Sayfalar

Anneler Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anneler Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mayıs 10, 2026

ANNE OLABİLMEK...


"Tarih tekerrürdür" demiş eskiler. Anneler bir zamanlar özenle, belki çok zor koşullarda çocuklarına baktılar. Şimdi yıllar geçtikçe, o çocuklar büyüdükçe roller değişiyor, bazen torunlar bazen çocuklar "anne olma" sorumluluğunu üstleniyorlar. Annelerinden öğrendikleri bilgilerle kuşaklar arası geçiş yapılıyor, bilgiler aktarılıyor. Yaşam deneyimleri öğreniliyor, bilgiler değiş-tokuş yapılıyor.

Hayatımızda kutlanması, anılması gereken öyle çok gün var ki. Anneler Günü'nün yeri, önemi elbette farklı ama keşke sevgimizi, saygımızı tek güne indirgemesek. Bir hediye vermeyle her şey bitti , borcumuz ödendi sanmasak. Kentlerde, beldelerde, köylerde, kırsal kesimde farklı yaşamların içinde, farklı karakterlerde ne çok kadın, ne çok anne var..

Kimisi yılların iyice yıprattığı kadınlarımız; Yüzlerde kırışıklıklar, öpülesi ellerde lekeler, buruşukluklar olsa da, gözler artık eskisi gibi göremese de, ayaklar bedenin yükünü kaldıramasa da, omuzlar çökük olsa da, elleri bazen titrese de hala çocukları için varını yoğunu verebilecek anneler...

Yaptığı fedakarlıkları çoğu kez anlatmayan, sıkıntısını aktarmayan, yüreği yaralı anneler; Engelli çocuğunu koruyan, kollayan, bazen sırtında taşıyan, onun incinmemesi için kol-kanat geren anneler. 
Törenlerde şehit oğlunun tabutu başından bir türlü ayrılamayan, göz yaşını içine akıtan yorgun bedeni, acılı yüreğiyle ayakta duramayan anneler...

Bir zamanlar çocuklarının bakımını yaparken, altını temizlerken, bez bağlarken, belki de şimdi onlar bu işleme ihtiyaç duyuyorlar -bir bebek gibi... Gene bir zamanlar merdivenleri ikişer ikişer basamaklarla atlayarak çıkarken şimdi tek tek basamaklara basarak zorlukla çıkıyorlar. Hareketleri ağır ve yavaş. Adeta ağır çekime alınmış bir yaşam onlarınki. Ama yürekleri hala çocukları için atıyor.

Bir de bugün belki pek akla gelmeyen altın yürekli kadınlar var; Bazen bir okulda, bazen bir kurumda, bazen yardıma ihtiyaç duyulan her yerde. Hiç evlenmeden kendini anne gibi hisseden, bir anne gibi duyarlı, çocukları çok seven, her an yardıma hazır, anne gibi sevgi dolu, şefkatli kadınlar...

Kaybettiğimiz annelerimizi rahmet ve saygıyla anıyor, varlıklarını her zaman hissettiren vefakar, sevgi dolu, fedakar tüm anneleri , anne gibi şefkatli, merhametli kadınları yürekten kutluyorum.

Makbule ABALI-Eğitimci
13 Mayıs 2018 Mersin 

Güncelleme:10 Mayıs 2026 İzmir





Mayıs 11, 2024

YAŞAMI ENGELLEMEK- ENGELLENMİŞ YAŞAMLAR



Bireysel ve toplumsal farkındalığımızı arttırmak için belirli günlerimiz haftalarımız var. Günler haftalar düzenlenmesine rağmen ne çok şey hiç önemsenmiyor Belleklerimiz bazen kişisel ya da nankörce davranıp yaşanmış olayları kayda geçmiyor bile. Unutmanın sağladığı-geçici bile olsa-sakinleştirici bir rahatlık varsa bilinçaltı iyi bir depolama görevi de görüyor. "Gözden ırak gönülden uzak" Günler hızla akıp gidiyor nasılsa. " Ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına" diyor şarkılar bile! Ancak Bireysel vicdan, Toplumsal vicdan, Kamu vicdanı  kolay kolay pes etmiyor. 

Kolay mı affediyoruz, bağışlıyoruz, hatırlatmak için de çaba harcamak, uğraşmak gerekiyor çoğu zaman. Belki de kısa süreli hatırlamalar yeterli geliyor bazılarımıza. Bir gün en fazla bir haftalık zaman diliminde günün önemini vurgulayan programlar yapılıyor, kocaman vaatlerle sözler kayıt altına alınıyor,  şiirler şarkılarla destekliyor ve tekrar bir yıl sonrasına erteliyoruz. Bazı sözler 4-5 yıl sonra yinelenirken biraz daha cilalanmış cümlelerle yer değiştiriyor,  olaylar zamanın akışına terkediliyor.

Oysa yaşam ertelemeye gelmiyor; Bir saat sonrası, bir gün ya da 3ay, 10 yıl sonrası. Zaman diliminde düşlerde yolculuk çok da kolay olmuyor. Neden unutmak yaşamın can bağlarını? Kinle, öfkeyle, kahrederek hatırlamak değil elbette, ancak olayların, kişilerin etkilerini, katkılarını unutmadan. Çevremizde insan gözüyle, insan duyarlılığıyla, yüreğiyle fark edilmeyi, abartısız incelikli hatırlanmayı bekleyen öyle çok konu, öyle çok insan var ki.

10-16 Mayıs Haftası Dünya Engelliler Haftası olarak anılıyor. 3 Aralık Engelliler Günü idi. Yarın aynı zamanda Anneler Günü. Engellilerin sıkıntılarını, çektikleri güçlükleri anlamak için ille de engelli olmak gerekmiyor tabii. Beş duyu organımızdan birinin işlerliğini kaybettiğini düşünmek, birkaç dakika sınamak denemek yeterli olabilir. Karmakarışık sesler arasında kulaklarınızın çınlaması, sesleri duymak ama ayırt edememek,  ışığı, sevdiklerinizi görememek, yön belirleyememek, merdivenleri çıkamamak, düzensiz yollarda, kaldırımlarda bocalamak... 

Tam anlamıyla engellilerin nasıl yaşadıklarını bilebilmek için kaç dakika, saat, kaç gün yeteridir? Onlar yıllarca prova ederek değil gerçek yaşamda bu durumu yaşıyorlar. Anlamak, anlamaya çalışmak, farkında olabilmek öyle önemli ki. Her konuda bu böyle değil midir? Sevgi, saygı duymak, benimsemek, çareler aramak,  sorgulamak, önlem alabilmek, paylaşmak, yapabildiği ölçüde yardımcı olmaya çalışmak... Çok mu zor?

Beklenmeyen doğal afetlerde, dramların, trajedilerin yaşandığı acılı günlerde mi birlikte olacağız sadece? Bu toplum uygun açıklamalar yapıldığında, güvenip inandığında örnek davranışlarla yardıma hazırdır. Ses vermek için çok yüksek seslerle bağırmalara, haykırmalara gerek yok. Seslere kulak vermek, anlamaya çalışmak, doğru algılamak değil mi asıl önemli olan? İyilere, iyiliklere , güzelliklere zaman ve zemin ayırmak çok da güç değil. İnsan olmak da bunu gerektiriyor. Pek çok insan buna özlem duyuyor. Bir zamanlar Anadolu'da sinema salonlarında filmin sonunda kötüleri yenen iyi kahramanlar ayakta alkışlanırdı. 

Takdir etme özelliğimiz çeşitli nedenlerle çok azaldı. Eleştirmekten de çekiniyoruz. Meydan olumsuzluklara kalıyor. Eski deyişler halâ geçerli: "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Etliye-sütlüye karışmamak, kraldan çok kralcı olmak, sus-pus olmak..." Oysa ne güzel deyişlerimiz de var: "Ne ekersen onu biçersin, iyilik yap at denize-balık bilmezse Halik bilir...

" Damdan düşenin halini anlamak istemiyoruz. Empati kurmayı unuttuk sanki. İnsanları değerlendirirken gerçek ölçütlerle değil, farklı değerlendiriyoruz; İdeolojik, cinsel veya dinsel yargılarla yaklaşıyoruz. Birbirimizi anlamaktan, dinlemekten o kadar uzağız ki. Konuşamadan susuyor, sonra da içimizde birikenlerle asabi, öfkeli, sabırsız, tahammülsüz bireyler haline dönüşüyoruz. Acımasızca kırıyor, kırılıyoruz...

Beynimize, aklımıza, mantığımıza, yüreğimize, duygularımıza engeller koyarak hayatı yaşanmaz hale getirirsek gerçek engellilere nasıl yardımcı olabiliriz? Her şeye rağmen kendisiyle barışık, çevresiyle uyumlu, kendini kanıtlamış nice insanımız var. Kaybettiğimiz  değerlere güvenimiz nasıl yeniden oluşacak, adaletin hassas terazisini nasıl onarıp,  eğitim sistemini nasıl yenileyeceğiz...? Her konuda:  umuda, dayanışmaya, paylaşıma, çıkarsız dostluklara, barış içinde yaşamaya  en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemlerden birini yaşıyoruz. 

İşte o zaman sadece belirli günler değil, tüm günler, yıllar  yaşanmaya değer olacaktır... 

Makbule ABALI- Eğitimci 

11 Mayıs 2024 Urla 


https://youtu.be/dH5dJ1cLD0M?si=X9mJeg-f3gM0Qbaq (Tıklayın lütfen.) 

Mayıs 13, 2023

İÇİMİZİ ISITAN SÖZCÜKLER , OBJELER...

 


Bazı sözcükler vardır; Konuşurken, düşünürken, yazarken birini görünce diğerini çağrıştırır. Kardeş sözcükler kardeş duyguları getirir beraberinde. İnsanı rahatlatır, sakinleştirir,  huzur verir hatta belki dünyaya daha ılımlı bir bakış sağlar. Söylerken bile adeta yüz mimikleriniz yumuşar. Anlayış, hoşgörü, sevgi, saygı, vefa, huzur, sadakat... Sanki el ele, kol kola, omuz omuza girmiş sözcüklerdir bunlar. Birinin geçtiği yerde diğerinin de kullanılmasını beklersiniz adeta. 

Bazı eşyalar da anlam yüklüdür sanki. Eski, yeni fark etmez. Bir anda zaman tünelinde bir yolculuğa çıkarır sizi. An'lar anılara karışır, bugünden düne geçerken yarınlara ulaşırsınız.  Yeter ki hayal gücünüz işlerlik kazanmış olsun. O anda bir başkasına bir şey ifade etmeyen bir sözcük veya obje sizin gözünüzde ne değerli anlamlar yüklenir. 

Örneğin; göstermelik, yapmacık, abartılı,  çabuk tüketilen ya da çıkar ilişkileri olduğu sürece devam eden sevgilere inanmıyorum ben. Yılda sadece bir kez dile getirilip sonra hiç hatırlanmayan özel günler gibi. Bu konuda çocuklar çok gerçekçi. Hoşlanmadığını rahatlıkla dile getirebiliyor. Sevip sevmediğini yüz mimiklerinden, ses tonundan, beden dilinden anlayabiliyorsunuz. Saklama, gizleme, aldatmaca yok onların sözlüklerinde. Her şey doğal, içten. 

Dün, bugün, yarınlar arasında akıyor hayat. Bazen günler üst  üste  geliyor. Yarın bir Genel Seçim Günü. Aynı zamanda Anneler Günü. Yaşayan veya ebediyete göçmüş tüm annelerimizi saygıyla anarken rahmetli annemin bir sözü çınlıyor kulaklarımda: "Allahım çocuklarımı, sevdiklerimizi hep iyilerle karşılaştır." Çocuklar bazı deyişlerin anlam ve önemini zamanla daha iyi kavrıyorlar. 

Dün sabah eşyalar arasında küçük bir zil dikkatimi çekti. Yılların etkisiyle biraz sararmış, üstünde bir kalp olan pirinçten imal edilmiş küçük bir zil. Ne zamandır arıyordum. Yeni yerimize taşınma sırasında sanki diğer eşyaların arasına gizlenmiş. Bazı objeler kimileri için hiçbir şey ifade etmez. Ama bazıları için nasıl da değerlidir. Bu küçücük zil, ailemiz için bir sevgi, saygı, sadakat,  vefa ve bağlılık sembolüydü. Onun gizemli öyküsünü biz eski çocuklar biraz buruk, biraz mutlu biçimde ama çok net hatırlarız...

Babam Ankara Hukuk Fakültesi'nden mezun, savcılık ve avukatlık yapmış çok iyi, dürüst bir hukukçu idi. O zamanlar çok geç teşhis konan yüz sinirleri felci (Trigenimus Nevraljisi) nedeniyle şiddetli ağrılar hareketlerini kısıtlamış, son yıllarda yatağa bağımlı hale getirmişti. Ankara Kız Teknik Olgunlaşma Enstitüsü mezunu Dikiş Öğretmeni olan annem, aile bütçesine katkı nedeniyle terziliğe de başlamıştı. O zaman evin yerleşik düzeninde de bir değişiklik yapılmış, babamın yatağı, annemin dikiş atölyesinin  yanındaki misafir odasına taşınmıştı. 

Annem bir bebek özeniyle yıllarca baktı babama. Bir ömür boyu iyi günde, kötü günde . Geçmiş zaman sevgileri günümüzden farklı idi. Saygı ve şefkatle yoğurulmuş, ince çizgilerle ayrılmış, çekingenlik ve utancı da içinde barındıran sevgiler. O yıllarda yatan hasta bakımı da yetersiz malzemelerle şimdikinden çok daha zor idi. Farklı yaşlardaki kardeşler öğrenim dönemlerindeydik.  Özellikle ağrılı, acılı hastalıklara karşı aşırı hassasiyetim belki ta o yıllardan kalmadır. Zor durumlarda çaresiz kalmak, insanoğlunun en büyük handikaplarından biri değil midir ?

O günlerde bu küçücük zil ne büyük işler başardı. Babam hiç yalnız bırakılmasa da bir ihtiyaç anında başucundaki zili çalıyor, annem koşarak yan odadan yetişiyordu. Hareketleri çok kısıtlıydı ama bilinci sapasağlamdı. Bir film şeridi gibi hatırlarım çoğu zaman. Zil çalar, annem koşar, "Ne istedin canım?" dediğinde  "Sadece seni görmek istedim. " diye yanıtlardı. Sevginin en sade, en yalın anlatımı. Ünlü fotoğraf ustaları, ünlü yönetmenler an'ları ölümsüzleştiriyorlar  ancak gerçeğe ne kadar yakındır o kareler... ? Yaşayan bilir.

Yarın yeni bir gün. Sağlıkla, huzurla, mutlulukla barış içinde bir dünyada dayanışma ile, insanca paylaşımlarla, sevdiklerimizle güzel günlere, yıllara... 

Makbule ABALI 

13 Mayıs 2023 Urla















Mayıs 08, 2022

ANNE OLABİLMEK...


Anılar vardır, yıllar boyu değerini yitirmez, sizinle birlikte yılları taşır sırtında. Acısıyla tatlısıyla sanki hep sizinle beraber, hep belleğinizdedirler. Önce siyah beyaz fotoğraflar gibidirler. Sonra zamana göre değişen renkleri olur. Çocuklar kundakta, kucakta, el ele, yan yana ve nikah-düğün fotoğrafları,,,


Bugün annemle ilgili ne çok anı var belleğimde. Ondan kalan tüm görsel  anılar, duygular, izler,,
O zamanların  çok fazla geçim sıkıntısı çekmeyen  bir orta direk ailesiydik. Bayramlarda tüm giysilerimiz annem tarafından özenle dikilirdi. Büyüklerin daralan giysilerini küçüklerin üzerine uydurarak kesip biçerek  yeni giysiler yaratmak onun en sevdiği  işlerden biriydi. Eskiler atılmaz, değerlendirilirdi.

Qnlar  ülkedeki  yoksulluk yıllarının fedakar, cefakar, sadık, çilekeş kadınlarıydılar. Bencil değildiler, paylaşımcıydılar. Anılarım çiçeklerle dopdolu. Özellikle bayram  günleri .sofralarımız çiçeksiz olmazdı. Nergis kokusu bütün evi sarardı. Birer küçük demet  yakınlarımıza da verirdik.

Annelere özgü belli davranış kalıpları, duygular vardır; Koruyuculuk, çocuklarına düşkünlük,, sevgi, endişe, vefa. Her anneler gününde duygulanırım, içim titrer. Annesini kaybetmiş çocuklar gelir aklıma. Ah abartılı kutlamalar olmasa derim. Ama bilirim ki o çocuklar da hayatta daha mücadeleci olmayı öğrenmişlerdir.

Özel günler anıları tazeler, yeniden düşünmeyi sağlar. Özel günler sevdiklerimizi yeniden anmak için bir vesiledir. Geçmiş günleri anarak ömrümüzden bir gün daha geçiyor. Gelen  günlerimiz giden günlerimizi aratmasın. Sevgi ve vefayla örülmüş güzel yıllara.
Tüm annelerimize ve anne gibi özel ve güzel kadınlara sağlıklı, mutlu güzel günler dileyerek...

Makbule Abalı-Eğitimci 
8 Mayıs 2022 Mersin

Güncelleme:

Mayıs 10, 2020

ANNELERİ ANMAK...



Özel günlerin anma, hatırlama, insana değer verme gibi yanlarını çok severim.Ama tüketim yanı nasıl da abartılır, pırlanta yüzükler bile reklamlara ışıltısıyla düşer. 

Her zaman annelerin gününü kutlarız. Ben bugün madalyonun öteki yüzüne bakmaya çalışacağım. Annelerini kaybetmiş, zamana yenik düşmemiş, hayata sabırla direnmiş , büyük ya da küçük çocukları yürekten kutlamak istiyorum. Her anneler gününde biraz hüzünlenir, çokça düşünürüm. 
Günler güzel elbette, anmak, anılmak çok güzel ama ya ulaşamadıklarımız, ulaşılamayanlar...

Annesini çok küçük yaşta kaybedenler ya da sonradan bir kazada, bir hastalık sonucu, belki doğum sırasında, bir depremde kaybedenler... Anneler Gününü kutlayanların mutluluğu, onlara mutsuzluk olarak yansır. Bir coşku, neşe, annesini kaybetmiş kişide hüzne dönüşür.

Bazen o sevginin karşılığı tam olmasa da telafi edilmiştir; Bir baba, bir eş, bir kardeş, çocuklar ya da bir sosyal kurumdaki yaşlılar onulmaz yaraya deva olmuşlardır, Annesiz olmak elbette zordur ama sevgi boşluğu, sevgisizlik daha da kötüdür. Sevgiyle bir dala tutunmayı ister insan.

Bu güzel bahar gününde özverili tüm annelerimizi içtenlikle anarken, kaybettiğimiz tüm anneleri , anne olamasa da yüreği insan sevgisiyle çarpan vefa, dostluk, merhamet timsali tüm kadınlarımızı sevgiyle, saygıyla, özlemle anıyorum.  Bu sanal ortamda bir bahar esintisi iletemesem de sevgi yüklediğim çiçekler onlar için...

Makbule ABALI



Mayıs 12, 2019

ÖZEL BİR GÜN...


Bazen düşünürüm;Farklı yaşamlar, farklı coğrafyalar, farklı iklimler, farklı sorun ve beklentiler insanları da farklı kılıyor. Bu konuda sadece insan gözlemleri değil, fotoğraflar da ne çok şey anlatır kişiye. "Fotoğraf okur yazarlığı" insan kişilikleri açısından, insan tanıma bakımından cazip geliyor bana. 

Anne-çocuk fotoğraflarına baktığımızda ya koruyuculuk ya da yoğun bir sevgi-şefkat gözlüyoruz.Ve genellikle çocukların aldıkları uyku veya davranış pozisyonları (bazen cenin pozisyonu) sonradan da devam ediyor. Adeta alışkanlık gibi. Bazen dizlerini karnına çekerek uyuması ya da iki el birleştirilmiş, kendini korumaya almış gibi... 

ANNE; Bu sözcüğün hakkını veren, davranışlarında ve düşüncelerinde bilinçle kullanan, anne olmasa bile tüm çocuklara "anne gibi" davranan, yüreği sevgi, ilgi, özenle yüklenmiş tüm anneleri, anne adaylarını saygıyla, sevgiyle anıyorum. İyi ki varsınız. 

Annelerini kaybetmiş tüm dost ve arkadaşlarımın acısını paylaşıyor, sabır ve başsağlığı diliyorum. Anıları yaşatabilenlere ne mutlu. 
Yitirdiklerimize; Yokluğunuz bile varlığımıza değer katıyor, bizi "biz" kılıyor. Emeklerinize sonsuz teşekkürlerimizle...

Makbule ABALI .



Mayıs 14, 2017

BİR ANNELER GÜNÜ'NÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...



Her anneler Gününde biraz burukluk yaşarım. Sadece annemi kaybetmiş olmaktan ötürü değil; yakın-uzak çevremizde, ülkemizde hatta dünyada annesini kaybetmiş milyonlarca çocuk adına kaygılanırım, üzülürüm, çaresizlik hissederim. Sevdiklerimizi tek gün anmak tabii ki yeterli değil. Ömürlük bir duygu tek güne, birkaç saate sığar mı?

Ergenlik döneminden sonra her şey farklı düşünülüyor. O yaşlara kadar hayatın içinde her şeyi oyun gibi algılıyor insan. O yıllarda anneler gününde şiirler yazar, kır çiçekleri toplar, yaratıcılığımızı kullanarak oluşturduğumuz minik hediyeleri zarfa koyar, annemize verirdik. Bazen zorlanırdık ama annemin yüzündeki aydınlanmayı görmek için emeklerimize, çabalarımıza değerdi.

Bir anneannem, bir babaannem hiç olmadı. Şimdi torunlarının elinden tutmuş yürüyen tonton insanlara imrenmem belki de o yüzdendir. Bazen bir puset, bazen bir bisiklet eşlik eder bu yürüyüşe. Büyükler de çocukların temposuyla ağır ağır yürürler. Sesleri en yumuşak tonda, yüzlerinde bir gülümseme ile minik ellerle yılların buruşturduğu eller el ele bir maraton sürer gider...

Bazen hiç tanışmadığımız halde, bir bankta dinlenirken konuşuruz bu güzel insanlarla. Bazen yolda bir "Günaydın" bir "Merhaba" ile başlar konuşma, sürer gider. Onlar da mutludurlar birilerine iç dökmekten ya da karşılıklı konuşmaktan. İnsan insanı arar daima. Toplumda güven azalmışsa bile küçük bir tanışma aralığından sonra içinizden gelen güvenle cesaretleniyorsunuz. 

Annem de, babam da annelerini hiç tanımamışlar. Annem henüz bebekken, doğduktan çok kısa bir zaman sonra annesini kaybetmiş. Babam da "Çok çok küçükken" derdi. İkisinde de annelerinin fotoğrafı yok. Annemi babası ve büyük ablası büyütmüş. Çocukluk işte; belki o yüzden küçükken annemin teyzeme olan sevgisini, ilgisini çok kıskanırdık. Ve sonra Onun ölüm haberiyle duyduğu büyük üzüntü, yıkım adeta. Gençliğimize rastlamıştı. Gece çalan her telefon o yüzden ürkütür beni...

Aralık Ayı sanki ölümlerin yaşandığı ay gibi gelir bana. Oysa ayların ne suçu var? Annemi bir 8 Aralık günü kaybettik.Ama O kendinden 10 yıl önce bir 12 Aralık günü kızının ölümüne tanıklık etti. Bir güzel insanı, benim için unutulmaz bir kardeşi erken yaşta kaybettik o gün. Çok iyi yetişmiş kızı ve oğlu hayatı en iyi şekilde devam ettiriyorlar.


Asıl olan anıları yaşatmak değil midir? Anılara sahip çıkmak, yaşamı yaşanabilir kılmak. Yitirdiklerimizi saygıyla, sevgiyle anmak. Mezarlığa her gidişimde çocuk mezarları da dikkatimi çeker.Çok erken yaşta hayata veda etmişlerdir.Bazen 5 günlük, bazen birkaç aylık, ya da birkaç yaşında.

Annemin mezar taşında çok sevdiği, bir zamanlar ezbere söylediği "Uçun Kuşlar" şiirinin ilk dizesi yazar.
"Uçun kuşlar uçun doğduğum yere"
Devamını mırıldanırım:
"Şimdi dağlarında mor sümbül vardır,
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır."


Anneliği özveriyle sürdürmüş ve sürdürmekte olan tüm değerli annelerin, biyolojik anne olmasa da çocukları bir anne gibi seven tüm kadınlarımızın, sevgiyi, şefkati, merhameti gerçek değerler olarak kabul eden tüm insanlarımızın ANNELER GÜNÜ kutlu olsun.


Mayıs 08, 2016

GEÇMİŞİ ANMAK...



Bazı günler sevdiklerimizi anmak için bir fırsattır. O günler anmaya vesile olur, anıları yeniden tazeler. Yeniden hatırlamak değil elbette. Hiç unutulmazlar ki... 

Eski fotoğraflara bakarken bu fotoğrafı görünce öyle mutlu oldum ki. Yeniden çok şey düşündürdü bana. Bir bayram günü çekilmişti;
Üstümüzdeki giysileri dikiş öğretmeni olan annem dikmişti.
O günkü  saç tuvaletimiz de annemin eseri.
İkimiz de çocuktuk o yıllarda. Aramızda sadece 1.5 yaş fark vardı. Ben büyüktüm, ama hiç abla demedi. Ben de demesini istemedim. 
Kardeşim, sırdaşım, oyun arkadaşım idi. 

Bugüne kadar blogda ondan hiç söz etmedim, edemedim... Ama bugün, bir "Anneler Günü"nde yıllar öncesinin nostaljik bir öyküsünden küçük izler kalsın istedim. Zaman zaman hayallerinizde geçmişe küçük yolculuklar yapar mısınız? Bazen bir evcilik oyunu, bazen hayali bir canlandırma, bir drama gözlerinizin önüne gelir mi? Çocukluk günlerinizi, çocukça bir şeyleri özler misiniz...?

O zamanlar henüz televizyonlar yoktu. Tabii bilgisayarlar da. Ekranda ithal çocuk programlarını izleyip heyecanlı oyunlar oynayamazdık böylece. Ancak hayal gücümüzle yönettiğimiz, kendimizin kurguladığı evcilik oyunlarımız vardı. Çocuk oyunları çocuğun kişiliğinin, ailenin göstergesidir denir.
 
Biz oyunlarımızda hep mutlu idik. Bebeklerimize hiç incitmeden özenle bakardık.  Çok nadir kırılır, küserdik. O zamanlarda parmaklarımızla "küs" işareti yaptığımızı hatırlıyorum. İşaret parmağıyla orta parmak üst üste konup gösterilirdi. 5 dakika geçmeden "küs-barış" denip parmaklar indirilir, barışılırdı. 

Evcilik oyunlarında onun büründüğü rol genellikle "doktorculuk" idi. Ciddi bir doktor görünümünde eski bir kordonla kalp dinler, reçeteler yazar, ilaç yerine küçük şekerler dağıtırdı. Bir mesleğe gönül vermek ta o yaşlardan başlamıştı. Sonraki yıllarda çok iyi bir puanla İstanbul Çapa Tıp Fakültesini kazandı. Tıp diplomasını aldıktan bir süre sonra evlendi. 2 çocuğu oldu. Dokuz yıl Güneydoğu'da görev yaptı. Çocukları çok iyi öğrenim gördüler. Kızı annesinin mesleğini sürdürüyor, oğlu iyi bir mühendis.

Hastalarının çok sevdiği idealist bir doktordu. İşini iyi yapan, okuyan, araştıran, yenilikleri izleyen, sorulara sabırla cevap veren, işini seven bir doktor. İdealistti, hümanistti. İyi bir insan, iyi bir eş, 
iyi bir dost, iyi bir anne idi... Hala tedavisi tam bulunamayan, hatta son yıllarda giderek çoğalan kötü bir hastalık sonucu kaybettik onu.

Kaybettiklerimizi çok özlediğimiz anlar vardır. "Keşke yanımda olsaydı da konuşabilseydim" dersiniz. Anılar canlanır belleğinizde. Ve sonra hayatın uğraşlarıyla baş başa kalırsınız yeniden. Hayat devam eder tüm hızıyla...

Günler, aylar, yıllar hızla ardı ardına geçiyor. Yitirdiklerimizi anıyor, özlüyoruz. Bizim yapabileceğimiz anıları yaşatmak, geride kalan değerleri korumak.

Annem, kız kardeşim ve ebediyete göçmüş tüm anneleri saygıyla, rahmetle anıyorum. Yüreğinde insan sevgisi, çocuk sevgisi olan tüm annelerin, anne adaylarının ve kendini anne gibi hisseden tüm kadınlarımızın "Anneler Günü" kutlu olsun...


Mayıs 10, 2014

ANNELER GÜNÜNDE "ÇOCUK ANNE" OLMAK...



İstatistiklere göre Türkiye'de yaklaşık 120 bin çocuk ergenlik çağında anne oluyor. Dünyada her yıl 15-19 yaşlarındaki 15 milyondan fazla kız çocuğu doğum yapıyor. (2014)

ÖYKÜ- ANNELER GÜNÜ'NDE ÇOCUK ANNE OLMAK...

Dünyanın her yerinde anne olmak zordur belki. Ya "çocuk anne" olmak... Yaşamadan kim bilebilir ki? Ben küçükken "Bu kız büyüyünce çok akıllı olacak" derlerdi. Akıllı olmaya zaman yetmedi. Büyümedim ki...
Okuldayken öğretmenimiz söylemişti, hiç unutmadım; Her yıl Mayıs Ayının ikinci Pazar Günü Anneler Günüymüş. Halbuki biz her gün babaların günüdür sanırdık. Kadınlar sadece çocuk doğurduğunda, o gün onların günüdür, o gün değerlidirler diye bilirdik. Hatta kız doğurursa pek kabul de görmez. Ama oğlan doğurursa... O zaman ailede şenlik vardır. 

Babam bile "Kaç çocuğun var?" dediklerinde oğlanları sayar, "üç" derdi. Dört kızını unuttu mu derdim önceleri, sonra bilerek öyle dediğini, kızları adamdan saymadığını anladım. Yedi çocuk; dördü işe yaramaz, üç tane aslan parçası... Ağlardım gizli gizli, duymazlardı. 
Ben bu dünyada hiç çocuk olamadım, çocuktan sayılmadım. Ama çocuk gelin oldum, çocuk eş oldum, en sonunda çocuk anne oldum. Ama zaman bulur da oynayabilirsek, evcilik oyunlarımızda doya doya çocuk olduk, çocuk gibi şımardık, oyunlar oynadık bez bebeğimizle. 

Çocukluktan çıkmadan henüz ergenlik çağında, 13 yaşımda evlendim. 14 yaşımda çocuğumu kucağıma aldım. Anne oldum. Ben çocuk, o bebek. O ağlar, ben ağlarım. Neden çocuklar canları yanınca hep "anne" diye ağlarlar? Ve neden bazen seslerini kimseler duymaz? Ben de çok ağladım, çok çığlık attım, avaz avaz bağırdım. Sesim dağlarda yankılandı, duyan olmadı. 
Çocuk yetiştirme ve anne olmakla ilgili önceleri hiçbir şey bilmezken, sonradan çok şey öğrendim. Ama nasıl öğrendim, bana hiç sormayın. Okulda da yanlış yapa yapa doğruyu bulurduk. "Sınama-Yanılma" derdi Aysel Öğretmenim. Hata yapa yapa doğruyu bulurmuş insan. Ya bulamazsak derdim, içim cız ederdi...

Sınıfın en çalışkanları Fatma ile bendim. Çok kıskanıyorum, Fatma  okula devam ediyor. Evlenmedi, anne olmadı. Yarın okulda öğretmenimizin  Anneler Gününü kutlar. Benim günümü kimseler kutlamayacak. Ben bile anneliği daha tam anlamadım ki; Çocukluğumu, genç kızlığımı, kadınlığımı, anneliğimi... Ben hiçbir şeyi tam anlayamamışım. Oysa annem; "En akıllı çocuğum sensin" derdi. Aklım dünyayı anlamaya yetmedi. Aklım küçük, dünya büyük kaldı. Bu dünyada bana göre yer yok muydu acaba? Benden sonra çocuk istemediği için annem adımı Kader koymuş. "Sen benim kaderimsin." derdi. Adımı değiştirseydi ne değişirdi acaba?

Bebeğim küçük doğmuş. Ebe kızımın küçük doğduğunu söyledi. Ben küçük, O küçük. Nasıl büyüyeceğiz biz? .Büyüyecek... beraber büyüyeceğiz. Umutluyum, O benden daha iyi bir dünyada yaşayacak. Onun adı Kader olmayacak. Onun kızının adı da Kader olmayacak.  O değişecek, kızının kaderini de  değiştirecek. Yıllar sonra göğsümü gere gere ben de kızımın Anneler Gününü kutlayacağım. Yıllar sonra, yaşanmış, yaşanmamış onca yıl adına...Dünyadaki pek çok kadın adına...Kadınlığının bile farkında olmayan anneler adına... "Anneler Günün kutlu olsun" diyeceğim.

Makbule ABALI- Eğitimci 
Mersin-2014

                                               




Mayıs 11, 2013

BİR ANNE GİBİ...


Her anneler günü yaklaşırken bu konuda hazırlanmış reklamlar özellikle ilgimi çeker. Bazıları öylesine güzel, ince fikirlerle donatılmış olur ki yaratıcısına saygı duyarsınız. Ama bazen de "ah bu reklam kim bilir kimleri nasıl olumsuz etkileyecek, kimleri nasıl incitecek" diye düşünürsünüz. 

Bir kargo şirketinin birkaç yıl önceki bir reklamı geliyor aklıma: Hamile bir annenin boydan resmi ve altında tek bir cümle: "Sizin gibi özenle taşıyoruz." Nasıl da güzel ve anlamlıydı. Bir kurabiye reklamı gene güzel bir reklamdı: "Anne eli değmiş gibi..." Kısa, öz, ama etkileyiciydi. 

Düşündürücü, üzücü reklamlar da öyle çok ki: Annesine son model araba hediye eden çocuklar, pırlanta gerdanlık vermek isteyen çocuklar, altın firmasının adını belirterek babasıyla alışverişe gitmek isteyen minikler... Kaç baba o satın alma gücüne sahiptir acaba? Ve kaç çocuk o hediyeyi verebilir? Amaç reklamsa başka türlü dile getirilemez mi; "Bu kolye de anneme çok yakışırdı baba." "Harçlığımı biriktirsem bir gün anneme böyle bir hediye verebilir miyim" Acaba bu deyişler daha yumuşak olur muydu?

Hediye vermek gerçekten incelik ister. Emek harcanmış, özenle hazırlanmış, "el yapımı" bir hediye, alanı nasıl da mutlu eder. Bir demet papatyanın üzerine iliştirilmiş küçük bir yazı, en içten duyguları dile getirir. Böyle hediyelerin maliyeti belki çok azdır ama, kalıcılığı yıllar sürer. Bir çocuğun annesine kargacık burgacık el yazısıyla yazdığı birkaç mısralık küçük şiir, belki eleştirmenlerden tam not almaz ama, annesi için değeri "paha biçilmez."

Kutlanılan, anılan özel ve belirli günler, haftalar öylesine çok ki. Çoğunun anlamını yeterince veremiyoruz. Ya da bir "tüketim toplumu" haline dönüşürken, günlere yüklediğimiz anlamlar da değişiyor, değer kaybediyor. Kıyasıya bir rekabet ortamında en değerli, en büyük, en görkemli hediyeyi alma yarışı sürüp gidiyor. 

Anneleri ve dünyaya bir can kazandırmasını çağrıştıran ne çok şey var: Tohumun topraktan baş vermesi gibi, bir ağacın meyve vermesi gibi, ipek böceğinin kozadan çıkışı gibi, kuşun yuvadan uçuşu gibi... Doğanın düzeni içinde yeni bir can, yeni bir varlık... Ve Onun oluşumuna canıyla, kanıyla katkıda bulunmak, bir mucizeye eşlik etmek...

Bugünlerde çevremizde ne kadar çok "anne adayı" var. Gencecik, kıpır kıpır, heyecan dolular. Eğitimli genç anneler artık çok daha bilinçliler. Baba adaylarının da desteğini alarak; bebeğin beslenmesi, bakımı, doğum ve sonrası konularında her türlü kaynaktan, internetten yararlanıyorlar. Daha sağlıklı, daha şanslı bir yeni kuşak geliyor. Bilinçli, eğitimli anneler, toplum gelişmesinde de en önemli etken. 

"Annelik" ya da "anne olmak" kutsal bir kavram. İçinde pek çok duyguyu barındırıyor: Sevgi, şefkat, merhamet, koruma, kollama, sorumluluk... Biyolojik olarak anne olmanın yanında bir de "anne" olmadığı halde, anne gibi davranan, anne gibi yaklaşımları, duygulanımları olan güzel insanlar var: Örneğin çok uzak bir kentte idealist bir doktor. Çevreye yardım için koşturan, var gücüyle çocuklara yardım elini uzatan, halinden yakınmayan, pek çok çocuğu hastalıktan kurtaran, adeta bir "anne" gibi yardım eden...

Veya uzak bir köyde genç bir öğretmen: Çocuklara okuma yazmayı öğretmeye çalışıyor. Sayılarla, oyun içinde, bulmaca çözer gibi matematik çözümlemeleri yapıyor. En büyük denetimcisi vicdanı. Çocukların akan burunlarını siliyor, uzamış tırnaklarını kesiyor. Anne gibi içten, anne gibi candan. Çocukların "öğretmenim" deyişi, "annem" deyişine eşdeğer. 

Bir başka şehirde, Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne bağlı bir Yetiştirme Yurdunda bir sosyal hizmet uzmanı ya da bakıcı annelerden biri. Gazetelere yansıyan olumsuz örneklerinden öylesine farklı ki. Çocuklar da farkı fark ediyorlar zaten. Yanlarında, yakınlarında O varken şanslı olduklarını biliyorlar. Ona dokunmak, kucaklamak istiyorlar. Çocuklar için "sevgi" öyle büyük bir ihtiyaç ki. Anne diye sesleniyorlar; anne...anne... Ses koridorlarda yankılanıyor, sahibine ulaşıyor. Hep birlikte sohbet odasına ilerliyorlar; birbirlerini dinlemek, anlamak ve sorunlarını çözümlemek için. Yalnız olmadıklarını biliyorlar. Önemli olan da bu...

"Anneler Günü", sadece tek bir gün gibi algılanmadan, hatırlanmaya değer insanların düşünüldüğü, hatırlandığı bir gün haline dönüşse keşke. İnsan olmanın tüm özelliklerini taşıyan iyi niyetli, iyi huylu o güzel insanları tek gün değil, her gün yüreklendirip yalnız olmadıklarını söyleyebilsek...
Tüm annelerin, anne adaylarının, anne gibi insanların günleri aydınlık olsun.

Makbule ABALI- Eğitimci





Mayıs 08, 2010

ÖZEL BİR GÜN...


   "Özel günleri" bir yönüyle severim; Sevdiklerinizi anmaya vesile olur, paylaşım sağlar, anılarınızı tazeler. Ama "günler" öylesine çoğaldı, öylesine başkalaştı ki... Her şeyin "pazarlama" üzerine kurulduğu "tüketim toplumunda", özel günler de giderek bir "ticaret" malzemesi haline dönüştü. Vermekten çok "almaya" alışınca insanlar, sevginin de "ifade edilişi" bir başka oldu... 

   Bugün "Anneler Günü"... "Özel bir gün"; Ben annemi  2008 Yılı'nın bir Dini Bayram günü, yeni yıla  çok az bir zaman kala "kaybettim". İki "özel gün", o yıl için anlamını yitirdi böylece... 

   Bugün, Anneler Günü'nde ; Dünyanın neresinde olursa olsun, yüreğinde insan sevgisi olan,tüm çocuklara "ana" gibi davranan, özverili, duyarlı kadınlar adına O'ndan söz etmek ve anısını paylaşmak istedim... 

   1940'lı yılların idealist, yurtsever, çalışkan öğretmenlerindendi : İyi bir öğreticiydi , çevresindeki herkese öğretti bildiklerini.  Kişiliğinden hiç ödün vermedi  "haklıdan yana" olup hep doğruları savundu. 

   Şiir okumayı, şiir dinlemeyi çok severdi: Tevfik Fikret, Faruk Nafiz, Rıza Tevfik Bölükbaşı bize de sevdirdiği şairlerdi. Sevdiği çok şiir vardı ancak,   "Uçun Kuşlar" bir başkaydı O'nun için... Ölümünden iki yıl öncesine kadar İstiklal Marşı'nın bütününü; duyarak, anlamlandırarak, vurgulayarak ezberden okurdu. 

   Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nden sonra aldığı, Kız Meslek Öğretmen Okulu İhtisas Diploması; O'na, "Biçki- Dikiş Öğretmenliği" konusunda epey bilgi ve beceri kazandırmıştı. O yılların yoksul Türkiyesinde, öğrencilerine çuvaldan "giysiler" diktirerek; tutumluluğu, yaratıcılığı, görev anlayışını aşılamaya çalıştı. 

   "İyi bir anne" olduğu kadar, "iyi bir eş" idi aynı zamanda: Biz çocukları, onların birbirlerine olan sevgilerini kıskanırdık kimi zaman. İkisi de iyi birer   "örnekti", şanslıydık. Bizler;  doğruluğu, dürüstlüğü, insan sevgisini, paylaşmayı, kimseyi "öteki" saymamayı onlardan öğrendik. (Ne kadar öğrenebildikse...) 

   Onlar'ı farklı zamanlarda kaybettik: Babam, bir trafik kazası sonucu önce tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürdü, on yıl yatağa bağımlı kaldı... 
Ölümüne kadar annem O'na özenle baktı, sonra O da  "çağın hastalığı" Alzheimer'e yenik düştü... 

   Yazıya  "fotoğraf" seçerken onların "beraberliğini" bozmak istemedim. Zaten her  Anneler Günü'nde "Babaları" da anmak gerektiğine inananlardanım. Hep haktan, haklıdan yana olan "hukukçu babam" da böyle isterdi... 

   Her yıl "yılın annesi" seçildiğinde düşünürüm: Bu "seçim" haksızlık gibi gelir bana; kimbilir nerelerde, hangi koşullarda, bizim bilmediğimiz, nice "anne" vardır "ödül" almayı hak eden...  


  Asıl onları kutlayabilseydik keşke bugün: Öpülesi ellerini öpüp "bir demet kır çiçeği .versek, ve sonra deseydik,  tüm çocuklar adına: 
 
  SADECE BU GÜNÜNÜZ DEĞİL, HER GÜNÜNÜZ İYİ GEÇSİN. "İYİ Kİ VARSINIZ..." 

Makbule ABALI-Eğitimci
8.05.2010 Mersin