsin" demeye , teşekkür etmeye gittik o gün.
Eylül Ayında bir Pazar Günü öğleden sonra Ovacık Köyü'nde bir Dost Evine konuk olduk. Elimiz boş gitmeyelim diyerek ben de Akdeniz Yöresine özgü küçük çapta yöresel yiyecekler yaptım. Ağız tadıyla, damak lezzetiyle, sözüyle- sohbetiyle adeta bir Halil İbrahim Sofrasında ağırlandık. Götürdüğümüz kaplar bile dolu döndük. Bütün bunlara ek olarak; Bal kabağını özenle oyarak, nakış işler gibi işleyerek sanatçı duyarlılığı ile yaratılan , gecemizi aydınlatan harika bir masa lâmbasına sahip olduk. O gün gene hassas bir dostun hediyesi saksıda yetiştirilmiş taze reyhan salatalarımıza tat katmaya devam ediyor.
*İyi niyetle, içinden gelerek, çıkarsız, vefalı dostluklar oluşturabilmek, iyi günde-kötü günde birlikte kayda değer saatler geçirebilmek. Yaş aldıkça, belki hayatın sonbaharında bunun ne büyük bir şans olduğunu çok daha iyi anlıyor insan.
*Eylül Ayı'nda bir Pazar günü bir başka büyük mutluluk; Kışın çok şiddetli yağmurlarda evimizin bazı bölümlerinde oluşan sıva çatlakları, döküntüler, kabarmalar; Eskilerden ama eskimemiş, kafası, elleri, kolları mükemmel çalışan, biyonik bir büyük ustanın enerjisi ve hüneriyle onarıldı. Eski Meslek Liselerimizde "Ara Eleman" yetiştirmeye yönelik bölümlerden yetişen kalfalar, ustalar gibi çalışan gerçek yapı ustalarını görünce nasıl da mutlu oluyoruz. Çoğalabilselerdi belki depremler de daha az hasarla atlatılırdı.
*İnsan hayatının her döneminde sağlık sorunları yaşayabiliyor. Her meslekte ama bilhassa Tıp alanında görevinin ve sorumluluğunun bilincinde, insana-insani değerlere önem veren, dinleyen-anlayan doktorlar ve sağlık personeli gönüllerde taht kurabiliyor. Hele çağdaş bilimlerin ışığında, yeniliklere açık, gözlemci, araştırmacı kişiler, yaşam kalitesini yükselterek mutluluk katsayısını arttırıyorlar.
*Hangi meslekte olursa olsun; Kendisiyle ve çevresiyle barışık olmayan, sevgiden-saygıdan yoksun, manevi değerlerin çok üstünde maddeyi-parayı gerçek güç gibi gören insanlar kendileri mutlu olamadıkları gibi çevrelerine de zarar veriyorlar. Doğruluğundan kuşku duyduğumuz güvenemediğimiz insanlarla değil yüz yüze gelmek , varlıklarını bilmek bile mutsuzluk nedeni olabiliyor. İyiler; iyilerin ve iyiliklerin çoğalmasına katkıda bulunurken, tam tersine kötüler de yakın ve uzak çevreye hatta tüm dünyaya kötülük tohumları ekiyorlar. "Aranan Kişi" olabilmek, İNSAN olabilmekle eşdeğer.
*Henüz 4 yaşında bir çocuk; kendisine verilen bir kutudan birkaç çikolatayı arttırıp "Ben bunu da anneanneme vermek istiyorum." diyebiliyorsa ( Hele bir de bu durumu gerçek anneannesinin yanında, sevgi ve ilgi gördüğü bir başka anneanne için düşünüyorsa) O çocuk paylaşımı, içtenliği öğrenmiş, sevgi ve ilgiyi sindirmiş demektir. Ne mutlu O'nu yetiştiren, emek harcayan, uğraş veren büyüklerine...
Hayatımızın her döneminde iyilerin-güzelliklerin , "Artı Değerler" in çoğalması dileği ile...
NOT: Bu yazı Blogları Canlandırma Projesi (BCP) 2024-Eylül Ayı kapsamında, "Sonbahar " teması seçilerek yazılmıştır.
Makbule ABALI-Eğitimci
İzmir- Urla- 1.Ekim. 2024
Eylül 01, 2024
ZEYTİN AĞACI- BARIŞIN SİMGESİ...
Belki de Nazım Hikmet'in "Yaşamaya Dair" adlı o güzel şiirini anımsatmıştı bana;
"Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından."
Komşu zeytin ağacını sonra fark etmiştim. Bahçenin hemen dışında, sokakta kendiliğinden bitmiş bir başka zeytin ağacı. Zeytin ağacı hep şairlere ilham kaynağı olmuş. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Sitem" şiirindeki içten dizeleri de adeta onun için yazılmış; "Önde zeytin ağaçları, arkasında yar... "
Bu kış küçük bahçemizdeki zeytinlerimizin meyvelerini yeme şansımız oldu. Mersin'de salamura zeytin yaparken kesme değil, ezme yöntemini kullanırdık. Ezerken bile adeta içim acırdı. Bazı yörelerimizde, yılların yetişmiş zeytin ağaçlarını kesmeye nasıl kıyıyorlar, düşündürüyor, şaşırtıyor insanı...
Bahçedeki badem ağacı da yeni açmış çiçekleriyle süslü bir gelin gibi göz alıcıydı. Küçük bahçemizde bir de narenciye ağacı vardı. Güney illerimizde yaşayanların gözdesi. Çiçeklerinin içe sinen kokusunu kolay kolay unutamazsınız. Eskiden en çok çınar ağaçlarını severdim, halâ severim. Bilge insanları hatırlatır çınarlar bana. Ağırbaşlı, saygın, onurlu, güçlü bilge insanları.
Neden bilmem, ağaçlara öylesine tutkun ben, bu küçük bahçede en çok zeytin ağacının varlığına sevinmiş, mutlu olmuştum. Belleğimde ne çok şey birikmiş zeytinle ilgili. Çevresine adeta enerji yayıyor, barışı-dostluğu çağrıştırıyor.
Kırgınlıklarda "zeytin dalı uzatmak " bir deyim olarak benimsenmiş. Zeytin ağacı; barışı, güveni, huzuru, dayanıklılığı, bağlılığı düşündürüyor. Gün görmüş insanlar gibidir, kökleri sağlamdır, çevresine yayılmıştır. 2000 yıllık zeytin ağaçları olduğu söylenir. Yeni kuşaklara zeytin ağacını tanıtmak, yaşatmak amacıyla Urla'da bir saygı anıtı gibi işlik ve müzeler de var.
Ah keşke fiyatları bu kadar yükselmeseydi, en yoksul insanlarımızın bile kahvaltılarının temel gıdasıydı zeytin. Yeşil ya da siyah hiç fark etmez. Küçük bir kâsede üzerine birer tutam kekik, nane, isteğe göre tatlı kırmızı toz biber dökerek ekmeği banarak yemenin lezzetine doyum olmaz. Hele bir bardak çayla bir zeytin ağacının altında bir piknikte... En güzel sofrada bulamazsınız o tadı.
Ne çok şeye adını vermiştir zeytin; Zeytinli ekmek, zeytinli poğaça, zeytin ezmesi, zeytinli salata., zeytinli peynir... Her biri ayrı bir lezzet. Fiyatı ne kadar artsa da Anadolu Kadını mutfakta becerilerini sergilemesini bilir. Her şeye rağmen aş hazırlamada ustadır. Yoktan var eder. Sadece midelerde değil, gözlerde, gönüllerde de iz bırakır.
Son günlerde zeytinler insan eliyle yağmalanırken gene kadınlarımız sahip çıkıyor bu kadim ağaçlara. Zeytinden yağ çıkarırcasına ezilseler de, hırpalansalar da, aşağılansalar da dimdik ayakta koruyorlar ağaçlarını. Bin ağaç dalına yetişemese de kolları; bir ana, bir kadın, bir insan , bir vatansever olarak tüm güçleriyle çırpınıyorlar.
Her zaman her yerde; İnsana, doğaya, tüm canlılara, barışa ve dostluğa değer vermek, korumak, yaşatmak... Daha güzel bir dünyanın oluşumuna katkıda bulunmak değil midir ?
Makbule ABALI
05.08. 2023 Urla
Ağustos 22, 2024
YAŞAMIN İÇİNDEN İNCE AYRINTILAR...
Günlük yaşam içinde bazen herhangi bir yerde; evde ya da dışarıda, tek başına veya birlikte, günlük yaşam diliminin bir anında öyle şeylerle karşılaşır ki insan, adeta mutluluk şırıngalanır bedenine, mutlu olmakla kalmaz mutluluğunu paylaşmak ister.
Sizin de var mıdır öyle anlarınız? Akıp giden zamanın içinde; bazen karmakarışık bir ruh hali içindeyken, yüksek perdeden seslerin alabildiğine çoğaldığı günlerde, ya da her şeyin sessizliğe gömüldüğü bir yerde ansızın öylesine farklı, incelikli bir başka şeyle karşılaşırsınız ki; hayat yeniden anlam kazanır, renkler ve sesler çok daha uyumlu hale gelir. İnsan olmanın, yaşamanın tadına varırsınız...
Uykusuz bir gecenin sabahında, günün ilk ışıkları aydınlatırken doğayı, hele bir de kuş sesleri eşlik ederse bu ortama, hiç durmadan öten ağustos böceklerini bile hoş görürsünüz. Mutluluğunuzun ivmesi biraz daha yükselir az sonra. Doğal taşları seven birine verilebilecek en güzel hediye; Yeşim taşından el işi bir bileklik, yanında şekeri azaltılmış portakal reçeli. Gün boyu enerji birlikteliği...
Çok geçmeden bir telefon, telefonda yumuşacık bir ses: "Anneanne seni çok özledim." "Biz de " dersiniz heyecanla. "O zaman hemen gelip alalım." der telefondaki bir başka güzel ses. Çayın yanına bir şeyler yapmak istese de gönlünüz , "Gönül ferman dinlemez." dese de büyükler, hemen kavuşmak için can atarsınız. Artık çocuklar da benim amatörce çekimlerimle kıyaslanmayacak kadar güzel fotoğraflar çekiyorlar. Anneleri "ustalık "belgesini almışsa çocuklar da "gönüllü çırak" olarak yetişiyorlar.
Günlük yaşamın bizi adeta eve tutsak etmesinden mi yorgun düşer insan yoksa zihin yorgunluğu mu, karmaşık duyguların ruhu adeta bir cendereye sokmasından mı bazı geceler uyku tutmaz gözleri... Ne çok neden vardır da, yaşayan kişi bile adını koymakta zorlanır... O yüzden küçük mutluluklar kocaman mutluluk kaynaklarına dönüşür. Yaşayan bilir.
Görünce, farkına vardıkça, iç seslere kulak verdikçe bazı anlar ya da günlerde mutsuzlukların ardından mutluluğunuz doruklara tırmanır; Mevsimsel değerleri aşan dayanılmaz sıcaklarda-hele bir de insan eliyle- ağaçlar kavrulurken, çiçekler kuruyup canlılar can verirken güzel işler de olur. Bugünlerde küçük bahçemizde topraktan, saksılardan adeta semizotu ve biberiye fışkırdı. İkisini de doğal sağlıklı ürün oldukları için ne çok sever ve kullanırız. Bir demet lâvanta yerine bir demet semizotu verir oldum.
Söz doğadan açılmışken güzel bir girişime tanık olduk- Biz katılamasak da- Site yönetiminin çağrısıyla bir çevre temizliği seferberliği düzenlendi. Gönüllü olarak katılanların emeklerine bedenlerine sağlık. Ah, biz eski biz değiliz ki. Biz sadece "kolaylıklar dileyip" yakınlarından geçerek alkışlayıp kutladık. Ancak ben o gün bahçe kapımızın önündeki sokağı süpürdüm, kapı önünde boy vermiş çiçekleri sulayarak mutlu oldum. "Herkes evinin önündeki sokağını süpürse her yer tertemiz olur" sözü kulaklarımda iz bırakmış.
İyi ki komşularımızdan her biri bir başka konuda usta. Dostluklarına, ustalıklarına becerilerine sırt çevirmek, görmezlikten gelmek haksızlık olur. Derin kuyular gibi tanıdıkça, öğrendikçe kaynakların özüne iniyorsunuz. Arka komşumuz Emin Bey bize göre baş danışman. Her derde deva. Ne ararsanız bulunur. Eşim ve ben onu yormamak için ne kadar çabalasak da olmuyor. Kendi deyişiyle: "Emin yorulmaz, Emin yardım istemez, Emin ikram kabul etmez..." Başkalarını mutlu ederken kişisel konforu reddetmek... Yardımlarınıza sonsuz teşekkürler Emin Bey. Bahçe kapımızın bile artık sağlam bir kapı kolu ve kilidi var. Görüntüsü de, işleyişi de mükemmel.
Kilit derken bir anahtarlık geliyor aklıma. "El emeği-göz nuru" şık bir makrome anahtarlık. Uygun olan her anahtara uyabilecek bir tasarım. İzmir Bloglar Buluşmasında incelikle her birimize verilen, gönüller kapısını açmada usta birinden armağan. Çantamda güzel ambalajıyla bulmak, yeniden buluşmak gibiydi. Teşekkürler sevgili Sezer. Unutmak insana özgü. Senin gizemli ışığını yansıtmanın simgesi olarak düşündüğüm benim minik hediyem o günün heyecanıyla çantama bile konulamamış meğer..
Ne altın ne pırlanta ne de paha biçilmez hediyeler; beni incelikle, nazik bir seslenişle verilmiş armağanlar kadar mutlu etmiyor inanın. Bir gün mutfak masanızın üstüne bırakılmış bir poşet, içi bahçeden taze koparılmış domates, salatalık, incecik biberler gizli. Kim bıraktı, halâ bilmiyoruz. Bir başka gün farklı bir sürpriz, bir kutuda iç içe dizilmiş kabak çiçekleri. Harika.
Yaylada kabak çiçeği dolması yapacağımız zaman eşimin kardeşi Mustafa Abi, gün doğarken açılmış kabakları getirirdi, sağ olsun. Urla'nın kabak çiçekleri, buzdolabında iç içe geçirilmiş haliyle bir hafta tazeliğini korudu. Arkadaşlarıma pişiremesem de yeni bir saklama yöntemi öğrendim. Teşekkürler sevgili Nur ve Tolga. Az önce yeni bir ikramla mahcubiyetimiz katlandı.
"Al-kullan-tüketemesen de at" politikasının çok geçerli olduğu günümüzde atık malzemelere yeni bir can kazandıranlar da var. Bozulmuş bir teflon tavadan iğne oyalarıyla çerçevelenmiş tablo gibi bir eser yaratılacağını düşünebilir misiniz?
Beni çok mutlu eden değerli armağanım yerini buldu. Televizyonun hemen yanı başında, aynı usta ellerin üretimi bir kadın heykelciği ve bir sincabın (o sincap da sevgili Emel'in hediyesi) yanında beraberce dinleniyorlar. Onlara baktıkça Nazım Hikmet Usta'nın "Yaşamaya dair" adlı şiirini unutmak ne mümkün... Teşekkürler Mediha Hanım...
Ve dün çok değerli bir dede ile uyumlu bir torun hemen karşımızda çok büyük bir işe giriştiler. Bahçelerindeki köklü ağaçları budadılar. Oysa dede bir hafta önce küçük bir kaza atlatmıştı, geçmiş olsun demek için kısa bir ziyaret planımız vardı.
Eşimle ben hayranlıkla bu kuşaklar arası dayanışma ve işbirliğini uzaktan izledik. "İyi ve güzel şeyleri fark edip kutlamak lâzım" diyerek içtenlikle kutladık.
Koca defne ağacının kesilmiş dallarından birkaç tanesi arka kapımıza kurutulup yemeklerde kullanılmak üzere bırakıldı. Defneye tutkun birinin mutlu olması için ne güzel bir davranış. Teşekkürler Ege, "Öğreticilik " görevini içtenlikle üstlenen değerli Dedene saygılar.
Mutluluk yaşamın içinde ince ayrıntılarda gizli. Farkındalık ve duyarlılık gibi iki temel özellikle hepimiz daha anlamlı ve yaşanabilir hayatlara katkıda bulunabiliriz. Denemeye değmez mi...?
Makbule ABALI -Eğitimci
22 Ağustos 2024 Urla -Türkiye
Temmuz 29, 2024
"YARALARIM AŞKTANDIR "- BİR TİYATRO ŞÖLENİ
Bir zamanlar gençlik dönemimde ünlü tiyatro sanatçılarının rol aldığı ne güzel oyunlar izleme şansım oldu. Tiyatro sinemadan daha farklı gelir bana. Aynı sahneyi yeniden izleme şansınız olmasa da bir başka dünyada hissedersiniz kendinizi. Canlı performansta hayatın içinden insanları bazen maskeli, bazen maskesiz en doğal halleriyle izlersiniz. Ses tonları, duruşları, hayalleriyle capcanlı insanlar iki adım ötenizdedir. Sesinizi duyurabilir, göz teması kurabilirsiniz.
Aradan yıllar geçti... Devlet Tiyatroları eski kadrosunu kaybetti, sanata, sanatçıya verilen değer azaldı, özel tiyatrolar ekonomik nedenlerle birer ikişer perdelerini kapattılar. Okulların Tiyatro Kulüpleri vardı, onlar da artık çok etkin değiller. İyi ki bazı beldelerimizde ( Mersin -Arslanköy, İzmir- Bademler ) kadın tiyatro grupları var.
Cumartesi sabahı kızım: "Anne, bu akşam senin seveceğin bir tiyatro oyunu var, gitmek ister misin?" dediğinde "Tabii isterim" diye yanıtladım. Yıllar sonra bir tiyatro oyununu izlemek; Mutluyum elbette. Yüreğimde küçük kuşlar kanat çırpıyor. "Oyun nerede?" diyorum. Urla Dam' da diyerek yanıtlıyor sorumu. Urla Dam daha önce de kızımdan duyduğum restore edilerek sanatsal etkinliklere açık hale getirilmiş farklı bir mekan. İlk kez gidiyorum.
Biletimiz önceden alınmış, uzun bir kuyruğa giriyoruz, herkes birbirine saygılı. Sanata saygılı insanların davranışlarını gözlüyorum. Doğal bir ortamın içindeyiz, ağaçlar, bahçe... Ama hayır, haksızlık etmeyelim; Urla Dam başka bir yazının konusu olabilir. Bugün Nazan Kesal'ın günü, gecesi.
Oyun hakkında bilgi ediniyorum: "Yaralarım Aşktandır" tek kişilik bir oyun. Nazan Kesal İran'da Şah Rıza Pehlevi zamanında zor bir hayat yaşamış ünlü kadın şair Füruğ Ferruhzad'ı canlandıracak. Yönetmen Berfin Zenderlioğlu. Şebnem İşigüzel kaleme almış, müzik Burçak Çöllü, ışık ve dekor tasarımı Cem Yılmazer.
Açık havada bir anfitiyatrodayız , girerken oturma minderlerimizi alıyoruz. En ön sırada sandalyelerde oturan yaş almış insanlar var. Çok nazik bir bey bana da bir sandalye getiriyor. Oturma yerleri dopdolu. Ortada kocaman görkemli bir ağaç var. Karşımızda üstten büyük aydınlatıcılarla aydınlatılmış büyük bir sahne. Tepede gökyüzü ve yıldızlar... Böyle bir ortamda ilk kez bir oyun izleyeceğim.
Karanlık sahne bir anda loş ışıklarla aydınlanıyor; Çok sade, yalın bir dekor; Ortada dümdüz bir sedye, üstünde beyaz bir çarşaf, kenara atılmış bir çift topuklu kadın ayakkabısı, bir kova içinde su ve bez. Ve sedyenin üstünde bedeni saran kısa gecelik tipi yırtık bir giysiyle dikkat çekici bir kadın. Nazan Kesal bir oyuncu becerisiyle değil, tüm bedeniyle, sesiyle, duruşuyla, içinden kopup adeta boşalan duygularıyla, hüznüyle, acılarıyla, aşklarıyla karşımıza Füruğ Ferruhzad olarak çıkıyor.
Hiç abartmıyorum; sahnede tek bir kadın 70 dakika hiç ara vermeden seyircinin adeta beynine, yüreğine, tüm duygularına hükmediyor, benzer coğrafyalarda yaşayan kadınların temsilcisi olarak isyanlarını, ağıtlarını, şiirlerini, şarkılarını dile getiriyor. Ölmüş bir kadın ama mollalar tarafından yıkanması engelleniyor, bekletiliyor. Bu arada hayatına giren insanları düşünüyor: Çok genç yaşta evlendiği ilk eşini, çocuğunu, sevdiği insanı, cüzzamlı bir aileden evlat edindiği çocuğu...
Sahne hakimiyetini, sürekli değişen beden dilini, alçalan- yükselen ses tonunu, serçelerle, kargalarla birlikte çırpınışlarını, şiir tutkusunu, anneliğini adeta soluksuz izliyorsunuz. Sahnedeki su dolu kova ile kendini yıkıyor, kılıktan kılığa giriyor. Sadece bir kez giysi değiştiriyor. Kırmızı bir elbise, topuklu ayakkabılar, kahkahalar atan, dans eden, kıvrak oyunlar oynayan bir kadın rolünde trajediye kaçmadan pek çok kadının dramını sergiliyor.
Hiç ara vermeden gözlere, kulaklara, yüreklere sunulan bir şölen bu. Seyirciler ayakta , elleri kızarıncaya dek alkışlıyorlar, alkışlıyoruz. Oyundan sonra bir canlı söyleşi de var. FÜRUĞ'un ruhundan, kimliğinden sıyrılıp yeniden NAZAN olmak çok kolay olmasa gerek.
Teşekkürler Nazan KESAL. Emeğinize-yüreğinize-beyninize sağlık.
Urla. Temmuz 2024
Füruğ Ferruhzad'dan kısa bir şiir:
Kuş sadece Bir Kuştu
Kuş dedi: oooh! nasıl da mis koku, nasıl da güneş!
Bahar gelmiştir
Ve ben kendi çiftimi bulmaya çıkacağım
Kuş taraçanın kıyısından uçtu
bir ileti gibi uçtu
kuş küçücüktü
kuş düşünmüyordu
kuş gazete okumuyordu
kuşun borcu yoktu
insanları tanımıyordu kuş
kuş havada
ve kırmızı tehlike ışıkları üstünde
ve habersizlik yükseklerde uçuşuyordu
ve mavi anları
delice deniyordu
kuş, ah sadece bir kuştu
Füruğ FERRUHZAD
Nisan 21, 2024
ÇOCUKLAR VE BİR ONARIM ÖYKÜSÜ...
Mart 16, 2024
ÇUHA ÇİÇEKLERİ VE ÇOCUK GÜLÜŞÜYLE AYDINLANAN GÜNLER
Serin ama güneşli bahar günleri yaşıyoruz bugünlerde. Biraz kırsal kesim, biraz yayla havası karışımı. Henüz havalar da karar veremediler. Mevsim geçişleri yaşanıyor. Tarlalarda papatyalar boy verdi. Hatta bazıları Arnavut Kaldırım taşlarını arasından başlarını çıkarmışlar. Yanı başlarında sarı çiçekler de onlara eşlik ediyor. Ağaçlar farklı kuş türleriyle doldu. Ötüşleri farklı. Beyaz kelebekler çoğaldı birkaç gündür.
Mersin'deki evimizin balkonunda her bahar renkli çiçekler olurdu: Arpa zambakları , menekşeler mis gibi kokar, çuha çiçekleri renkleriyle gönüllere ışık ve enerji taşırdı. Sokaklarda mimozalar da sarı çiçekleriyle yerlerine daha derin kökler salmışlardır. Çiçeklerle gelen mutluluk bir başkadır. Çocuklar gibi saf, katıksız, iddiasız. Özellikle papatyaları ve çuha çiçeklerini çocuklara benzetirim; Gösterişsiz, abartısız, sade, minik çiçekler...
Dün öğleden sonra çiçeklerimiz gelmeden müjdesi geldi sanki. Bahçe kapımızın önünden uzun boylu, genç güzel bir kadın; yanında küçük, sevimli bir kız çocuğu ve iki köpeğiyle geçerken çocuk ansızın durdu, önce annesine, sonra eve baktı, gülümsedi. İnsanın içini ısıtan, sımsıcak bir gülümseme. Annesi yanındaki iki köpekten birini kucağına aldı, yola öylece devam ettiler.
Zaman zaman küçük bahçemize eli dokunan Serkan Usta'dan çuha çiçeği bulursa almasını rica etmiştim. Başka çiçekler vardı, onlar yoktu. Bulunca haber verdi, sevindim. Küçük kızın uğuru mu derken, birden tekrar onları gördüm. Anne- baba ve çocuk yürüyüşe çıkmışlardı. Henüz adlarını bile bilmediğim o güzel insanlarla ilk konuşmamız böylece oldu. Küçük güzel kız -NİL- gene bahçe kapısının önünde durdu, babasından kapının önünde kendiliğinden biten papatyalardan koparmasını istedi. Babası: "Ama onlar kopmaz" dedi. Çocuğun yüzü dalgalandı birden..
Nil ve anne babasıyla ayaküstü böylece tanıştık. Henüz 3 yaşında değildi sanırım. Bizlere ve çiçeklerimize güzel gülücüklerini, öpücüklerini bıraktı. Elinde sımsıkı tuttuğu bir papatya onu nasıl da mutlu etti. Çocuklarda küçük yaştan başlayan başlayan doğa ve insan sevgisi değil midir bizleri böylesine umutlandıran?
Bu sabah çuha çiçeklerimize ilk can sularını verdim. Gün ışığı aydınlattı onları. Sevgili Nil ve güzel ailesinden enerji de yüklenmişlerdi sanki...
Makbule ABALI
16 Mart 2024 Urla
Ocak 27, 2024
GÜN BİTMEDEN YOL ALMAK... (ÖYKÜ)
Bir gün önce sabahtan akşama kadar yağmur devam etmişti. Bugün insanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk hava. Ocak Ayının ikinci yarısındayız. Mevsimler de aldatıcı oldu. Bir kar yağsa, hepimiz arınsak olumsuz duygulardan; içimizde birikmiş kaygı ve endişelerden, dışa vurulmamış, bedene yansımış stresten...
Öğleye doğru bu küçük parkta güneşi arkama alarak yürümek, biraz ısınmak, karanlıktan aydınlığa bir yol aramak gibiydi sanki. Kafamda düşünce öbekleri, karmakarışık duygular ve sonsuzluğa uzanan bir yol. Eskinin Arnavut Kaldırım taşları düzeninde örülmüş bir yol,, Çevrede Akdeniz ve Ege İklimine özgü çam, palmiye ve zeytin ağaçları, birbirlerine haksızlık etmeden sıra sıra dizilmişler. Mevsimlere göre yapraklarını döken ve dökmeyen ağaçlar, birbirlerine karşı öyle anlayışlılar ki şaşırıyorum bazen. Sanırım yeterince tanımıyoruz bu ayrı dünyaları. Onlar kendi içlerinde bir uyumu özgürce ama ölçülü bir biçimde sürdürüyorlar. Ya biz insanlar...?
Ansızın sessizliğin içinde farklı sesler algılıyorum: Kısa cümlelerle sakin konuşmalar, insan sesleri. Sonra seslerin kaynağını buluyorum. Az ileride yürüyen bir çift. Nereden, ne zaman çıktılar? Onlar da kendilerini fark ettirmediler. Yüzlerini göremedim ilkin. Sırtları bana dönüktü. Ağır adımlarla, el ele, kol kola, adeta birbirlerinden destek alarak yürüyorlardı. Amaçsız bir yürüyüştü bu sanki. Ya da yılların ardından yönünü, amacını belirlemiş bir yürüme. Ama hiçbir trafik işareti bu doğal yürüyüşü kontrol edemezdi, bu çiftin yazısız doğal kuralları çok önceden belirlenmişti. Çocukların oyun kuralları gibi içten, saf.
Çam , palmiye ve zeytin ağaçlarıyla çevrili bir park alanıydı burası. Girişte bir Atatürk Büstü, birkaç bank vardı. Parkın dışında çocuklar için bir oyun alanı görülüyordu. Dönem tatili başlamıştı ama parkta hiç çocuk yoktu. Bu zaman diliminde park üç kişiye ayrılmıştı sanki. Ufak adımlarla, sadece birbirlerini dinleyerek yürüyen yaşlı bir çift ve ben. Onlar dikkatle yere basarak yürürken, sanki gözlerden çok kulaklar işlerlik kazanmıştı. Kuşların kanat çırpışlarını, ötüşlerini duyuyorlar mıydı acaba? Ya da yoldan geçen tek tük aracın sesleri onlara kadar ulaşıyor muydu? Neden bu dalgınlık diye düşündüm bir an. Onları böylesine yoğun duygularla düşündüren neydi bilinmez..
Sanki onların dokunulmazlığına zarar vereceğimden ürktüm. yanlarından sessizce süzülüp geçtim. Bastığım yerdeki kuru yapraklar bile ses vermedi. Az sonra seslerini duydum. Kelime oyununa benzer bir oyun gibiydi konuşmaları. Erkek, eşine bildiği ağaçların özelliklerini sıralıyordu: " Sedir ağacına köylerde katran derler. Katran, ardıç ağaçlarının bittiği yerlerde başlar. 1000 metrenin üstünde görülür." Ben parkta üçüncü turumu tamamlarken onlar henüz birinci turun sonundaydılar. Birkaç metre geriden izlemeye başladım. Giysilerindeki sadelik ve renk uyumu dikkatimi çekti. Kadının boynunda polar mavi bir atkı vardı. Erkeğin boynunda sonbahar renklerini yansıtan , zevkle bağlanmış yün bir atkı. Giysilerinde tek dikkat çekici nesne erkeğin elinde taşıdığı Atatürk simgeli çok şık bir Safranbolu bastonuydu.
Birden onlarla tanışmak için içimde dayanılmaz bir arzu duydum. Onları daha rahat izleyebilmek için adımlarımı da yavaşlatmıştım zaten. Aynı hizada yürümeye başladığımızda selâm verdim. "Merhaba" dedim. Gözlerini kısarak baktı yaşlı bey. Yüzüne vuran kış güneşi gözlük camlarına da yansımıştı.
"Bir zamanlar ben de sizin kadar hızlı yürürdüm. Çok sevdiğim bir arkadaşımla birlikte sahilde 5 km. sabah yürüyüşlerimiz olurdu." Eşi, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle onayladı: "Bir zamanlar..."
Konuşmak için konu aramaya hiç ihtiyaç yoktu. "Bastonunuz da çok şık" diye ekledim. "Hayat boyu izinden gittik." diye bilgece bir yanıt geldi. Parktaki birkaç banktan biri hemen yanımızda idi. "Biraz soluklanmak ister misiniz? " soruma yanıt eşinden geldi: " Tabii ne iyi olur. "
Oturduk. Kış güneşi çok da ısıtıcı değildi. "Baharda buralar çok güzel olur. çiçeklerle donanır." dedim. Onlar da onayladılar sözümü: "Gördük, harikaydı. Doğa giysilerini yenileyecek bir süre sonra. Kuşlar ve böcekler de değişime uğrar. Ömrümüzün kaçıncı baharı bu kim bilir? " Tok bir erkek sesi tamamladı eşinin cümlesini. " Ben her bahar yeniden dirilirim adeta. Ancak gözlerim zayıfladı, artık dünyayı eskisi kadar net seçemiyorum . Bastonu da sevgili eşimin ısrarıyla kullanmaya başladım. Onu hiç kırmadım ki..." Sanki sözleşmiş gibi cümleyi birlikte tamamladılar: "Belli bir yaştan sonra birbirimizin desteğine daha çok ihtiyaç duyuyoruz. "
Bir yağmur bulutu göz kırptı ağaçların arasından. Bir küçük damla düştü, sonra bir damla daha. Ömürden giden günler, yıllar gibi...
Bu mini söyleşiyi noktaladık, vedalaştık. Bastonun dirençli sesi, onların ayak seslerine karıştı. Yağmur da sanki onların adımlarına uymuş, hemen sağanağa dönüşmemişti.
Arkalarından uzun süre bakakaldım. Birkaç dakikada ne çok soru, ne çok iz bıraktılar zihnimde. Sokakta çıt yoktu... Oysa içimde fırtınalar esiyordu...
Makbule ABALI
27 Ocak 2024 Urla.





































